30.08.2026Çağlar Değişir Hakikat Değişmez!
İslam Düşüncesi
Makale

Çıkış Var mı?

Çıkış Var mı?
⬇ İndir

Bazen insan bir yere girer ve orada kalır. Önce kendi isteğiyle kalır. Sonra alıştığı için. Sonra korktuğu için. En sonunda ise çıkabileceğini unuttuğu için…

Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri budur: Alışmayı güvenlik sanmak.

Güven isteği, bazen gönüllü olarak özgürlüğünüzü geride bırakmanıza sebep olabilir. Özgürlüğe her yöneldiğinizde o zehirleyici “güven” duygusu adımlarınızı geriye döndürür ve sizi güvene (!) mahkûm eder.

Güven güzel şeydir elbette. İnsan güvenmek ister. Bir eve, bir dosta, bir aileye, bir devlete, bir inanca, bir geleceğe yaslanmak ister. Sürekli tetikte yaşamak yorucudur. İnsan biraz olsun başını koyacağı bir omuz, geceleri kapısını kilitlediğinde huzurla uyuyabileceği bir mesken arar. Fakat güven ile mahkûmiyet arasındaki çizgi bazen o kadar incelir ki insan, zincirin boynuna ne zaman takıldığını fark edemez.

Bir gün açlıktan ve soğuktan yorulmuş kurt, köpeğin yanına yaklaşır ve onun hâline şaşırır. Karnı tok, tüyleri parlak, hayatı rahattır. Kurt sorar:

“Bu kadar güzel yiyeceği nereden buluyorsun?”

Köpek anlatır: Efendilerine sadıktır. Evi korur. Bunun karşılığında yiyecek artıkları ona kalır, sıcak bir yerde yatar, başını sokacak bir çatısı vardır.

Kurt, köpeğin hayatını dinlerken belki bir an tereddüt eder. Açtır. Üşümüştür. Ormanda hayat kolay değildir. Bir lokma yiyecek bulmak için geceler boyu dolaşmak gerekir.

Sonra köpeğin boynundaki yara izlerini görür, zincir izi…Ve bütün hesabı değişir.

“Böyle olsun istemem. Bütün dünyayı verseler, bir zincire vurulmayı kabul etmem.”der ve ormana, açlığa, soğuğa, belirsizliğe geri döner.

Köpeğin hayatı mı daha iyidir, kurdunki mi? Bu sorunun kolay bir cevabı yok. Belki de hayatın bütün zor soruları gibi, bu sorunun da cevabı “hangi bedeli ödemeye razısın?” sorusunun içinde gizlidir. Çünkü özgürlüğün bedeli olduğu gibi güvende olmanın da bir bedeli vardır.

İnsan bazen karnını doyurmak için özgürlüğünden vazgeçer. Bazen yalnız kalmamak için düşüncelerinden. Bazen makamını kaybetmemek için hakikatten. Bazen sevdiği insanı kaybetmemek için kendisinden. Ve insanın kendisinden vazgeçmesinin en tehlikeli tarafı, bunu çoğu zaman bir fedakârlık zannetmesidir.

“Ne yapayım, hayat böyle.”

Bu cümle pek çok hayatın mezar taşıdır oysa…

Çocuğumu sınav yarışına sokmak istemiyorum, bu beni çok üzüyor!

Çıkış var mı?

Var mı gerçekten?

Çocuğunun çocukluğunu yaşamasını isteyen bir anne veya baba, bir tarafta vicdanını diğer tarafta ise geleceğe dair korkularını taşır. Çocuk ders çalışmazsa geride kalacaktır. Herkes dershaneye giderken o gitmezse eksik kalacaktır. Herkes yabancı dil öğrenirken o öğrenmezse kaybedecektir.

“Ya arkadaşlarının gerisinde kalırsa?”

Sonra soru değişir:

“Ya hayatta başarısız olursa?”

Bir süre sonra:

“Ya ben iyi bir anne/baba olamadıysam?”

İşte insan böyle böyle toplumun güven kapanına kısılır. Başlangıçta çocuğunu korumak için koşar. Sonra herkes koştuğu için koşar. En sonunda nereye koştuğunu kimse hatırlamaz. Belki de modern hayatın en büyük ironilerinden biri budur: İnsanlar hayatlarını kolaylaştırmak için icat ettikleri sistemin gönüllü köleleri olurlar.

Daha hızlı ulaşmak için yollar yaptık. Daha hızlı haberleşmek için telefonlar aldık. Daha çok bilgiye ulaşmak için interneti kurduk. Daha rahat yaşamak için daha çok kazanmaya başladık ama bir baktık ki daha çok kazanmak için daha çok çalışıyoruz; daha çok çalıştığımız için parayı çoğaltırken hayatı azaltarak yaşıyoruz.

Peki çıkış var mı?

Ev almak istiyorum ama çevremden borç bulamıyorum. Kredi almazsam ev almam mümkün görünmüyor. İnancımla ihtiyaçlarım arasına sıkıştım.

Çıkış var mı?

İşte hayat bazen insanı böyle köşelere sıkıştırıyor. Bir tarafta ihtiyaç. Bir tarafta inanç. Bir tarafta “herkes böyle yapıyor” diyen kalabalık, diğer tarafta kendi vicdanına verdiği cevap. Kalabalıklar bu sesin duyulmasını engelleyebilir ama baş başa kalmaya korktuğumuz “kendimiz” bir türlü yakamızı bırakmaz önünde sonunda bizi yakalar ve sigaya çeker.

Belki vicdan dediğimiz şey biraz da budur. Kalabalığın sustuğu yerde konuşan ses.

 “Hayatımda bir kez evleniyorum. Benim de diğer arkadaşlarımın yaptıklarını yapma hakkım var.”

Aşk var. Arzu var. Hayaller var. Bir de toplum var. İnsan sevdiği kişiyle bir hayat kurmak isterken, o hayatın nasıl olması gerektiğini yalnızca kendisi belirleyemiyor. Çünkü evlilik yalnızca iki insanın değil, çoğu zaman iki ailenin, iki çevrenin, hatta iki toplum anlayışının karşılaşmasıdır.

“İnsanlar ne der?”

Ne garip cümledir bu. Üç kelime. Fakat kaç hayatın yönünü değiştirmiştir. Kaç insan sevmediği işi yapmıştır “insanlar ne der” diye? Kaç kişi istemediği bir evliliği sürdürmüştür? Kaç kişi istemediği bir hayatı yaşamıştır? Kaç kişi aslında kendisine ait olmayan bir hayatın içinde yaşlanmıştır?

İnsanlar ne der?

Peki insanın kendisi ne der? Belki asıl soru budur.

Günümüz dünyası bize özgür olduğumuzu söylüyor: İstediğini giy. İstediğini tüket. İstediğin yere git. İstediğin kişi ol. İstediğini söyle. İstediğini satın al. İstediğini yaşa.

Peki gerçekten özgür müyüz? Neyden özgürüz? Ne için özgürüz? Ve daha önemlisi: Bizi özgürlüğe çağıran kim? Çünkü bazen insanı zincirleyen şey yasaklar değildir; arzularıdır. Bir zamanlar sahip olmak istediği şeylerin sahibi olur. Sonra sahip oldukları, kendisinin sahibi...

Ev onun değildir artık. Ev onu yönetir. Araba onun değildir. Araba için çalışır. Telefon onun değildir. Telefon onu tüketir. Para onun değildir. Artık başkasının harcaması için hazırladığı bir “güvence”dir. Görünmeyen zincirin esir eden gücü… Belki de modern köleliğin en başarılı tarafı budur: Zinciri görünmez hâle getirmek.

Özgürlük kelimesini de yeniden düşünmek gerekiyor. Özgürlük, insanın canının istediğini yapması mıdır? Eğer öyleyse insan arzularının kölesi olduğunda da özgür sayılacaktır. Oysa insanın her istediğini yapabilmesi, özgürlükten çok iradesizliğe dönüşebilir: Canım istedi, yaptım. Öfkelendim, söyledim. Arzuladım, aldım. Beğendim, sahip oldum. Sıkıldım, terk ettim.

Peki bunların hangisinde gerçekten ben varım? İrade nerede? Sorumluluk nerede? Sonuçlarını düşünmek nerede? Belki gerçek özgürlük, her istediğini yapabilmek değil; istemediğin hâlde doğru olanı seçebilmektir. Bazen “hayır” diyebilmek. Bazen kalabalığın karşısında yalnız kalabilmek. Bazen herkesin gittiği yöne gitmemek. Bazen kaybetmeyi göze alabilmek. Bazen aç kalabilmek. Bazen bekleyebilmek. Bazen sahip olamamayı kabullenebilmek. Çünkü özgür insan, her kapıyı açabilen insan değildir. Hangi kapıdan geçmeyeceğini de bilen insandır.

O hâlde çıkış nerede?

Belki dışarıda değil. Belki önce içeride, içimizde. Çıkmak istediğimiz yerin ne olduğunu bilmeden çıkış arıyoruz. Oysa bir insanın önce kendisine sorması gerekir: Ben nereden çıkmak istiyorum? Nereye gitmek istiyorum? Ve en önemlisi: Neden?

Bu sorular cevaplanmadan çıkılan her yol, başka bir çıkmaza dönüşebilir. Hapisten kaçışınız başka bir hapishanede son buluyorsa özgürlük müdür? Kişi bu durumda bir baskıdan kurtulurken başka bir baskının gönüllü taşıyıcısı olur. Çünkü mekân değişmiştir ama zihin değişmemiştir. İşte gerçek çıkış burada başlar: Zihnin çıkışa hazırlanmasıyla. İnsan önce kendi zincirlerini tanımalıdır: Korkularını, bağımlılıklarını, toplumdan devraldığı kabulleri, “Böyle gelmiş, böyle gider” dediği şeyleri, herkes yapıyor diye yaptığı şeyleri, kendi isteği zannettiği fakat aslında kendisine öğretilmiş arzuları…Bütün bunları zihnî ve kalbî masasının üzerine koyup kendine dıştan bakmalıdır. Belki o zaman zincirin halkalarını görecektir.

Çıkış var mı?

Evet, var.

Ama çıkış, çoğu zaman bir kapı değildir.

Bir karar olabilir.

Bir “hayır” olabilir.

Bir vazgeçiş olabilir.

Bir sabır olabilir.

Bir bedel olabilir.

Bazen de uzun bir yürüyüş…

Üstelik çıkışa giden yolun mutlaka rahat olması gerekmez.

Kurt ormana döndüğünde karnı açtı.

Ama boynunda zincir yoktu.

Belki özgürlüğün ilk şartı budur:

İnsan, hangi bedeli ödemeye razı olduğunu bilmelidir.

Çünkü her rahatlık huzur değildir.

Her zorluk da mutsuzluk değildir.

Bazen insanın çektiği sıkıntı, onu kendisine götüren yoldur.

Bazen de rahatlık, insanı kendisinden uzaklaştıran en sessiz tehlikedir.

Bu yüzden artık “Güvenlik mi, özgürlük mü?” sorusunu tek başına sormak yetmiyor. Belki soruyu şöyle değiştirmeliyiz: “Nasıl bir güvenlik ve nasıl bir özgürlük?”

Çünkü güvenlik insanı yaşatmak için vardır; insan güvenlik için yaşamamalıdır. Özgürlük de insanın kendisini kaybetmesi için değil, kendisi olabilmesi için vardır.

Mutlak özgürlük mümkün müdür?

Sanmıyorum.

İnsan dünyaya geldiği anda sınırların içine doğar. Bir bedeni vardır, zamanı sınırlıdır, bilgisi sınırlıdır, gücü sınırlıdır. Başkalarıyla birlikte yaşar ve onların haklarını gözetmek zorundadır. Belki de insanın gerçek özgürlüğü sınırsız olmakta değil, doğru sınırları seçebilmesindedir. Çünkü sınırların tamamı hapishane değildir. Bazı sınırlar uçuruma düşmekten korur. Bazı yasaklar insanı küçültmez; insanı korur. Bazı “hayırlar” hayatın en büyük “evet”leridir ve belki insan, çıkışı bulduğunda dışarı çıkmış olmaz yalnızca. Kendisine dönmüş olur. O hâlde bir kez daha soralım:

Çıkış var mı?

Var.

Fakat çıkış kapısı dışarıda değil, önce insanın kendi içine açılır ve o kapının anahtarı da belki tek bir sorudur:

“Ben gerçekten özgür müyüm, yoksa özgür olduğumu zannettiğim bir hayatın içinde miyim?”

İnsan bu soruyu kendisine dürüstçe sorabildiği gün, çıkış yolunu aramaya başlamıştır.

Yol uzun,

Karanlık,

Ve bedeli vardır.

Ama artık nereye gittiğini biliyordur…

Ve insan bunu bildiğinde karanlık yolda bile ışığı yanında taşır, vesselam!

Ömer Faruk Altuntaş · Diğer Yazılar

Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Yorum Yaz