Hüseyin Gökalp: Şairlerden müceddid, siyasilerden de halife performansı bekleniyor. Olmayınca insanlar mutsuz oluyor.


Hüseyin Gökalp: Şairlerden müceddid, siyasilerden de halife performansı bekleniyor. Olmayınca insanlar mutsuz oluyor.

1- Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı hangi tarihsel kırılmalar ve siyasal tecrübeler içinde şekillenmiştir? Yeni kurulan laik ulus - devletin İslamcılara yönelik baskı ve denetim politikalarının (Takrir-i Sükûn, İstiklal Mahkemeleri, sürgünler) arkasındaki ideolojik ve güvenlik temelli saikler nelerdir?

Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı, Osmanlı'nın çöküş sürecindeki kurtuluş arayışlarından miras kalan kuruluş sürecindeki gerilimli ilişki ve İslamcılığın öncelikle siyasetten tasfiyesi üzerinden şekillenerek süregelen bir harekettir. İkinci Meclis, 1923’te kurulduğunda yeni duruma muhalefet edecek kimse kalmamıştı. Bu nedenle Takrir-i Sükûn, Hıyanet-i Vataniye Kanunu, İstiklal Mahkemeleri gibi araçlarla hem ideolojik bir hegemonya kurmayı hem de güvenliği tesis etmeyi amaçladılar. Bunlar doğal şeyler, her devrimde olur. Bu süreçlerde İslamcılar tecrübesiz ve tedbirsizdi.

2- Millî Mücadele yıllarında İslamcı kadrolar ile Ankara Hükümeti arasında kurulan ilişki nasıl bir mahiyet taşımaktadır? Bu ilişki, samimi bir hedef birlikteliğine mi dayanıyordu yoksa ortak düşmana karşı kurulan geçici pragmatik bir ittifak mıydı? 1923 sonrası hızla çözülmesinin temel nedenleri nelerdir?

Anadolu'daki birliğin ve direnişin en büyük meşruiyet kaynağı, memleketin, İslam'ın ve hilafetin kurtarılması idi. Ortak düşman en azından askerî olarak tehdit olmaktan çıktıktan sonra âdeta ortaklık bitti. 1920 ile 1923 arası muhalifler suikast ve tehditlerle susturuldu ya da ortadan kaldırıldı. Devrimler şerik kabul etmiyor. Baskın basanındır. Yeni dönem, laik ulus - devlet, dini siyasetin dışına itmek ve merkezi otoriteyi güçlendirmek adına haklı olarak İslamcı hareketi potansiyel bir tehdit olarak gördü.

3- Cumhuriyet rejiminin dini yeniden tanımlama ve kontrol altına alma politikaları (Diyanet’in kuruluşu, Türkçe ezan, Türkçe tefsir, dinde reform tartışmaları), İslamcı düşünceyi nasıl etkilemiştir? İslamcı ulema ve aydınlar bu sürece direnç mi göstermiş yoksa kısmi uyum ve içe çekilme stratejileri mi geliştirmiştir?

Bu icraatları dini kamusal alandan tamamen tasfiye etmeyi amaçlayan bir dinsizlik projesinden ziyade dini, devletin bekası ve ulus - devlet inşası ile uyumlu, modernleşmeci bir yerli ve milli kalıba sokma girişimi olarak okumak lazım. Ziya Gökalp’in kültürel milliyetçilik ve dinin milli bir harç olarak yeniden yorumlanması fikri ile Fuat Köprülü’nün Osmanlı’dan tevarüs eden tecrübeyi akademik bir süzgeçten geçirerek “Türk İslamı” veya “Anadolu İslamı” olarak formüle etme çabası bu tasavvurun temel mimarisini oluşturmaktadır. Rejim, dini siyasete, hukuka ve ekonomiye müdahale etmeyen, devletin denetiminde vicdani bir alana hapsolmuş bir kültürel öğe seviyesine indirgeyerek onu hem modernleşmenin önünde bir engel olmaktan çıkarmayı hem de Araplardan kültürel bir kopuşu sağlayarak dikey ve yatay sınırlar belirlemeyi hedeflemiştir. Bu Fransız Devrimi’nin Hristiyanlığı tüketmesi örneğinden çok Roma’nın Hristiyanlığı dönüştürmesi tecrübesine daha çok benziyor. 

Başlangıçta bu din tasarımı girişimine İslamcılar farklı tepkiler gösterdiler. Bir grup açık bir direnç göstererek marjinalleştirildi. Diğer bir kesim ise geri çekilme ve ıslahat fikrine tutundu. Bir grup ise ne olduğunun çok farkına varmadı ya da varmak istemedi. Bu üçüncü grup hâlâ varlığını güçlü bir şekilde sürdürmektedir. İslamcı vasfını yaşatanlar da esasen bu üçüncü gruptur. Yani bir İslamcıyı İslamcı olmayan bir Müslümandan ayıran şey farkındalık ve mücadeleye girişme ile farkında olmama ya da mücadele yerine uyum sağlamayı tercih etme tutumudur. İkinci grup bu çerçevede sadece İslamcılık adına itiraz etmez İslamcı pozisyona da karşıdır.  Ancak İslamcılar stratejik olarak İslamcı olmayanları konudan bihaber olan halkı ya da Diyanet İşleri Başkanlığını karşılarına almazlar. Diyanet İşleri Başkanlığı da zaten kısmen evrilmiş, farklı grupların rekabeti ve ehem - mühim dengeleri neticesinde zamanla kendi iç dinamiklerini ve günümüzdeki yapısını kazanmıştır.

Buradaki kalıcı hasarlardan birisi, İslamcı düşünceyi doğrudan yok etmekten ziyade onu devletin sınırları içerisinde siyasetten arındırılmış bir dindarlık formuna zorlayarak dindar kesim ile devlet arasında uzun yıllar sürecek karşılıklı bir güvensizlik ve mesafe ikliminin de tohumlarını atmış olmasıdır. Bu tasarım girişimi İslamcı aktörleri ya devletle simbiyotik bir ilişkiye ya da devletin çeperinde kendine has alternatif bir kültürel alan kurmaya itmiştir.

4- Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmetin sair kısımları ile kurdukları bağ Osmanlı Dönemi İslamcılarından kuvvetli midir? Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının öne çıkan isimleri ve hareketleri olarak kimler zikredilebilir?

Cumhuriyet Dönemi İslamcıları, imparatorluğun devler liginden düşüşüyle birlikte Osmanlı'nın halifelik merkezli ve doğrudan devletler arası düzeyde yürüttüğü İslamcılık iddiasını kaybetmişlerdir. Osmanlı dönemi İslamcıları doğrudan emperyal devletlerle (İngiltere, Fransa, Rusya vb.) siyasi, sosyal ve ekonomik varoluşsal bir savaşa girişirken; Cumhuriyet İslamcıları doğrudan sıcak bir cephe çatışmasından ziyade emperyalizmin yerel ve bölgesel temsilcileri ile bir mücadele yürütmek durumunda kalmışlardır.

Bu dönemdeki İslamcı hareketlerin öne çıkan isimlerini tek tek belirlemek güç. İslamcılığı “Türkleşmek, İslamlaşmak, Batılılaşmak/Modernleşmek” gibi seçenekler arasında bir tercih yapmak durumunda olduğumuz ve İslam’ın yegâne çıkış yolu olduğu düşüncesi üzerine inşa eden, istikametini buna göre belirleyenleri “İslamcı” olarak tanımlamak gerekir.

Buna karşın artık böyle bir tercihe mecbur olmadığımızı varsayan, geçmişteki çatışmaları sadece dönemin zaruri koşullarına bağlayan veya aslında farklı tercihlerde bulunmuş olmalarına rağmen bazı Müslüman çevrelerce İslam’ı üst kimlik olarak kabul ettiği varsayılan isimleri bu tanımın dışında tutmak daha isabetli olacaktır. Bu nedenle İslamcılık kavramını isimler üzerinden değil belirli prensipler ve siyasi/ideolojik/itikadi bir çerçeve üzerinden tanımlayarak bu kapsama girenleri İslamcı olarak etiketlenen kampa dahil etmek tutarlı bir yaklaşım olur.

5- Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının entelektüel kaynakları ve söylemleri zaman içinde nasıl değişmiştir? Bu dönemde İslamcılar kendi müktesebatlarını yetkin bir şekilde oluşturabilmişler midir? 1950’lerden itibaren hız kazanan tercüme faaliyetleri, İhvan, İran Devrimi, Afgan Cihadı gibi küresel gelişmeler Türkiye İslamcılığını nasıl etkilemiştir ve farklı eğilimlerin ortaya çıkmasına yol açmış mıdır? Bilhassa 1960 sonrasında Seyyid Kutup'un ve Mevdudi’nin Türkiyeli Müslümanlar tarafından bu kadar okunmasını sebepleri nelerdir?

Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının entelektüel kaynaklarını ve söylem değişimini sadece bir tercüme faaliyeti veya dışarıdan ithal edilen ideolojik bir zorunluluk olarak okumak meselenin kökenindeki derin bağı ıskalamak anlamına gelir. Osmanlı bakiyesi olan ulema ile Mısır'daki İhvan veya Hindistan havzasındaki hareketlerin öncüleri arasındaki ilişki, birbirine yabancı aktörlerin diyalogundan ziyade dağılan büyük bir ailenin fertlerinin aynı acı aynı tehdit ve aynı istikamet etrafında buluşmasıdır. Mustafa Sabri Efendi veya Zahid el-Kevseri gibi isimlerin tecrübeleri ile İhvan’ın veya Hindistanlı düşünürlerin pratiği arasında kopmaz bir süreklilik vardır. Dert kurda kuşa yem olmuş ümmetin hilafetsiz bir dünyada hayatta kalma mücadelesidir. Bu nedenle Seyyid Kutub veya Mevdudi gibi isimlerin metinlerini okumak bir tercih değil emperyalizmin çevrelediği bir coğrafyada hatırlama, tanımlama ve mücadele etme motivasyonunun doğal bir paylaşımıdır. Bunlar entelektüel teorik faaliyetler değildir. Bu metinlerin tehlikeli veya marjinal olarak kodlanması aslında onları okuyanların Batı merkezli küresel hegemonyanın yasaklı fikirlerine temas etmelerinden duyulan rahatsızlıktan kaynaklanır. Türkiye’de bu kitapların ötelenmesi, Türkiye Müslümanları’nın bir tercihi değildir. 

Kınalızade, Kemalpaşazade, Koçi Bey gibi yerli kadim metinlerin veya Yunus Emre, Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi tasavvufi öğretilerin bize kâfi geleceği iddiası veya Cemil Meriç, Nurettin Topçu, Erol Güngör gibi bazı isimlerin bize tercüman olduğu fikri, modern dönemin pratik sorunları karşısında bir entelektüel sığınak arayışıdır. Sığınak esasen siviller içindir. Siviller savaşlarda mağdur olurlar ve onların sığınaklarda kalması gereklidir. Bunda garipsenecek bir şey yok. Bu isimleri okumak da bize hiçbir şey katmaz değildir. Okuruz okuyoruz. Ancak bu isimlerin çoğu Arapça bilmemeleri ve küresel İslam coğrafyasıyla irtibatlarının sınırlı olması nedeniyle ve devrimci Cumhuriyetle barışık olmaları sebebiyle pratiğin tam merkezinde değil daha çok en fazla bir bağımsız gözlemci mesafesinde kalabilirler. Seyyid Kutub ve Mevdudi'nin eserlerinde aranmaya çalışılan teorik derinlik veya akademik sistem aslında o eserlerin yazılış gayesine aykırıdır. Zira bu metinler akademik bir merakla değil bir kurtuluş reçetesi olarak zindanlarda, siperlerde kaleme alınmış ya da konferanslarda, toplantılarda kaydedilmiştir. Dolayısıyla bu metinlerden entelektüel tatmin beklemek, teorik bir dünya kurmaya çalışmak aslında pratik mücadele sahasından kaçmanın bir mazeretidir. Oysa bu metinler, aynı acıyı çeken aynı hayali kuran ve aynı kuşatmayla karşı karşıya olan insanların birbirlerine tuttukları birer umut ışığı ve tezkire niteliğindedir.

6- Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı milliyetçilik, Batıcılık/Kemalizm ve ulus - devlet paradigmasıyla nasıl bir ilişki kurmuştur? Türk milliyetçiliği, etnik sorunlar (Kürt meselesi), ümmet fikri ve İslam medeniyeti tasavvuru karşısında İslamcıların sunduğu çözüm önerileri yeterli olmuş mudur?

Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı, ulus - devlet paradigması ve milliyetçilikle olan ilişkisini, ontolojik mesafesini koruyarak ancak pratik zeminlerde zorunlu ortaklıklar kurarak şekillendirmiştir. İslamcılar, milliyetçilerle laik kesime kıyasla tarihsel olarak daha tedbirli fakat görece daha yakın bir diyalog geliştirmiş özellikle emperyalizm karşıtlığı gibi dış tehditler söz konusu olduğunda ortak cephede yer almaktan imtina etmemişlerdir. Ancak Mısır’da İhvan’ın Hür Subaylarla veya Mursi’nin Mısır milliyetçileriyle kurduğu ilişkilerde ve Pakistan tecrübesinde görüldüğü üzere bu sınırlı ve takip mesafeli ortaklıklar İslamcılar için ağır bedeller ödeme riskini beraberinde getirmiştir. Diğer taraftan zaman zaman Türk İslamcılarda Türkçülük, Kürt İslamcılarda Kürtçülük birer cahiliye âdeti gibi ara ara nükseder ancak her defasında bunlar tıpkı ensar ve muhacir arasındaki gerilimlerde olduğu gibi tolere edilir. Buradan çok büyük sonuçlar çıkarmamak lazım. Asıl dikkat edilecek mesele bunun teşvik edilmesidir. Son zamanlarda zararsız mikro milliyetçiliği görünümlü ancak gerçekte makro ırkçılık ve tefrika söylemi tehlikeli bir şekilde insanların gönlüne serpilmektedir. 

Laik ve Kemalist odaklarla olan münasebet ise tarihsel açıdan çok daha soğuk, uzak ve güvensiz bir düzlemde seyretmişti. Günümüzde toplumsal tabanda dikkat çekici bir pratik benzeşme ve kültürel etkileşim yaşanmakta. Bu bölgesel değil daha genel bir dünya vatandaşlığı pazarlamasının da bir sonucu. İnsanlar daha büyük bir cemaatin üyesi olmakta. Sosyal medya mecralarında insanlar aynı müzikle dans etmekte aynı yemekleri yemekte aynı jest ve mimikleri kullanmaktalar. Diğer taraftan devletler bu tehlikeye karşı yerelleşme, sınırları tahkim etme, woke ve liberal kültürü dışlama, ekonomik ve sosyal cepheler açma, göçmenleri engelleme vs. hedefleriyle milliyetçiliği yükseltmeye çalışmaktalar. Bu yeni dalgalardan herkes etkilenmekte. İslamcı, milliyetçi ve batıcı tabanların birbirlerinden farklı olmayan pratik tutumlar sergilemeye başlaması gerçek İslamcı, milliyetçi ve laik aydınlar tarafından birer aşınma olarak görülüp pozisyon hatırlatmalarıyla eleştirilirken bu yakınlaşma devlet tarafında teşvik edilmekte. Laik taban, camiyi, namazı, orucu keşfederken milliyetçi taban Kudüs'ü sahipleniyor ve İslamcı taban 10 Kasım paylaşımları yapıyor. Bu durum köklü ideolojik dönüşümlerden ziyade her üç kampın nüvesini oluşturan iddia sahibi aydınların zaman zaman ses çıkardığı veya göz yumduğu pratik bir proje ortaklığı çerçevesinde sanki dönüyor. Tabanlar öyle olur. Oraya buraya kayabilirler. Devletin asıl endişe etmesi gereken şey savaş öncesi bir atmosferde bir tür Weltbürgerschaft tipinin ortaya çıkması ve savaşmadan pes edecek selam dahi vermeden teslim olacak bir neslin türemesidir.

7- Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasetle ve iktidarla kurduğu ilişki nasıl bir seyir izlemiştir? Milli Nizam–Milli Selamet–Refah Partisi ve AK Parti deneyimleri ışığında İslamcılığın muhafazakârlaşarak sistemle bütünleştiği mi yoksa dönüştürücü iddiasını koruyabildiği mi söylenebilir? Bu çerçevede İslamcılığın bugünü ve geleceği nasıl değerlendirilebilir?

Zor bir soru. Ancak genel sebebini anlamak kolay. Biz çok anlamlar yüklüyoruz kurumlara ve kişilere. Şairlere mesela büyük sorumluluklar yükledik. Şairlerden müceddid, siyasilerden de halife performansı bekleniyor. Olmayınca insanlar mutsuz oluyor. AK Parti biraz İttihat ve Terakki tecrübesine benzer. İçerisinde İslamcıların yanı sıra farklı milliyetçilikleri ve batıcı unsurları barındıran geniş bir koalisyon. Milli Nizam’dan Refah Partisi’ne uzanan çizginin daha ideolojik daha taşra daha İslamcı yaklaşımına karşılık Recep Tayyip Erdoğan’ın pragmatik stratejisi bu yöntem işe yaramıyor düşüncesiyle daha kapsayıcı bir iktidar alanı kurmayı hedefliyor. Bu, işe yaradı da. Yani Recep Tayyip Erdoğan ne söz verdiyse bunları yerine getirdi aslında. Yerine getirmediği şeyler, söz vermediği şeyler, insanların gönülden geçen ama gerçekleşmeyen şeylerdir. Dolayısıyla buradaki dönüşüm, İslamcılığın sisteme mutlak entegrasyonundan ziyade bir siyasal hayatta kalma ve kim bize daha fazla hareket alanı açar arayışıdır. Neticede AK Parti, Türkiye Cumhuriyeti’nde faaliyet gösteren siyasi bir partidir, daha fazlası değildir. 

İktidarın tüm başarıları toplumsal bir kazanç olarak görülürken hataların ve sistemik krizlerin faturası doğrudan İslamcılara kesilmekte, bunu görüyoruz. Türkiye'deki eğitim politikalarının ve toplumsal hafızanın yarattığı bu sorumluluk yükleme refleksi, İslamcıların en küçük hatalarının dahi İslam'ın kendisiyle ilişkilendirilmesine neden olmakta. Buna alışığız. Bireye indiğimizde siyasetin konfor alanında devletleşmek veya sistemin dönüştürücü gücüne teslim olmak, evet bir risk olarak ortada. İslamcılık fikri hiçbir zaman tam manasıyla zaten iktidar olmamıştır. Olduğu vakit İslamcılık kavramını kullanmanın artık bir manası kalmayacaktır. Bu gerçekleşinceye kadar çekirdek İslamcı hareketin iktidarın dışında kalmasına, taleplerine devam etmesine ve asli iddialarını dile getirmesine ve özgün duruşlarını korumasına ihtiyaç vardır.

*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.

Yorum Yapın