Azerbaycan Yönetiminin İsrail ile Yakınlaşması: Filistin Davasına Bakışı
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un uçağı, 2024 yılında Türkiye’nin hava sahasından geçmesine izin verilmediği için Bakü’ye gelememişti. Sonra ne oldu dersiniz? Bakü’deki 7. Asya’da Etkileşim ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı’na katılımı için Azerbaycan’ın “Şuşa” isimli yolcu uçağıyla Bakü’ye getirildi. O uçağın yolcusu, Gazze’de on binlerce sabiyi ana rahminde katleden Siyonist şebekenin başıydı. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, CICA 7. Zirvesi'nde İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog'un konuşması başlarken protesto edip salonu terk etti. Peki, “Can kardeş” dediğimiz Aliyev yönetimi ne yapıyordu o sırada? İsrail’i petrolle besliyordu. Bu tablo, “iki devlet, tek millet” sloganının kâğıt üzerinde ne kadar güzel durduğunu, ama sahada ne kadar hükümsüz kaldığını gözler önüne seriyor.
Silah Ticaretiyle Kurulan Bir Bağımlılık
Azerbaycan ile İsrail arasındaki ilişkiler, 2000’li yılların başından itibaren sessiz sedasız ama derinlemesine inşa edildi. 2008’den itibaren roket sistemleri, insansız hava araçları ve ateş kontrol sistemleri tedarikiyle başlayan süreç, öyle bir noktaya geldi ki, BBC haberine göre bugün İsrail, Azerbaycan’ın silah ithalatının yüzde 50’sini karşılar hale geldi. Barak-8 hava savunma sistemi, Harop dolaşan mühimmatlar, Heron ve Searcher insansız hava araçları… Bu silahlar, Bakü’nün güvenlik ihtiyaçlarını karşılamanın çok ötesinde, İsrail’e yapısal bir bağımlılık yarattı. İnsan hakları örgütlerinin yıllardır dile getirdiği uyarıyı tekrarlamakta fayda var: Bir ülkenin ordusu, başka bir ülkenin silah sistemlerine bu denli bağımlı hale gelirse, o ülkenin dış politikası da ister istemez o ülkenin gölgesinde şekillenir. Nitekim 27 Kasım 2025’te Azerbaycan Savunma Bakanı Zakir Hasanov’un İsrail heyetiyle yaptığı görüşmede “askeri-teknik alandaki işbirliğinden duyulan memnuniyet” bir kez daha teyit edildi. Bu, sadece bir tedarik ilişkisi değil; ordular arasında kurumsallaşmış bir vesayet ilişkisidir.
Filistin’in Kanıyla Kazanılan Bir Ekonomi
Askeri bağımlılığın ötesinde, belki daha az gündeme gelen ancak en az onun kadar kritik bir diğer boyut var: Enerji. Bakü-Tiflis-Ceyhan hattından süzülen Azerbaycan petrolü, uzun zamandır İsrail’in enerji çarklarını döndürüyor. Nüfusunun kahir ekseriyeti Müslüman olan bir ülkenin yönetimi, Gazze’de masum çocuklar bombalar altında can verirken, İsrail’in enerji ihtiyacının neredeyse üçte birini tek başına karşılamayı sürdürüyordu. Üstelik bu hazin tablo, söz konusu petrol akışının Türkiye topraklarından kesintisiz geçmeye devam ettiği bir döneme tekabül etti. Ankara’daki yetkili makamlar; BTC’nin uluslararası ev sahibi devlet anlaşmaları çerçevesinde işletildiğini, geçen petrolün mülkiyetinin satıcı şirketlerde olduğunu ve transit ülke (1076 km) sıfatıyla bu sevkiyata hukuken müdahale edilemeyeceğini savundu. Ancak bu idari ve hukuki açıklamalar, reel-politik zorunluluklar ile kamu vicdanı arasında açılan derin uçurumu kapatmaya yetmedi. Türkiye’deki sivil toplum ve Müslüman kamuoyu ticaretin ve stratejik enerji geçişinin insani bir kriz anında bir yaptırım kozu olarak kullanılamayışını sertçe eleştirdi. Hukuki kılıfların ötesine geçen ahlaki ve siyasi sorumluluğun takipçisi oldu ve olmaya da devam edecektir.
Ne var ki çelişki sadece bununla sınırlı kalmadı. Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi SOCAR, 31 Ocak 2025 tarihi itibarıyla İsrail’in Tamar doğal gaz sahasındaki yüzde 10’luk hisseyi bünyesine kattı. Bir yanda Filistin halkına dair destek söylemleri yükselirken, diğer yanda İsrail’in enerji güvenliğine milyarlarca dolarlık sermaye aktarmak… Bu duruş, hiçbir samimiyet ölçüsüyle bağdaşmayacak açık bir tezat oluşturmaktadır. Yakıtı insanlardan ve taşlardan ibaret olan cehennem ateşine bu dünyadan yakıt taşımak ne Türkiye ne de Azerbaycan yönetimi için hesabını verebilecekleri kârlı bir ticaret değildir.
Gazze Karşısında Sessizlik
Azerbaycan yönetiminin Filistin konusundaki tutumu, İsrail’le kurulan bu derin ortaklığın doğal bir sonucu olarak şekillendi. Hamas’ın 7 Ekim saldırılarının ardından İsrail’in Gazze’de başlattığı ve on binlerce sivilin ölümüne yol açan operasyonlar sırasında Bakü, İsrail’i kınayan bir açıklama yapmaktan kaçındı. Dahası, nüfusunun çoğu Müslüman olan ülkeler arasında, Gazze’deki soykırım karşısında en sessiz kalan ülkelerden biri oldu. Azerbaycan, Gazze’ye asker göndermeyi reddederken, Cumhurbaşkanı Aliyev’in sarf ettiği şu sözler hâlâ hafızalardadır: “Bizi kendi kaderimize terk ettiler, kimse bizi savunmadı, Filistin de buna dahil”. Yani Karabağ’da yaşananlar üzerinden Filistin’e bir tür “siz de bizi yalnız bıraktınız” serzenişi… Azerbaycan Cumhuriyeti 1918 kuruluşundan 23 ay gibi kısa süre sonra Rus emperyalizmi altında 71 yıl boyunca zulüm ile yönetilirken aynı kaderi İsrail mezalimi altında yaşayan Filistinlilerin yaşadığı gerçeğini gözden kaçırıyor. Şimdi bağımsız bir Azerbaycan ile esir bir Filistin var. Bu ayrımı fark edememek herhalde stratejik ortaklıktan kaynaklanıyor. Bu, Filistin halkının trajedisini kendi siyasi çıkarları için bir meşrulaştırma aracı olarak kullanmaktan başka bir anlam taşımıyor. Bir yandan “ümmet” söylemiyle duyguları okşarken, diğer yandan ümmetin en kanayan yarasında Siyonistlerle “stratejik ortaklık” türküleri söylemek, izah edilemez bir çelişkidir.
İki Yüzlü Söylem
Türkiye yönetimi, Gazze sonrası dönemde İsrail’e yönelik en sert eleştirileri yönelten siyasi söylemiyle dikkat çekerken, Azerbaycan yönetimi aynı dönemde İsrail’le savunma, enerji ve teknoloji işbirliğini derinleştirmeye devam etti. 26 Ocak 2026’da İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar’ın Bakü ziyaretinde ilişkiler “karşılıklı güven ve ortak çıkarlara dayanan stratejik ortaklık” olarak tanımlandı. Bu, “kardeşlik” söyleminin hangi taraf için ne anlam ifade ettiğini açıkça gösteriyor.
Yeni Akit’in haberine göre, Netanyahu’nun Aliyev’e gönderdiği “Bu yıl seni Kudüs’te sıcak karşılayacağız” mesajı, iki isim arasındaki “kirli samimiyeti” gözler önüne serdi. “İki devlet, tek millet” diyerek her daim yanında olduğumuz Azerbaycan’ın, Müslümanların namusu olan Kudüs’ü işgal altında tutanlarla kol kola girmesi, gerçekten de büyük bir zillet vesikasıdır. Kendi topraklarını işgalden kurtarırken Türkiye’nin ve ümmetin duasını alan bir yönetimin, şimdi Filistin’i işgal edenlerle “stratejik ortaklık” türküleri söylemesi, hafızalardan silinmeyecek bir çelişkidir.
Son Söz
Taha Kılınç, bir yazısında “İşgale karşı, müzakere çözüm değildir. İşgal ancak caydırıcı güçle ve kuvvetle sona erdirilir.” diyordu. Azerbaycan yönetimi ise işgali sona erdirecek caydırıcı gücü, bizzat işgalcinin kendisinden tedarik ediyor. Bu tercih, “stratejik özerklik” gibi nötr kavramlarla örtülemez. Zira söz konusu olan, soykırımla suçlanan bir devletle, o soykırımın mağdurları pahasına kurulan bir ortaklıktır. “İki devlet, tek millet” söyleminin gerçek sınavı, tarafların aynı düşündüğü meselelerde değil, farklı düşündükleri konularda ortaya çıkar. Filistin, işte tam da böyle bir meseledir. Bir yönetim, kardeşinin en hassas olduğu meselede kardeşinin düşmanıyla kol kola giriyorsa, ortada ne kardeşlikten ne de ortak bir ahlaktan söz edilebilir. Son olarak Azerbaycan’daki okullarda başörtüsü yasağı ile kendi halkı arasına demir perde indiren bir yönetim için kardeşlikten bahsedilmesi mümkün değildir. Geriye kalan tek şey, tarihe “utanç” olarak geçecek bir tercihin utancıdır.
Dr. Mehmet Özek · Diğer Yazılar
Avrupa'nın Zihinsel Haritası: ‘Sanal İslam’ ve İslamofobinin Bin Üç Yüzyıllık Şifreleri
02Yeni Soğuk Savaş: İran’da Başlayan, Çin’i Hedef Alan Küresel Hamle
03Siyah Kuğu Kanatlarındaki Tarih: Hürmüz Boğazı, Jeopolitik Kaos ve Stratejik Dayanıklılık
04Chávez’den Maduro’ya: Venezuela’nın İsrail ile Kopuşunun Siyasi Retoriğe Dönüşümü
05Bir Varoluşun Kararlılığı: Nekbe'den Mavi Marmara'ya Sumud
06Kör Adamlar ve Fil: İslam Dünyası'nın Sorun Çözme Krizi
07Soykırımın Gölgesinde İsrail: Tarihsel Süreçten Güncel İhlallere
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
