Tevhîd: Bütüncül İslam Anlayışı (1)
1. Giriş
İnsanlık tarihi, bir bakıma tevhîd ile şirk arasındaki mücadelenin tarihidir. İnsanlığın varoluşuyla birlikte başlayan bu mücadele, farklı dönemlerde farklı isimler, biçimler ve tezahürler kazanmış olsa da mahiyet itibarıyla değişmemiştir. Tevhîd ve şirk arasındaki karşıtlık, insanlık var olduğu sürece devam edecek temel bir hak-bâtıl mücadelesidir. Hakikatin ve ilâhî düzenin ifadesi olan tevhîdin karşısında yer alan şirk, yalnızca putlara tapınma biçiminde değil, Allah’ın mutlak hâkimiyetini ve kulluğun yalnızca O’na tahsis edilmesini zedeleyen farklı düşünce, değer ve hayat tasavvurları şeklinde de ortaya çıkabilmektedir. Bu anlamda şirk, tarih boyunca kendisini farklı adlar ve formlar altında yeniden üreten bir olgu olmuştur.
Allah’ın insanlığa gönderdiği vahyin temel amacı, insanı şirkin karanlığından çıkararak tevhîdin aydınlığına ulaştırmaktır. Bu bakımdan vahyin yeryüzündeki temel gayelerinden biri, düşüncede ve pratikte tevhîdin tesis edilmesi ve şirkin ortadan kaldırılmasıdır. Tevhîd, bütün ilâhî dinlerin özünü ve peygamberlerin ortak çağrısını oluşturur. Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar gönderilen bütün peygamberlerin temel daveti, insanları Allah’a kulluğa çağırmak, O’ndan başkasına kulluğu reddetmek ve hayatı bu kulluk bilinci etrafında yeniden inşa etmektir. Dolayısıyla tevhîd yalnızca zihinsel bir tasdik veya metafizik bir kabul değil; insanın kendisini, dünyayı, toplumu ve hayatı anlamlandırma biçimini belirleyen kurucu ve kuşatıcı bir ilkedir. Tevhîd, insanı geçici dünya hayatında hakikat üzere yaşamaya yönelten, ona varoluşunun anlamını kazandıran ve ebedî hayatın kurtuluşuna götüren temel ilkedir.
İnsanı tevhîd hakikatini kabule yatkın bir fıtrat üzere yarattığını Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirir:
“O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rûm, 30/30)
Bu âyet, insanın yaratılışı ile tevhîd arasında güçlü bir ilişki kurmaktadır. Allah, insanı kendisini tanımaya ve O’na yönelmeye elverişli bir fıtrat üzere yaratmış; bununla birlikte insanı imtihanın bir gereği olarak tercih ve irade sahibi kılmıştır. Nitekim insan nefsine takvâsı ve fücûru ilham edilmiştir (Şems, 91/8). Bu durum, insanın bir taraftan hakikate yönelme, diğer taraftan nefsânî arzuların ve bâtıl yönelişlerin peşinden gitme imkânına sahip olduğunu göstermektedir. Bu sebeple Allah, insanı kendi hâline bırakmamış; tarih boyunca tevhîd hakikatini hatırlatan ve insanları şirkin her türünden sakındıran peygamberler göndermiştir.
Ancak peygamberlerin tevhîd çağrısı, çoğu zaman toplumların yerleşik düzenleri ve çıkar ilişkileriyle çatışmıştır. Peygamberler reddedilmiş, davetleri küçümsenmiş, alaya alınmış ve çeşitli baskı ve işkencelere maruz bırakılmışlardır. Bunun önemli sebeplerinden biri, tevhîdin yalnızca Allah’ın varlığını kabul etmekle yetinmeyip insanın Allah dışındaki bütün sahte otoritelerden ve kulluk biçimlerinden özgürleşmesini talep etmesidir. Tevhîd, insanı yalnızca putlardan değil; insanı kendisine bağımlı hâle getiren her türlü sahte ilâhtan, tahakkümden ve kulluk ilişkisinden kurtarmayı hedefler. Bu yönüyle tevhîd, insanı dirilten ve onu nefsinin, arzularının, dünyevî güçlerin ve sahte otoritelerin kölesi olmaktan çıkaran bir özgürleşme çağrısıdır. Peygamberlerin davetlerinde karşılaştığı direncin önemli bir kısmı da tevhidin tam olarak bu kurucu ve dönüştürücü niteliğinden kaynaklanmaktadır.
Tevhîd inancının özlü ifadesi olan kelime-i tevhîd, “لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ” cümlesinde somutlaşır. Bu ifade, “Allah’tan başka kulluk edilmeye lâyık hiçbir ilâh yoktur” hakikatini ilan eder. Başka bir ifadeyle kelime-i tevhîd, Allah’ın ulûhiyetindeki eşsizliğini ve mutlaklığını kabul etmekle birlikte, O’nun dışında kalan bütün sahte ilâhlıkları ve kulluk mercilerini reddetmeyi gerektirir. Bu nedenle tevhîd, sadece “Allah birdir” demekten ibaret değildir aynı zamanda “O’ndan başka ilâh yoktur” diyerek bütün sahte ilâhları ve onların insan üzerindeki hâkimiyet iddialarını reddetmektir.
Kelime-i tevhîdin ilk kısmı olan “لَا إِلٰهَ” nefyi, Allah dışındaki bütün ilâhları ve kulluk mercilerini reddederken; “إِلَّا اللهُ” kısmı ispatı ifade eder. Nefiy ve ispatın birlikte bulunması, tevhîdin mahiyetini anlamak bakımından son derece önemlidir. Çünkü tevhîd, yalnızca Allah’ı kabul etmek değil, aynı zamanda Allah’ın dışında mutlaklaştırılan her şeyi reddetmektir. Bu sebeple tevhîd ile şirk birbirinden bağımsız iki düşünce biçimi değildir. Biri diğerinin karşısında konumlanır. Şirkin bulunduğu yerde tevhîd zedelenir; şirkin nefyedilmesi ise tevhîdin ispatını gerektirir. Nitekim Kur’ân, peygamberlerin ortak çağrısını şu şekilde özetler:
“Andolsun ki biz her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin, sahte tanrılardan uzak durun’ diyen bir elçi gönderdik…” (Nahl, 16/36)
Bu açıdan bakıldığında tevhîd, yalnızca bir inanç cümlesi değil, aynı zamanda bir reddiye ve yeniden inşa projesidir. Önce bâtıl olan reddedilir, ardından hakikat ikame edilir. Önce insanı Allah’tan uzaklaştıran sahte ilâhlar ve otoriteler reddedilir sonra insanın zihni, kalbi ve hayatı Allah’ın rehberliği doğrultusunda yeniden düzenlenir.
Tevhîdin bu kuşatıcı karakteri, Kur’ân’ın Allah tasavvurunda da açıkça görülmektedir. İhlâs sûresi, Allah’ın mutlak birliğini, hiçbir şeye muhtaç olmayışını, doğurmamış ve doğmamış oluşunu, hiçbir varlığın O’na denk ve benzer olmadığını ifade ederek tevhîdin ontolojik zeminini ortaya koymaktadır:
“De ki: O, Allah’tır, bir tektir. Allah Samed’dir. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. O’ndan çocuk olmamıştır; kendisi de doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.” (İhlâs, 112/1-4)
Allah’ın ulûhiyetinin mutlaklığı kabul edildiğinde bunun insan hayatına yansıması kaçınılmaz olarak kulluk ve itaat olacaktır. Çünkü Allah’ı tek ilâh kabul etmek, yalnızca O’nun varlığını tasdik etmek değil, O’nu hayatın merkezine yerleştirmektir. Bunun doğal sonucu, ibadeti yalnızca O’na tahsis etmek, yalnız O’ndan yardım dilemek, O’nun rızasını hayatın temel ölçüsü hâline getirmek ve O’nun belirlediği sınırlar içerisinde yaşamaktır. Fâtiha sûresindeki “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz” ilkesi, tevhîdin düşünceden eyleme geçişi en özlü biçimde ortaya koymaktadır.
Buradan hareketle İslâm’ı yalnızca bireyin Allah ile ilişkisini düzenleyen, insanı ibadete ve ahlâka yönelterek kişisel bir mânevî tatmin sağlayan bir din olarak değerlendirmek mümkün değildir. İslâm, bireysel hayatın yanı sıra toplumsal hayatı da kuşatan; sosyal, kültürel, ekonomik, siyasî ve hukukî alanlara ilişkin ilkeler ortaya koyan bütüncül bir dünya görüşüdür. Çünkü hayat, birbirinden kopuk parçalardan oluşan bir toplam değil, bütünlük arz eden bir varoluş alanıdır. İnsan da inanç ve düşünce, ibadet ve eylem, ahlâk ve karakter, muamelat ve sosyal ilişkiler gibi farklı boyutları birbirinden bağımsız yaşayamaz.
Dolayısıyla tevhîd, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmenin ötesinde, insana, topluma, kâinata ve hayata Allah merkezli bir nazarla bakmayı ifade eder. Tevhîd, insanın yalnızca camideki ibadetini değil; ticaretini, aile ilişkilerini, siyaset anlayışını, adalet tasavvurunu, emanet bilincini, iktisadî tercihlerini ve başkalarıyla kurduğu ilişkileri de belirleyen bir ilkedir. Bu açıdan tevhîdin parçalanması, İslâm’ın da parçalanması anlamına gelir. Dinin ibadet ve ahlâk alanıyla sınırlandırılıp sosyal, siyasî, hukukî ve iktisadî alanların başka ilke ve ölçülere terk edilmesi, tevhîdin hayatın bütünlüğüne ilişkin tasavvuruyla asla bağdaşmaz.
Bu noktada modern seküler anlayışın dini özel alana hapseden açık büfe din yaklaşımı, tevhîdin bütüncül karakteri açısından ciddi bir problem teşkil etmektedir. “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” şeklinde özetlenen anlayış, dini hayatın belirli bir alanına tahsis ederek diğer alanların farklı değer ve otoriteler tarafından belirlenmesini öngörmektedir. Oysa tevhîd, hayatı “dindar” ve “din dışı” şeklinde birbirinden kopuk alanlara ayırmak yerine, bütün hayatı Allah’ın kulluğu ve O’nun belirlediği ahlâkî-hukukî ilkeler çerçevesinde anlar ve anlamlandırır. Kur’ân’ın şu uyarısı da bu bütünlüğe dikkat çekmektedir:
«“…Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden bu şekilde davranan birinin dünya hayatındaki cezası ancak rezil rüsvâ olmaktır; kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine itilirler. Allah sizin yapmakta olduğunuzdan habersiz değildir.” (Bakara, 2/85)»
Bu sebeple tevhîdin toplumsal boyutunu göz ardı etmek, onu yalnızca bireysel bir inanç ve ibadet ilkesi hâline indirgemek anlamına gelir. Oysa tevhîdin toplumsal sonucu; adaletin, emanete riayetin, liyakatin, merhametin, kardeşliğin ve insan onurunun korunmasıdır. Allah’ın tek hâkim ve mutlak otorite oluşu, insanın diğer insanlar üzerindeki keyfî tahakkümünü de sınırlar. Hiçbir insan, grup, sınıf, ırk, ideoloji veya dünyevî güç mutlaklaştırılamaz. Çünkü mutlaklık yalnızca Allah’a aittir. Bu yönüyle tevhîd, bir taraftan Allah’a kulluğu tesis ederken diğer taraftan insanı insanın kulu olmaktan kurtaran bir ilke hâline gelir.
Nitekim tevhîd birliği, güveni, huzuru ve kardeşliği beslerken; şirk, parçalanmayı, çatışmayı, tahakkümü ve kaos üretme potansiyeline sahiptir. Tevhîd hakikate bağlılığı, istikameti ve ahlâkî sorumluluğu gerektirirken, şirk düzenleri kendi varlıklarını sürdürebilmek için hakikati parçalama, insanları birbirinden ayırma, çıkarları kutsallaştırma ve kitleleri manipüle etme eğiliminde olabilir. Bu nedenle tevhîd mücadelesi yalnızca teorik bir inanç tartışması değildir; aynı zamanda insanın iradesini, onurunu ve özgürlüğünü koruma mücadelesidir.
Bu bağlamda İslâmî hareketlerin temel meselelerinden biri, tevhîdin anlamını çağdaş insanın zihnine ve hayatına yeniden taşıyabilmektir. İsa Özçelik’in de ifade ettiği üzere, İslâmî hareketlerin modern şirk düzenlerinin çok yönlü kuşatmasını aşabilmeleri için tevhîdin anlam derinliğini günümüz insanına anlaşılır biçimde sunmaları ve hakikatin hayatın farklı alanlarında somutlaşabileceğini gösteren örnekler ortaya koymaları gerekmektedir (İsa Özçelik, İslami Hareket İlkeler ve Meseleler, s. 35-36). Burada önemli olan yalnızca tevhîdi anlatmak değil, tevhîdin nasıl yaşanacağını ve toplumsal hayatta ne tür bir ahlâk ve düzen üreteceğini gösterebilmektir.
Zira toplumsal değişimin kalıcı zemini, öncelikle bireyin zihninde ve karakterinde gerçekleşen dönüşümdür. Tevhîd bilinci, insanın kendisini başıboş ve sorumsuz bir varlık olarak görmesini engeller; ona kulluk, emanet ve sorumluluk bilinci kazandırır. Bu bilinç bireysel alandan toplumsal alana taşındığında, iyiliği yayma ve kötülüğü engelleme sorumluluğu ortaya çıkar. Kur’ân’ın nitelediği anlamda “iyiliği emreden, kötülükten sakındıran hayırlı ümmet” olabilmenin zemini de burada oluşur.
Bu durum Kur’ân’ın toplumsal değişmeye ilişkin temel ilkelerinden biriyle de örtüşmektedir:
“Bir toplum kendisinde olanı değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez.” (Ra‘d, 13/11)
Âyet, toplumsal dönüşümün yalnızca dışarıdan gerçekleştirilecek siyasî veya kurumsal müdahalelerle açıklanamayacağını; bireyin iç dünyasında başlayan bir değişimin toplumsal dönüşümün asli unsurlarından olduğunu ortaya koymaktadır. Bireyin düşünce dünyası, değerleri ve ahlâkı değişmeden kalıcı bir toplumsal dönüşüm gerçekleştirmek güçtür. Bu sebeple tevhîd, hem bireysel dönüşümün hem de toplumsal sorumluluk ahlâkının temelini oluşturur.
Bu çerçevede İslâm’ın bir bütün olarak doğru anlaşılması, öncelikle tevhîdin doğru anlaşılmasına bağlıdır. Allah’tan başka mutlak yaratıcı, mâlik, hâkim ve ilâh kabul etmemek inanç alanındaki tevhîdi; ibadetleri yalnızca Allah’a tahsis etmek ve amelde O’nun rızasını gözetmek amelî tevhîdi; adalet, emanet, liyakat ve ahlâk ilkelerini hayatın bütün alanlarında gözetmek ise sosyal alandaki tevhidi yani tevhîdin toplumsal yansımalarını ifade eder. Tevhîdin hayatla buluşması tam da burada gerçekleşmesi gerekir. Zihinde tasdik edilen hakikat, kalpte yerleşmeli, ibadetle derinleşmeli, ahlâkla görünür hâle gelmeli ve toplumsal hayatta adalet olarak tezahür etmelidir.
Dolayısıyla tevhîd, İslâm’ın diğer bütün hükümlerini birbirine bağlayan ana eksendir. İnanç tevhîd ile başlar. İbadet tevhîd ile anlam kazanır. Ahlâk tevhîd ile sağlam bir zemine oturur. Sosyal ilişkiler, hukuk, ekonomi ve siyaset ise tevhîdin ortaya koyduğu kulluk, adalet, emanet ve sorumluluk ilkeleri doğrultusunda şekillenir. Tevhîdin parçalanması ise bu alanların birbirinden kopmasına, nihayetinde İslâm’ın yalnızca vicdanî ve bireysel inanç alanına indirgenmesine yol açar.
Bu nedenle günümüz İslâmî hareketlerinin öncelikli meselelerinden biri, tevhîdi yalnızca bir slogan veya kimlik göstergesi olmaktan çıkarıp yeniden bir dünya görüşü, ahlâkî sorumluluk ve toplumsal inşa ilkesi olarak ele almaktır. Bunun yolu, İslâm dışı düşünce kalıplarının belirleyiciliğine teslim olmak yerine Kur’ân’ın tevhîd merkezli ilkelerini ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatında somutlaşan örnekliği esas almaktan geçmektedir. Tevhîd, yalnızca “Allah birdir” demek değildir. Allah’tan başka mutlaklaştırılan hiçbir otoriteyi kabul etmemek, kulluğu yalnızca O’na tahsis etmek ve hayatın bütün alanlarını O’nun belirlediği hakikat, adalet ve ahlâk ölçüleriyle yeniden anlamlandırmaktır. Bu anlamıyla tevhîd, İslâmî hareketler açısından başlangıç noktası olduğu kadar varılacak hedefin de temelidir. Çünkü tevhîd olmadan sahih bir İslâm tasavvuru, tevhîd bilinci olmadan kalıcı bir ahlâk, tevhîdin toplumsal yansımaları olmadan da adalet merkezli bir ümmet tasavvuru inşa etmek mümkün değildir. İslâmî hareketlerin asıl başarısı, tevhîdi ne kadar yüksek sesle dile getirdiklerinden ziyade, bu hakikati insanın zihninde, kalbinde, davranışlarında ve toplumsal ilişkilerinde ne ölçüde somutlaştırabildikleriyle ölçülmelidir.
*Bu çalışma, Tevhid konusunu derinlemesine inceleyen yazı dizisinin ilk bölümüdür.
Dr. Abdullah Aydın · Diğer Yazılar
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
