Tevhîd: Bütüncül İslam Anlayışı (2)
2. Kavramın Etimolojisi ve Istılâhî Anlamı
Tevhîd, İslâm düşüncesinin merkezî kavramlarından biri olduğu gibi, İslâm’ın varlık, bilgi, insan ve hayat tasavvurunu bir bütün hâlinde ifade eden en temel ilkesidir. Bu sebeple tevhîd yalnızca Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmekten ibaret bir inanç esası olarak değerlendirilmemiştir. Zira tevhîd, Allah’ın ulûhiyetini ve rubûbiyetini kabul etmenin yanı sıra insanın kendisini, içinde yaşadığı kâinatı ve bütün hayat alanlarını bu kabul doğrultusunda anlamlandırmasını ifade eder. Dolayısıyla tevhîd, bir taraftan Allah’ın zâtı, sıfatları ve fiilleri bakımından eşsizliğini ortaya koyarken diğer taraftan insanın Allah dışındaki varlıklara yükleyebileceği mutlak otorite ve kutsallık iddialarını reddeden geniş bir dünya görüşü sunar.
2.1. Etimolojik Anlamı
Tevhîd kelimesi, sözlükte “tek ve yalnız olmak” anlamındaki v-h-d (وحد) kökünden, tef‘îl bâbının وَحَّدَ – يُوَحِّدُ – تَوْحِيدًا şeklindeki mastarıdır. Kelime, temel olarak “birlemek, tek kabul etmek, bir varlığın birliğine hükmetmek ve onu eşsiz görmek” anlamlarına gelir. Bu bakımdan tevhîd, yalnızca sayısal anlamda birliği ifade eden bir kavram değildir. Bir şeyi tevhîd etmek, onu benzerlerinden ve ortaklarından ayırarak kendisine özgü bir birlik ve eşsizlik nispet etmek demektir. Bu noktada tevhîd ile aynı kökten gelen vâhid kelimesi de aynı derecede önem arzetmektedir. Vâhid, genel olarak “bir, tek, eşsiz” anlamlarına gelir. Allah hakkında kullanıldığında ise O’nun herhangi bir şekilde bölünme, parçalanma, çoğalma veya benzerleriyle ortaklık kabul etmeyen mutlak birliğini ifade eder. Nitekim Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât’ta “vâhid” kelimesinin farklı bağlamlarda “bölünme ve parçalanmayı kabul etmeme, tek bir şahsı veya türü ifade etme, eşsiz ve benzersiz olma” gibi anlamlarda kullanıldığını belirtir. Kelime Allah hakkında kullanıldığında ise O’nun bölünme ve parçalanmadan, çoğalma ve benzerlerinin bulunmasından münezzeh oluşunu ifade eder. Böylece ilâhî vahdâniyet, sıradan bir “birlik” veya “tek olma” hâlinden daha geniş bir anlam kazanır. Buradaki birlik, niceliksel bir tekliğin ötesinde, eşsizlik, benzersizlik ve hiçbir varlıkla ortaklık kabul etmeme anlamlarını da içerir. Aynı şekilde İmam Mâtürîdî de “vâhid” kelimesinin hem sayı bakımından “bir” olmayı hem de eşsizlik, yücelik ve benzersizlik anlamlarını taşıdığını ifade eder. Buna göre Allah’ın birliği, sayısal bir dizinin ilk basamağında yer alan “bir” gibi düşünülemez. Çünkü Allah’ın birliği, O’nun karşısında başka ilâhların bulunabileceği bir çoğulluğun başlangıcı değildir. Bilakis O, varlığı zorunlu olan, benzeri ve ortağı bulunmayan yegâne ilâhtır. Şerif el-Cürcânî ise Kitâbü’t-Taʿrîfât’ta tevhîdi, “zât-ı ilâhiyyeyi aklın, hayalin ve vehmin tasavvur edebileceği her türlü benzetme ve sınırlamadan tenzih etmek” şeklinde ele alır. Bununla birlikte tevhîdin yalnızca teorik bir kabulden ibaret olmadığını; Allah’ı rab olarak tanımayı, O’nun vahdâniyetini ikrar etmeyi ve O’na herhangi bir şekilde ortak koşmamayı da kapsadığını belirtir. Böylece tevhîdin üç temel boyutu ortaya çıkmaktadır: Allah’ı rab olarak tanımak, O’nun mutlak birliğini kabul etmek ve ulûhiyetinde O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak.
2.2. Istılâhî Anlamı
Dinî terminolojide tevhîd, Allah’ın zâtında, sıfatlarında, fiillerinde ve ulûhiyetinde tek, eşsiz ve benzersiz olduğunu; hiçbir ortağının, benzerinin ve denginin bulunmadığını kabul etmek şeklinde tanımlanmaktadır. Ancak bu tanım, tevhîdin anlam alanının tamamını kuşatmak bakımından genişletilmeye muhtaçtır. Zira Kur’ân’ın sunduğu tevhîd anlayışı, yalnızca “Allah birdir” şeklindeki zihinsel bir tasdikten ibaret değildir. Tevhîd, insanın Allah’la, kendisiyle, diğer insanlarla, tabiatla ve bütün varlık âlemiyle kurduğu ilişkinin temelini belirleyen bir ana ilkedir. Bu yönüyle İslâm’ın Allah, insan, kâinat, hayat, bilgi, ahlâk ve toplum tasavvurunun merkezinde yer alan bütüncül bir ilke olarak tevhîd, insanın niçin yaratıldığını, hayatın hangi amaç doğrultusunda sürdürüleceğini, doğru ile yanlışın hangi ölçülere göre belirleneceğini, insanın kendisini ve kâinatı nasıl anlamlandıracağını belirleyen temel zemini oluşturur. Dolayısıyla tevhîd, yalnızca inanç alanına ait bir kavram değil; inancı hayata taşıyan ve hayatın farklı alanlarını aynı anlam dünyasında buluşturan bir bakış açısı oluşturur.
Tevhîdin sembolik ve en özlü ifadesi ise “لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ” cümlesidir. Kelime-i tevhîd olarak isimlendirilen bu ifade, ilk bakışta kısa bir cümle olmakla birlikte son derece kapsamlı bir anlam taşır. “Lâ ilâhe” ifadesi Allah dışındaki bütün ilâhlık iddialarını reddederken, “illallâh” ifadesi gerçek ve hak ilâhın yalnızca Allah olduğunu ortaya koyar. Bu nedenle kelime-i tevhîdin yapısında iki temel hareket bulunmaktadır: nefy ve ispat; reddetme ve kabul etme. Önce Allah dışındaki bütün sahte ilâhlık iddiaları reddedilmekte, ardından mutlak ulûhiyet yalnızca Allah’a tahsis edilmektedir. Bu açıdan tevhîd, hakikati kabul etmeden önce bâtılı reddetmeyi; doğruyu ikame etmeden önce yanlış olanı tasfiye etmeyi gerektirir. Kalbin ve zihnin Allah dışındaki mutlaklaştırmalardan arındırılması, tevhîdî bilincin oluşmasının ilk adımıdır. Şemseddîn-i Sivasî’nin şu beyitleri, kelime-i tevhîdin bu nefy ve ispat boyutunu tasavvufî bir dille oldukça veciz biçimde ifade eder:
“Sür
çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hak
Pâdişâh
konmaz sarâya hâne ma‘mûr olmadan.”
Başka bir ifadeyle, gönül sarayının gerçek sahibi olan Allah’ın hâkimiyeti, O’nun dışındaki mutlaklaştırmaların gönülden çıkarılmasıyla mümkün hâle gelir. Burada “ağyâr” yalnızca putları değil, insanın Allah’ın yerine koyduğu veya Allah’a ait olan mutlak otorite ve bağlılığı kendisine yönelttiği her türlü varlık ve değeri ifade edecek şekilde anlaşılabilir.
2.3. Tevhîdin Zıddı Olarak Şirk
Kavramların anlamını daha açık biçimde ortaya koymanın yollarından biri, onları zıtlarıyla birlikte değerlendirmektir. Gece gündüzle, karanlık aydınlıkla, iyilik kötülükle anlam kazandığı gibi tevhîdin anlamı da onun zıddı olan şirk kavramı üzerinden daha belirgin hâle gelir.
Şirk, sözlükte ortak koşmak, bir şeyi başka bir şeyle ortak hâle getirmek anlamına gelir. Dinî anlamda ise Allah’a ait olan ulûhiyet, rubûbiyet, ibadet, mutlak itâat ve nihâî otorite gibi hususlarda başka bir varlığı/değeri O’na ortak koşmak demektir. Şirk, her zaman Allah’ın varlığını açıkça inkâr etmek şeklinde ortaya çıkmaz. Nitekim Kur’ân’ın Mekke müşriklerine yönelik anlatımı, onların Allah’ın yaratıcı ve düzenleyici kudretini bütünüyle reddetmediklerini göstermektedir. Asıl problem, Allah’ın varlığını ve yaratıcı kudretini kabul etmekle birlikte O’na başkalarını ortak koşmaları ve hayatlarını bu ortaklık anlayışı üzerine kurmalarıdır.
Kur’ân-ı Kerîm, Mekke müşriklerinin bu çelişkili tutumlarını çeşitli âyetlerde açıkça ortaya koymaktadır:
“Onlara, ‘Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren kimdir?’ diye sorsan, mutlaka ‘Allah’tır’ derler. Öyleyse nasıl oluyor da haktan döndürülüyorlar?” (Ankebût, 29/61)
Aynı şekilde onların gökten suyu indirip ölü toprağa hayat verenin Allah olduğunu kabul ettikleri belirtilmekte ve ardından “Hamd Allah’a mahsustur” denilmektedir.
Yine onlara, “Göklerden su indirip de onunla ölü toprağa hayat veren kimdir?” diye sorsan, hiç tereddütsüz “Allah’tır” derler. De ki: “Hamd Allah’a mahsustur; ama onların çoğu akıllarını kullanmazlar.” (Ankebût, 29/63).
Bu âyetler, şirk probleminin basitçe “Allah’ın varlığını inkâr etmek” şeklinde anlaşılmasının doğru olmadığını göstermektedir. Mekke müşrikleri Allah’ı yaratıcı olarak kabul etmekle birlikte O’nun ulûhiyetini başka varlıklarla paylaşmışlardır. Böylece yaratıcı ile yaratılan, mutlak otorite ile sınırlı otorite, ilâh ile kul arasındaki sınırı ihlâl etmişlerdir. Başka bir ifadeyle onların temel problemi, Allah’ı bütünüyle inkâr etmekten ziyade Allah’ın sahip olduğu mutlak yetki ve otoriteyi başka varlıklara da nispet etmeleridir. Bu sebeple tevhîd, yalnızca “Allah yaratandır” demekle tamamlanmaz. Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul etmek kadar O’nun hükmeden, emreden, kulluk edilmeye layık olan, nihâî anlam ve değer kaynağı olan Rab olduğunu kabul etmek de gerekir. Kur’ân’ın tevhîd daveti, insanın yalnızca başlangıcında değil, hayatının bütün safhalarında Allah’ı hesaba katmasını talep eder.
Şirkin en tehlikeli yönlerinden biri de insanın zihninde ve hayatında parçalanmaya yol açmasıdır. Allah’ı yaratıcı olarak kabul ederken O’nun emirlerini hayatın dışında bırakmak, inanç ile davranış, ibadet ile ahlâk, dünya ile âhiret ve bireysel hayat ile toplumsal düzen arasında derin bir ayrışma meydana getirir. Tevhîd ise bütün bu alanları tek bir hakikat etrafında birleştiren kurucu ana ilkedir.
Tevhîdin karşısında yer alan şirkin İslâm inancındaki ağırlığı, onun Allah tarafından bağışlanmayacağı bildirilen günah olmasıyla da ortaya konulmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse gerçekten büyük bir günah işlemiş olur.” (Nisâ, 4/48)
Burada dikkat edilmesi gereken husus, şirkin yalnızca çok sayıdaki günahlardan biri olmadığıdır. Şirk, insanın Allah’la kurması gereken temel ilişkiyi bozduğu için bütün dinî ve ahlâkî yapının merkezine dokunmaktadır. İnsan, Allah’ın kulu olduğu bilincini kaybettiğinde kendisini başka otoritelerin, arzuların, ideolojilerin, güç merkezlerinin ve dünyevî değerlerin mutlak hâkimiyeti altında bulabilir. Bu bakımdan tevhîd insanı yalnızca putlardan değil, putlaştırma eğiliminden de kurtarır.
2.4. Modern Dünyada Şirkin Yeni Görünümleri
Şirk kavramını yalnızca eski toplumların taş ve tahtadan yapılmış putlarıyla sınırlandırmak, Kur’ân’ın ortaya koyduğu tevhîd-şirk karşıtlığının anlam alanını daraltmak olur. Tarih boyunca şirk farklı biçimlerde ortaya çıkabildiği gibi modern dünyada da farklı görünüşlere bürünebilir. Bugün insanların çoğu geçmiş toplumlarda olduğu gibi belirli putların önünde secde etmeyebilir; ancak Allah’a ait olan mutlak otoritenin, nihâî belirleyiciliğin ve sorgulanamazlığın başka varlıklara veya sistemlere aktarılması farklı biçimlerde devam edebilir.
Modern dönemde bu durum özellikle insan ürünü sistemlerin, ideolojilerin, güç ve iktidar biçimlerinin veya belirli bilgi anlayışlarının mutlaklaştırılması şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bir düşünce sisteminin, siyasal ideolojinin, ekonomik modelin veya beşerî tasarımın eleştirilemez ve tartışılamaz bir konuma yükseltilmesi, onun bir anlamda kutsallaştırılması sonucunu doğurmuştur. Benzer şekilde aklın, bilimin veya teknolojinin kendi sınırlarını aşacak biçimde mutlaklaştırılması da insanın bilgi kaynakları konusundaki dengeli yaklaşımını bozmaktadır.
Burada önemli olan, aklı, bilimi, teknolojiyi veya beşerî tecrübeyi bütünüyle reddetmek değildir. Zira İslâm düşüncesi açısından akıl ve bilgi önemli değerlerdir. Problem, bunların kendi sınırları içerisinde kullanılması değil; nihâî hakikatin, mutlak değerin ve son hükmün yegâne kaynağı hâline getirilmesidir. Zira akıl bilgi üretir. Bilim varlık alanının belirli yönlerini araştırır. Teknoloji insanın tabiata yönelik imkânlarını genişletir. Ancak bunların hiçbiri tek başına insanın niçin var olduğu, hayatın nihâî amacının ne olduğu, iyinin ve kötünün mutlak ölçüsünün ne olması gerektiği gibi sorulara bütüncül bir cevap verme imkân ve yetkisine sahip değildir. Bu açıdan modernliğin temel epistemolojik dönüşümlerinden biri, vahyin bilgi alanındaki konumunun giderek zayıflatılması ve insan aklının özerkliğinin mutlaklaştırılması olmuştur. Aydınlanma sonrasında akıl, deney ve gözlem önemli bilgi araçları hâline gelmiş, ancak bazı düşünce biçimlerinde bunlar insan bilgisinin yegâne meşru kaynakları olarak görülmeye başlanmıştır. Böyle bir yaklaşım, insanın bilgi ufkunu yalnızca ölçülebilir ve deneysel olana indirgediğinde, vahyin sunduğu aşkın bilgi imkânını epistemolojik olarak dışarıda bırakmaktadır. Bu sebeple çağdaş dünyadaki şirk biçimlerinden söz ederken mesele, basitçe “modern insan da puta tapmaktadır” şeklinde yüzeysel bir benzetmeye indirgenmemelidir. Asıl mesele, Allah’a ait olan “mutlak”lıkların başka mercilere aktarılmasıdır. Bir ideolojinin mutlaklaştırılması, bir insanın veya liderin yanılmaz kabul edilmesi, bir ekonomik düzenin sorgulanamaz görülmesi ya da insan aklının ve bilimsel yöntemin bütün hakikat alanlarını kuşattığının düşünülmesi, İslam’ın tevhîd perspektifini eleştiriye açık hâle gelir.
Dolayısıyla çağdaş şirk, yalnızca bir nesneye tapınma biçiminde değil; insanın zihninde ve hayatında Allah’ın yerine başka mutlakların ikame edilmesi şeklinde ortaya çıkabilir. Bu durum, insan-Allah ilişkisinin yanı sıra insan-insan ve insan-kâinat ilişkilerinin de mâhiyetini değiştirmektedir. İnsan kendisini Allah’ın kulu olarak değil, kendi kendisinin mutlak belirleyicisi olarak görmeye başladığında tabiatı da emanet edilmiş bir varlık alanı olarak değil, sınırsız biçimde tüketilebilecek bir kaynak olarak değerlendirebilir. Aynı şekilde toplumda güç, servet, statü veya ideoloji mutlaklaştırıldığında insanın değeri de bu ölçülere göre belirlenmeye başlanabilir.
2.5. Tevhîd: Hayatı Bütünleştiren İlke
Tevhîdin asıl ayırt edici özelliği, hayatı parçalı alanlara ayırmak yerine bütüncül bir anlam çerçevesi içerisinde değerlendirmesidir. İslâm açısından iman ile amel, ibadet ile ahlâk, birey ile toplum, dünya ile âhiret birbirinden kopuk alanlar değildir. Bunların tamamı aynı ilâhî hakikatin farklı tezahürleridir.
Bu nedenle tevhîd; imanı, ibadeti, ahlâkı, aile hayatını, toplumsal ilişkileri, iktisadı, siyaseti, hukuku ve insanın diğer insanlarla ve tabiatla ilişkisini kuşatan bir ilkedir. Ancak burada tevhîdi doğrudan belirli bir siyasî veya ekonomik modelle özdeşleştirmek yerine, bütün bu alanlarda insanın hangi temel ölçüyle hareket edeceğini belirleyen üst ilke olarak görmek daha isabetlidir. Tevhîd, hayatın her alanının Allah’tan bağımsız ve kendi başına anlamlandırılmasını reddeder. İnsanın bütün eylemlerini Allah’ın kulluğu, sorumluluk ve hesap bilinci içerisinde değerlendirmesini sağlar.
Bu açıdan tevhîd, insanı iki temel aşırılıktan korur. Bir taraftan insanın kendisini mutlaklaştırmasını, kendi aklını ve arzusunu nihâî ölçü hâline getirmesini engellerken diğer taraftan yaratılmış varlıkları ilâhî bir konuma yükseltmesini önler. İnsan ne kendisini ilâhlaştırabilir ne de başka bir yaratılmışı ilâhlaştırabilir. Çünkü tevhîd, bütün yaratılmışları aynı ontolojik zeminde konumlandırırken Allah ile yaratılmış arasındaki mutlak ayrımı muhâfaza eder.
Kur’ân’ın Hz. Yûsuf’un duası üzerinden ortaya koyduğu tasavvur bu bütünlüğü açık biçimde göstermektedir:
“… Ey gökleri ve yeri yaratan Rabbim! Dünyada da âhirette de benim velîm ve yardımcım sensin. Benim canımı Müslüman olarak al ve beni sâlihler arasına kat.” (Yûsuf, 12/101)
Hz. Yûsuf’un bu duasında Allah yalnızca gökleri ve yeri yaratan varlık olarak zikredilmez; aynı zamanda dünyada ve âhirette kulun velîsi, yöneticisi ve koruyucusu olarak tasvir edilir. Böylece yaratma ile yönetme, dünya ile âhiret ve varlık ile hayat aynı tevhîdî bütünlük içerisinde bir araya gelir.
Sonuç olarak tevhîd, yalnızca “Allah birdir” şeklindeki teorik bir inanç önermesi değildir. O, Allah’ın mutlak birliğini kabul ederek hayatın bütün alanlarını bu hakikatin ışığında yeniden anlamlandırma çabasıdır. Tevhîd, insanın zihnini ve kalbini sahte ilâhlardan arındırdığı gibi hayatını da sahte mutlaklıklardan kurtarır. Bu sebeple tevhîd, hem bir inanç esası hem bir dünya görüşü hem de insanın varlıkla kurduğu ilişkinin temel ölçüsüdür. Şirk ise bu bütünlüğü bozarak Allah’a ait olan mutlaklıkları başka varlıklara, güçlere veya değerlere dağıtır. Tevhîd insanı hakikatin merkezine yani Allah’a kulluk zeminine yerleştirirken; şirk insanı farklı mutlaklıklar arasında parçalanmaya ve nihâyetinde yaratılmış olanın kulluğuna sürükler. Bu bakımdan tevhîd, yalnızca Allah’ın birliğini bilmek değil, hayatı O’nun birliği etrafında bütün boyutlarıyla yaşamaktır.
Dr. Abdullah Aydın · Diğer Yazılar
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
