Melikşah Sezen: İslâmcılık büyük ölçüde, modernizmin Müslümanlara muhtelif yönlerden açtıkları tahrif hareketiyle mücadelenin adıdır.


Melikşah Sezen: İslâmcılık büyük ölçüde, modernizmin Müslümanlara muhtelif yönlerden açtıkları tahrif hareketiyle mücadelenin adıdır.

1.Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı hangi tarihsel kırılmalar ve siyasal tecrübeler içinde şekillenmiştir? Yeni kurulan laik ulus-devletin İslamcılara yönelik baskı ve denetim politikalarının (Takrir-i Sükûn, İstiklal Mahkemeleri, sürgünler) arkasındaki ideolojik ve güvenlik temelli saikler nelerdir?

Cumhuriyet Dönemi İslâmcılığı, aslında tâbi olarak Osmanlı’nın son döneminde başlayan İslâmcı tavrın devamıdır. Gayr-i İslâmî dünyadan Müslümanlara yönelen her türlü tehlikeye ve neticede Müslüman kimliğin dönüşümünü talep eden taarruza karşı zaman ve mekân hususiyetleri içinde nasıl Müslümanca mücadele edileceğini sunmaya çalışan İslâmcılık tavrı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da benzer bir muhatap ve gündeme sahipti. İslâmcılığın bu mânâda ilk kırılması, kurucu kadronun İslâmî hayata sırtını dönerek, yüzünü Müslüman kimliğe taarruzda bulunan Batı’ya çevirmesidir. Çünkü bu dönüş, İslâmcı çevrenin Batılı felsefî, bilimsel, kültürel, iktisadî konulardaki saldırılardan çok içeride bunları benimseyen zümreyle hesaplaşmasına sebebiyet verdi. Böylelikle İslâmcı reaksiyonun muhatabı dışardan içeriye kaymış oldu. İkinci önemli kırılma ise inkılâplarla birlikte yaşandı. Zira halifeliğin mevcudiyeti, hukukun şer’î yapısını muhafaza etmesi, ilmiye zümresinin geniş kadrosu gibi saikler, Osmanlı İslâmcılığın elini kuvvetli kılan hususlardandır. Fakat kurucu kadronun, elinde tuttuğu askerî güçle gerçekleştirdiği inkılâplar, hilafet kurumunu, kanunları, ilmiye zümresini tarumar etti. Dolayısıyla İslâmcı hareket, merkezî konumdan ayrılıp dışardan içeriye yönelmeye çalışan ikincil bir duruma düştü. Söz konusu dönüşüm İslâmcı çevrelerin söz ve tavırlarının sınırlarını daraltarak onu bir nevi ehlileştirmeye mecbur kıldı. 

Rejimin dayatmalarına teslim olmak istemeyen erken dönem İslâmcılığı, hatırı sayılır bir müddet fiilî aksiyonlarda bulundu; kimi ayaklanmalar dahi gerçekleştirildi. Fakat rejimin muhafızı olarak dizayn edilen askerî duvarı yahud yine aynı niyetle hayata geçirilen inkılâpları aşmayı başaramadı. Çünkü burada takrir-i sükûn kanunu gibi kanunlar ve İstiklal Mahkemeleri gibi infaz kurumları devreye girmişti. İslâmcılık zamanla bir taraftan sivil diğer taraftan siyasî diğer taraftan da dinî görüntülerde farklı bir varlık alanı oluşturdu. Sivil cephe eğitim-öğretim, yardımlaşma gibi faaliyet alanları üzerinden, siyasî cephe demokratik imkânların kullanılması ve alan kazanma stratejisi üzerinden, dinî cephe ise kalpleri mayalama ve dinî mükellefiyetleri hatırlatma misyonu üzerinden bir İslâmcı dava yürüyüşü yaptılar. Bu genel tavırların dışında fiilî aksiyon damarını savunan zümreler de var olmaya devam etti. Söz konusu suret değişimleri de İslâmcılığın yeknesak yapısını bölerek ayrı İslâmcılıklar doğurdu. Bu da önemli bir başka kırılma noktası oldu diyebiliriz. 

2. Milli Mücadele yıllarında İslamcı kadrolar ile Ankara Hükümeti arasında kurulan ilişki nasıl bir mahiyet taşımaktadır? Bu ilişki, samimi bir hedef birlikteliğine mi dayanıyordu yoksa ortak düşmana karşı kurulan geçici pragmatik bir ittifak mıydı? 1923 sonrası hızla çözülmesinin temel nedenleri nelerdir?

İslâmcı isimler Millî Mücadele döneminde ekseriyetle Ankara Hükümeti’ni ve mücadelesini desteklediler. Mustafa Sabri Efendi gibi isimlerin aralarında bulunduğu küçük bir zümre ise Millî Mücadele’nin müspet bir netice vermeyeceğini; öte yandan Kemâlî hareketin hayırlı bir netice sunmayacağını dile getirdi. Nihayetinde ekser-i İslâmcının desteğiyle muvaffakiyetle neticelenen Millî Mücadele, bu süreçte oluşturulan mebuslarla bir meclise dönüştü ve ilk meclis zâhirî manzarada İslâmcı görüntü ve söylemin hâkim olduğu bir manzara sundu. Mebuslar arasında pek çok şeyh, âlim ve münevverin de yer aldığı bu kadro, gücü elinde tutan daha doğrusu siyasî manevralarla elinde toplayan kesimin gadrine uğradı ve muhtelif şekillerde tasfiye edildi. İlk meclisten sonraki süreçte artık Ankara’nın İslâmcı muhitlerle bağının alabildiğine koptuğunu ve İslâmcılığı, komünizm, Bolşevizm yahud diğer muhataplardan ayrıcalıklı görüp aslî muhalif ve muhatap makamına taşıdıkları söylenilebilir. Mustafa Kemal Paşa’nın yanında kümelenen pek çok isim için ilk meclisteki İslâmcı görüntü, Millî Mücadele’nin İslâm harcı olmadan sürdürülemeyeceği gerçeğinin dayattığı bir zorunluluktu. Mücadele sonrasında artık işbu zaruret ortadan kalktığı için yani koyun öldüğü için ortaklık da bitmiş oldu. 

3. Cumhuriyet rejiminin dini yeniden tanımlama ve kontrol altına alma politikaları (Diyanet’in kuruluşu, Türkçe ezan, Türkçe tefsir, dinde reform tartışmaları), İslamcı düşünceyi nasıl etkilemiştir? İslamcı ulema ve aydınlar bu sürece direnç mi göstermiş, yoksa kısmi uyum ve içe çekilme stratejileri mi geliştirmiştir?

İslâmcı düşüncenin en hararetli temsilcileri, mezkûr süreçte hicrete ve hapse -hiç olmadı göz hapsine- mahkum oldular. Mehmed Âkif Ersoy, Mustafa Sabri Efendi, Muhammed Zâhid el-Kevserî gibiler hicrete; Said Nursî, İskilipli Âtıf gibi isimlerde türlü yargılamalara maruz kaldılar. Hatta kimileri şehit oldu. İslâmî kimliği ile tanınan az sayıdaki şeyh ve hoca ise rejimle uzlaşma hatta rejimin müdafiî olma yoluna gittiler. Bunların arasında idare-i kelâm politikası güdüp kendince zaruret fıkhını işletenler olduğu gibi, hakikaten bu sürece iştirak edip emir erliğine soyunan -Mehmed Seyyid Bey gibi- isimler de bulunmuştur. Memlekette kalan Müslüman âlimlerin bir kısmı türlü yargılamalara bedel ödemiş, bir kısmı etki alanını ve ekonomisini yitirmiş, bir kısmı göz hapsine alınmış, bir kısmının mücadele alanı olarak kullanabileceği kalem sahasında da şiddetli bir sansür politikası izlenmiştir. Dolayısıyla geride kalanların da bir nevi eli kolu bağlanmıştır. Bu noktada İslâmî faaliyetler “merdiven altı” diye tabir edilen bir kuytuya ve taşraya çekilme evresi yaşamıştır. Tabi öte yandan dinî hayata müdahale etmek ve toplum mühendisliği çalışmalarını orada da icra etmek üzere Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kısım kurumlar vazife görmeye başladı. Burada da Türkçe ezan, Türkçe Kur’ân, Türkçe salâ, Türkçe hutbe, Türkçe ibadet gibi ulusçuluk cereyanının tezahürleri addedebileceğimiz icraatlar hayata geçirilmeye çalışıldı. Kimi zaman açıktan kimi zaman örtülü olarak fakat nihayetinde bir şekilde İslâmcı muhitlerin daima işbu teşebbüslerin karşısında konuşlandığı açıktır. Burada rejime angaje olan küçük bir taife dışında İslâmcı tavrın ana bloğu daima koruduğunu söyleyebiliriz. Bilhassa İnönü döneminden itibaren uluslararası siyasetin talep ve baskıları, Türkiye’nin de iktisadî bakımdan dışa bağımlılığı gibi hususlar bir kısım alanlardaki şiddetli baskıyı hafifletmeye mecbur kıldı. Bu hafifletmeler sayesinde Necip Fazıl Kısakürek gibi etkili isimlerin mücadeleleri de toplumun tekrar konsolide olmasına hizmet etti. 

4. Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmetin sair kısımları ile kurdukları bağ Osmanlı Dönemi İslamcılarından kuvvetli midir? Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının öne çıkan isimleri ve hareketleri olarak kimler zikredilebilir?

Maalesef ki Cumhuriyet Dönemi’nin ümmet coğrafyası ve hafızasıyla kurduğu temas Osmanlı ulemâsının münasebetiyle mukayese edilebilir değil. Daha doğrusu uzun bir müddet böyle olamadı. Çünkü Osmanlı’nın son yüz yılı zaten savaşlarla geçen, toprak kayıpları, şehitler, madden ve manen kayıplar ile kapatılan bir evredir. Bu evreyi takip eden Birinci Cihan Harbi ve Millî Mücadele safhası artık geriye kendi kendisine yeten ve aciliyetleri kendisinden ibaret olan bir Anadolu bıraktı. Bu nedenle cumhuriyetin erken yıllarında ve kayda değer bir sürecinde Müslümanların cılız ilişkiler ve irtibatlar dışında ümmet coğrafyasında bir ilişkisi olamadı. Bu ilişki evvelce zikrettiğim üzere, İnönü ve sonrasında yaşanan bazı hafiflemelerle oluşmaya ve gelişmeye başladı. Öte yandan İslâmcılığın Osmanlı Dönemi temsilcileri için ümmetin hafızası ya da muhtelif kesimleriyle kurulan münasebet hem ilim ve kültür hayatının hem de Osmanlı siyasî vaziyetinin tabiî bir uzantısıydı. Fakat erken cumhuriyet günlerinden bugüne değin bu münasebet tabiî olmanın dışında haricî motivasyonlara ihtiyaç duydu ve öyle şekillendi.

Cumhuriyet dönemi İslâmcılarını listelemek çok zor bir iş ve bu yazının sınırlarını aşar. Çünkü İslâmcılığın varlığını farklı kollara ayrılarak sürdürdüğünden bahsetmiştim. Dolayısıyla öne çıkan isimleri zikretmek için bile çok sayıda koldan ve şahıstan bahsetmek zarureti var. Buna karşın Necip Fazıl Kısakürek gibi fikir, sanat, siyaset ve hatta fiilî aksiyon gibi çoklu alanlarda görünen dolayısıyla tesiri güçlü ve kalıcı olan isimler de olmuş. Fakat tarikatını bir nevi -rejime şeklen ve müfredat olarak- muhalefet vasıtası olarak kullanan şeyhler de kanaatimce İslâmcılığın sessiz ama önemli isimleri arasında sayılabilir. 

5. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının entelektüel kaynakları ve söylemleri zaman içinde nasıl değişmiştir? Bu dönemde İslamcılar kendi müktesebatlarını yetkin bir şekilde oluşturabilmişler midir? 1950’lerden itibaren hız kazanan tercüme faaliyetleri, İhvan, İran Devrimi, Afgan Cihadı gibi küresel gelişmeler Türkiye İslamcılığını nasıl etkilemiştir ve farklı eğilimlerin ortaya çıkmasına yol açmış mıdır? Bilhassa 1960 sonrasında Seyyid Kutup'un ve Mevdudi’nin Türkiyeli Müslümanlar tarafından bu kadar okunmasını sebepleri nelerdir?

İslâmcılık büyük ölçüde, modernizmin Müslümanlara muhtelif yönlerden açtıkları tahrif hareketiyle mücadelenin adıdır. Dolayısıyla bu hareketin belli ölçüde reaksiyoner bir damarı bulunduğunu ifade edebiliriz. Hâliyle ilk İslâmcılar -söz gelimi Babanzâde Ahmed Naîm Efendi gibi isimler- Osmanlı’ya sıçrayan kavmiyetçiliğe mukavemet göstermeye çalışmış, kimileri dinsizlik cereyanına karşı pozitivizme, natüralizme, materyalizme karşı mukavemet göstermeye çalışmış, kimileri Kemalizmle mücadeleye soyunmuş ve olanca gayretini buraya teksif etmiş, kimileri ise Marksizm’e ve Bolşevizm’e karşı tavır almış ve bu cereyanların tesirlerinden Müslümanları korumaya çalışmıştır. Tabi söz konusu cephe çeşitliliği İslâmcı literatürün kısa bir zamanda ciddi bir hacme erişmesine vesile oldu denilebilir. Öte yandan ümmet coğrafyasıyla ilişkinin yeniden tesis edildiği evrede, oradaki İslâmî literatür de tercüme çalışmalarıyla bizim gündemimize ve literatürümüze dahil oldu ve bu külliyat oldukça hacimli bir hal aldı. 

Çeviriler vesilesiyle gündemimize giren metinlerin Türkiye’deki İslâmcı algıya ne gibi bir tesiri olduğu suali, çok boyutlu ve uzun bir cevabı hak eden bir sual. Fakat burada kısaca en azından şunu söyleyebilirim: Bu çeviriler bir taraftan memleket insanına işbu mücadelede yalnız olmadığını ve dünyanın farklı coğrafyalarında benzer durumlarla mücadele eden, konuşan, yazan, parti kuran ve sair gayretlere girişen kimseleri tanıtması bakımından faydalı oldu. Çünkü bu irtibat bir nevi motivasyon tazelemesi sağladı. Zira bu isimlerin birçoğu davası uğruna bedel ödemiş ve fikrî-fiilî mücadele için ateşleyici olabilecek hayatlar yaşamış isimlerdi. Fakat diğer taraftan her mücadelenin kendi zemini ve bağlamına has ölçülerin göz ardı edildiği bir kakofoni ortamına da sebebiyet verdi. Zira Mısır’daki İslâmcılar ile Kazan’daki yahud Hindistan’daki İslâmcılar benzer konular etrafında düşünseler de nihayetinde bu düşünceyi kendi bağlamı içinde inşa etmek mükellefiyetindeydiler. Bağlam unsuru göz ardı edildiğinde söz konusu çeviriler bir mühendislik projesinin istismar alanına yahud istihbarat faaliyetlerinin sızma kapılarına dönüşebildiler. Böyle kötü etkileri de olmadı değil. Adını verdiğiniz Seyyid Kutup ve Mevdudi’nin metinlerinin istihbarat talebi doğrultusunda sipariş çevirilerle memleket gündemine dahil olduğu zikredilir. Öte yandan İran devrimini takiben memlekette neşredilen eserlerde de böyle bir yön var. Bunlar belli bir mühendislik çalışmasının ajandasına tâbi olduğu için, önü açılan, desteklenen, kaba tabirle fonlanan işler oldu ve dolayısıyla çok okunur metinlere dönüştü. Tabi bu ifadelerimden ilgili eserlerin müelliflerinin, eserlerini böyle bir niyetle yahud siparişle kaleme aldıklarının anlaşılmasını da istemem. Çünkü bu isimler ekseriyetle -yolu yöntemi tartışılabilir olsa da- halis niyetlerle düşünmüş ve paylaşmış isimlerdir. Fakat bağlam kaybı, o metinlerin bu topraklara derman olmasına imkân vermediği gibi, buradaki yükü de arttıran bir fonksiyon icra etmiştir.

6. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı; milliyetçilik, Batıcılık/Kemalizm ve ulus-devlet paradigmasıyla nasıl bir ilişki kurmuştur? Türk milliyetçiliği, etnik sorunlar (Kürt meselesi), ümmet fikri ve İslam medeniyeti tasavvuru karşısında İslamcıların sunduğu çözüm önerileri yeterli olmuş mudur?

Açıkçası hepsine karşı mesafeli hatta hasımdır. Zaten bir İslâmcı açısından bunlar birbirleriyle içli dışlı, ortak küme alanı oldukça geniş münasebetlerdir. Mehmed Âkif Ersoy’un Millî Mücadele Dönemi’nde çeşitli camilerdeki hutbeleri incelendiğinde görüleceği üzere, bir taraftan ümmet ve vahdet özelinde mücahede vurgusu diğer taraftan da buna savaş açan kavmiyetçilik tenkidi hutbelerin muhtevasını şekillendirmektedir. Babanzâde Ahmed Naîm’in İslâm’da Dava-yı Kavmiyet’i gibi metinler de aynı dönemin teliflerindendir. 

Kurucu Kemalist zümre, Batı’yı Fransa merkezli gündem ve içerikle tanımaları, ayrıca ekserisinin asker olması ve hâdiselere bilhassa ideolojik cereyanların sahadaki tesirleri üzerinden düşünmeleri hasebiyle ulusçuluk akımından fazlasıyla etkilenmişlerdir. Öte yandan pozitivizm ekseninde şekillenen bilim faaliyetlerinin de bu davaya hizmet edecek şekilde takdimi de onları “bilimin de bu hakikati söylediği” yanılgısına sevk etmiştir. Zira Darwinizm’in içtimaî hâdiselere taallukuyla büyüyen Sosyal Darwinizm, o günlerde antropoloji, arkeoloji, tarih, biyoloji gibi birçok ilim şubesinde ulusçuluğun ilmî bir hakikat olduğunu pompalıyordu. Bu itibarla dönemi anlamak için Atila Doğan’ın Osmanlı Aydınları ve Sosyal Darwinizm’i ile Ragıp Ergün’ün Tek Parti Döneminde Sosyal Darwinizm eserini tavsiye ederim. Bilimsel ve siyasî addedilen söz konusu etki bir jenerasyonu ciddi biçimde etkilediği gibi Mustafa Kemal dahil olmak üzere Kemalist taifeyi de ciddi şekilde tesiri altına almıştı. Bu etkinin dönemin siyaset, bilim, hukuk ve sair cephelerle sıkı irtibatının fark edilmesi için de iki çalışma tavsiye etmek isterim. İlki, Zafer Toprak’ın Atatürk: Kurucu Felsefenin Evrimi; ikincisi de Şükrü Hanioğlu’nun Atatürk: Entelektüel Biyografi isimli eseridir.

Sualinizin diğer kısmına dönersek, İslâmcıların kavmiyetçiliğe yönelik cevapları da Kemalizm’e ve ulus-devlet anlayışına yönelik tenkitleri de aslında oldukça nitelikliydi. Fakat dönüştürücü etki büyük oranda güçle alakalı olduğu için Müslümanların bu noktada tesiri oldukça sınırlı kaldı. Zaman içinde tesirini büyüten ve güçlenenler de rejimin muhafızı kurumların gadrine kurban gitti. İşin gerçeği şu ki, bugün halen bu kronik problemlere yönelik en nitelikli ve gerçekçi çözüm İslâmcılardan beklenmektedir. Müslüman münevverlerin çözüm süreci, anayasal zemin, kültürel ve siyasî huzur gibi alt başlıklarda ortaya koyacakları şeyler yarını inşa edecek. Zira diğer kesimlerin bu problemleri “ötekinin problemi” olarak dışardan gördüğü açık. Dolayısıyla çözümleri de gerçekçi ve aidiyet tabanlı olamıyor. Solcuların ve Kemalistlerin Kürtlerin dindarlığından, ulusalcıların ulus-devlet paradigmasının yıkılmasının her şeyin yıkımı olacağı yönündeki travmatik kaygılarından ötürü bu konularda sahici çözümler üretebilme kabiliyetleri zayıf. Buna karşın İslâmcıların günümüzde bu konuya dair özgün fikir üretme, zaman ve mekân hususiyetleri içinde mezkûr problemlerin çözümüne ve toplumsal uzlaşıya eskisi kadar kafa yordukları ya da bu noktada fikrî keyfiyeti yukarıya çektikleri söylenemez. Siyasîlere yol, yön, gündem gösteren değil de şimdilerde biraz daha devlet politikalarını geriden takip eden ve gündemini buradan alan bir manzara var. Bu tekrar eski zeminine dönerse son derece faydalı üretimler yeniden çoğalacaktır.

7. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasetle ve iktidarla kurduğu ilişki nasıl bir seyir izlemiştir? Milli Nizam–Milli Selamet–Refah Partisi ve AK Parti deneyimleri ışığında, İslamcılığın muhafazakârlaşarak sistemle bütünleştiği mi yoksa dönüştürücü iddiasını koruyabildiği mi söylenebilir; bu çerçevede İslamcılığın bugünü ve geleceği nasıl değerlendirilebilir?

İlk suallere cevap sunarken kısaca temas ettiğim üzere, İslâmcılık Kemalist baskılardan selamette olabilmek için farklı suret ve yollara döndü. 1950’den itibaren demokratik imkânların bir nebze artması bazı çevreleri mücadelenin demokratik yollarla ve siyasî enstrümanlarla da gerçekleştirilebileceği fikrine sevk etti. Adı anılan bütün bu partiler aslında bu yolculuğun farklı merhalelerine tekabül etmektedir. Bugün gelinen nokta dikkate alındığında Müslümanların bu yolla hiçbir kazanım elde etmediklerini söylemek mümkün değil. Elbette kayda değer pek çok kazanım oldu. Fakat şunu da belirtmek gerekir: Rejimin siyasî ve anayasal sınırları içinde, yani onun otoritesine teslim olarak ve meşruiyeti o şemsiyenin altında kalmakla sürdüreceği bilincine razı olarak girişilen bu mücadele alanı her siyasî partiyi şu veya bu ölçüde o otoriteye tâbi hâle getirmiştir. Zira bir parti kurmak, seçimlere ve meclise girmek, partiyi kapattırmamak, milletvekili olmak, muhtıralardan ve darbelerden emin olmak, medya muhalefetinden uzak olmak hep bir uzlaşı ve idare-i kelâm gerektiriyordu. Zira bunlar Türkiye’deki siyasî tarihte defaatle yaşanmış, sıradan gerçekler. Tabi bu hâdiselerden en az zararla çıkmak ve mücadeleyi daha uzun vadede sürdürebilir olmak da belli tavizlerle yahud takiyelerle mümkün olabiliyor. Fakat taviz ve idare fıkhı nerede uzun bir müddet tedavülde kalırsa oranın normali haline gelir. Siyasî arenada da aslında farklı bir durum olmadı. İslâmî mücadele adı altında harekete girişen pek çok parti günün sonunda Kemalizmin anayasal sınırlarına ve meşruiyet formuna riayet eder bir hâle büründü. Bugün Yeşil Kemalizm tartışmalarının zemininde de ilgili dönüşüm ve bu dönüşümün farkında olmadan yahud bu dönüşümü bilinçli bir şekilde sindiren Müslümanların Kemalizme belli ölçüde meşruiyet sağlaması, onu koruyup yaşatması absürtlüğü bulunmaktadır. Bu absürtlüğün sürdürülebilir olduğunu da memleketin hayrına olduğunu da düşünmüyorum tabi.

Yorum Yapın