Apartheid Sonrası Güney Afrika’da Kamusal Alanda Müslümanlar

Güney Afrika’da Müslümanların varlığı her zaman “sorunlu” olmuştur. Müslümanlar, yaklaşık 300 yıldır, aGüney Afrika’daki varlıklarında Hristiyanlarla ilişkilerini din üzerinden değil uyum ve çatışma içerisinde beraber yaşama kültürü üzerinden kurmuşlardır. Sömürgecilik döneminde bazen İngilizlerin bazen de Hollandalıların yanında birlikte savaşırken belirleyici olan dinsel kimlikleri değil bağlı oldukları yönetimler olmuştur. Boer Savaşları’nda Hollandalılara karşı savaşan İngilizlerin yanında Hintli Müslümanlar yer alırken Hollandalıların yanında da Malay Müslümanlar yer almıştır. 

Müslümanların yaşadıkları toplumla farklılaşmalarının apartheid dönemde başladığı sonrasında ise sosyal tabakalaşmanın getirdiği kimlikle bağımsız bir “Müslüman kimliğe” kavuştukları söylenebilir. Apartheid dönemde Müslüman Gençlik Hareketi ve çetelere, uyuşturucu mafyaya karşı kurulan PAGAD ile başlayan bu sosyal tabakalaşmada Müslümanların kimlik olarak da daha görünür hale geldiklerini görüyoruz. Sarık, sakal, peçe, uzun elbise, Cuma namazı kalabalıkları Müslümanları görünür kılarken aynı zamanda toplum içinde bir farklılaşmaya da sebep oldu. 

Güney Afrika’da Müslümanların yeni kimliklerini keşfetmede üç ülkenin etkili olduğunu söylemek mümkün: İran, Pakistan ve Suudi Arabistan. İran devriminden sonra bir grup Müslüman’ın İran devriminden etkilenerek sosyal ve dini yaşayışlarında bir farklılaşmaya girdiğini görüyoruz. “İslami bilinç” gelişirken, mezhep değiştiren Güney Afrikalı Müslümanları görmekteyiz. Mezhep değiştirenler genelde Hint kökenli Müslümanlar olup özellikle 30 yaş altı, geleneksel okullarda değil modern okullarda yetişen gençlerden oluşmaktaydı. Suudi Arabistan ise Güney Afrika’da bu İran eğilimine karşı Vahabiliği yayarak biraz daha pasif bir direnişi esas almıştır. Pakistan ise özellikle Hint Müslümanlar arasında geleneksel eğitim veren medrese öğrencilerinde etkili olagelmiştir. Apartheid ve sonrası Müslümanlarda görülen bu yeni kimlik onların ötekileştirilmesini de neden oldu. Çünkü artık kimlikler, özellikle apartheid sonrası için, ırksal değil din bağlamında tanımlanmaya başladı.

Gerek PAGAD gerek teröre karşı savaş 11 Eylül ve sonrası dönemlerde Müslümanlar hiçbir zaman bir terör örgütü oluşumu içerisinde yer almamışlardır. Hint kökenli birkaç Müslümanın el-Kaide bağlantılı olup Afganistan ve Pakistan’da kamplara katıldıkları iddia edilse de, bu söylemler kışkırtıcı iddialardan öteye geçmemiştir.  

Apartheid sonrası gerçekleşen 2001 nüfus sayımında Müslümanlar için dört kategoriden söz edebiliriz: Hintli Müslümanlar, Malay-Melez Müslümanlar, Afrikalı Siyahi Müslümanlar ve Beyaz Müslümanlar. Apartheid dönemde Müslümanlar arasındaki farklılaşma da artarak devam etmiştir. Hintli Müslümanlar Gauteng ve Natal eyaletlerinde yoğunlaşırken Melezler Batı Kap eyaletinde, siyahi Müslümanlar ise baraka olan her eyalette var olmuşlardır. Beyaz Müslümanlar ise sayıları 10 bini bulurken Johannesburg, Cape Town gibi şehirlere yayılmışlardır. 

Apartheid dönemde Cape Town şehrinde Müslümanların coğrafi olarak yayıldıkları bölgeler ise şöyleydi: Hintli Müslümanlar Athleon, Beyaz Müslümanlar Claremont, Melezler Bo-Kaap ve Siyahi Müslümanlar da Langa, Guguletu, Kyhalitsa gibi townshiplerde  hayatlarına devam ettiler.

Apartheid dönemde Hintli Müslümanlar ticaret, esnaflık ve orta ölçekte ticaretle uğraştıkları için apartheid sonrası dönemde de refah seviyesi en yüksek Müslümanlar oldular. Sayıları az olan beyaz Müslümanlarda kişi başı aylık gelir 3000 rand iken Hintli Müslümanlarda 2500, Malaylarda 1500, Siyahi Müslümanlarda ise 1000 randın altında idi.

Apartheid öncesi dönemde Siyahi Müslümanların yüzde 50’den biraz azı hiç okula gitmemişken Hintli Müslümanlarda bu rakam yüzde 5, Melez Müslümanlarda ise yüzde 2’dir.  Bu eğitim farklılığının en önemli nedeni okula ulaşma oranıyla ilgilidir. Melezler şehir merkezine yakın bölgelerde yaşarken Hintliler banliyölerde Siyahiler ise gettolarda yaşıyorlardı. Apartheid ve öncesi dönemlerde okullaşma genellikle şehir merkezleri ve banliyöler çevresindeydi.

Müslümanlar arasında diğer bir farklılaşma ise günlük hayatta kullandıkları dildir. Malayların yüzde 50’den fazlası hem İngilizce hem Afrikaans konuşuyorken Hintlilerin yalnızca yüzde 20’si Afrikaans konuşabilmekte, siyahlar ise daha çok yerel dilleri olan XKosa ve Zulu dillerini konuşmaktadır. Siyahi Afrikalıların İngilizceyi kabullenmeleri diğer Müslüman topluluklara göre daha geç olmuştur. 

Bir İslami Direniş Biçimi Olarak PAGAD

PAGAD’ın ilk köklerini 1980’li yıllardaki Müslüman kimliğin yeniden uyanışına kadar götürmek mümkündür. Apartheid dönemde gettolarda yaşayan Müslümanların çeteleşmeye ve gençleri uyuşturucudan korumaya yönelik masum niyetlerle başlattığı bir birlik hareketi, daha sonra çetelerle mücadele eden bir çeteye evrilmişti. PAGAD, önce Cape Town’un banliyölerinde camilerde bir araya gelen gençler arasında örgütlendi. Dini kıyafetler giyilerek, din dilinin baskın bir şekilde kullanıldığı bir retorik geliştirildi. Uyuşturucu ve çete saldırılarına karşı yürüyüşler düzenlenerek protestolar gerçekleştirildi.

PAGAD, aslında teorik bir İslamcı köktenciliğin tırmanışı şeklinde ortaya çıkmamış, hızla artan güvenlik sorunu ve uyuşturucu ile mücadele için kurulmuştu. Küresel amaçlar dışında kendi nesillerini uyuşturucu ve çeteleşmeden korumayı arzuluyordu. Özellikle beyazların etkisindeki Cape Town basını PAGAD’ı bir terör örgütü olarak ifade ediyor, polisin ve diğer güvenlik güçlerinin onu bir örgüt olarak algılamalarını istiyordu.

Apartheid sonrası dönemde devlet, gücünü güvenlikte hissettiremediğinden hızlı bir çeteleşme faaliyetleri başlamıştı. 1990’lı yılların ortalarında sadece Cape Town’da polis kayıtlarına göre 150’ye yakın çete ortaya çıkmıştı. Bu çete üyelerinin sayısı ise 100 binin üzerine çıkmıştı Neredeyse her 50 kişiden biri çete üyesiydi. Çeteler özellikle township ve banliyölerde geniş bir katılımcı buluyordu. Başta hırsızlık, gasp, soygun, cinayet, uyuşturucu gibi faaliyetleri gerçekleştiriyorlardı.

PAGAD yalnızca Müslümanlar arasında değil, Hristiyanlar arasında da sempatizanlar kazanıyordu. PAGAD’a yönelme din değiştirmeleri de beraberinde getirebiliyordu. Çünkü apartheid sonrası ortaya çıkan ekonomik ve politik sorunlar nedeniyle Güney Afrika halkının bu çeteleşmeye karşı mücadelesinde PAGAD imdadına koşuyordu.

Cape Town’un çete grupları PAGAD’a karşı sessiz kalmadılar ve  en büyük düşman olarak nitelendirdiler. PAGAD’ı destekleyen Müslüman iş adamlarına saldırılar düzenlediler, kaçırma eylemleri gerçekleştirdiler, Müslümanların dükkanlarına ve camilerine silahlı korkutmaya yönelik saldırılar düzenlediler. PAGAD da bu saldırılara karşı giderek sertleşti ve uyuşturucuya adı karışmış çete üyelerini infaz etmeye başladılar. PAGAD giderek Müslüman topluluklar arasında da uyguladığı yöntemler açısından sorgulanmaya başlandı. Fakat Müslüman Yargı Konseyi’nin PAGAD’ı destekleyici tavrı, Müslümanlar arasında bir ayrışmayı da doğurdu. 

PAGAD hızlı ve kontrolsüz bir büyüme ve giderek şiddeti kullanması nedeniyle polis tarafından mücadele edilmesi gereken bir örgüte dönüştürüldü ve PAGAD’a karşı tutuklamalar başlatıldı. Çok sayıda PAGAD üyesi, faili meçhul cinayetler, mahkeme ve karakol saldırılarından suçlu bulunarak hapse atıldı. Böylelikle PAGAD giderek toplumsal desteğini de kaybetti ve uyuşturucu, kürtaj, pornografi ile mücadele eden pasif bir harekete dönüştü.

ANC’nin apartheid sonrası uygulamalarında Müslüman kimliğin yeniden keşfi önemlidir. Cape Malay Müslümanlar bu yeni uyanışa karşı daha sessizken Hintli Müslümanlar katı bir dindarlık biçimini benimsemekte ısrarcıydılar. Apartheid dönemde Müslümanların kadın kıyafeti daha geleneksel bir örtünme biçimindeyken, apartheid sonrası dönemde başörtüsü takan ve peçe giyen kadınlarda artış gözlemlendi. Helal gıda kavramı daha da önem kazanarak helal restoranlar ve kasaplar açıldı. Evlerindeki televizyonları kaldırdılar, evlerinin bir bölümünü mescit haline dönüştürdüler.

Apartheid dönemde Müslümanlar daha çok tercihlerini geleneksel eğitim yapan okullardan yana koymuşlardı. Fakat özellikle melezler, çocuklarını laik okullara da göndermişler veya dini eğitim ve laik eğitimi birlikte veren okulları da tercih etmişlerdi. Fakat özellikle apartheid dönemde ilkokullar ve kolejler açarak bir nevi İslami kimlik inşa eden modern okullar da açtılar. Bu okullarda geleneksel dini eğitim pek verilmezken Arapça gibi diller öğretilmeye başlanmış, ülkenin diğer okulları ile eş değer bir niteliğe kavuşmuşlardı. PAGAD’ı tercih edenlerin çoğunluğunun geleneksel eğitim veren okullardan gelmemeleri dikkat çekicidir. 

Ekonomik, Sosyal Açılımlar ve Müslüman Kadın Kimliği

PAGAD’ın etkisini yitirmesinden sonra Müslümanlar toplum önünde daha görünür olmayı tercih etmişlerdir. Helal sertifikasının yaygınlaştırılması, alışveriş merkezlerinde ve havalimanlarında mescitler yapılması, faizsiz bankacılığın ilk bankası olan Albaraka’nın kurulması, Oasis gibi İslami kurallara göre uygun yatırım ve finans merkezinin kurulması, FNB, ABSA, Standard Bank’ın faizsiz birimler kurması, Ramazan fuarlarının düzenlenmesi Müslümanların sosyal alanda daha fazla görünür olmalarını sağlamıştır. 

Güney Afrika hukuk sistemi İslami evliliklere de izin verdi. İslami evlilikler Müslüman Yargı Konseyi tarafından yapılıyor fakat devlete de bildiriliyordu. Feminist Müslüman gruplar çok evlilik uygulamasına karşı çıkarak, çok evliliğin kabul edilmesini eleştirmişlerdi. İslami evlilikler yasa tarafından kabul edilirken özellikle boşanmalarda laik hukuk sisteminin geçerli olması için bazı Müslüman kadınlar bu uygulamayı benimsemişlerdir. Halen Güney Afrika hukukunda bu konu tartışmalıdır. Devlet’in doğrudan İslami evliliği yasalaştırmayıp yalnız izin verdiğini söylemek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Apartheid dönemde kamu kurumlarında İslami kıyafetle girilmesine izin verilmezdi. Apartheid sonrasında Müslüman kadınlar kamu kuruluşlarında ve okullarda başörtüsü takabilmişlerdir. Hala başörtüsü Müslüman kimliğin bir parçası olarak görülmektedir. Fakat apartheid sonrası yetişen genç kesimde başörtü kullanımı azalma eğilimi izlemektedir. Başörtüsü giymek apartheid dönemde “görünmezliğin” simgesi iken apartheid sonrası dönemde Müslüman kadının görünürlüğünün simgesi olmuştur. 

Örtünme, apartheid dönemde iyi Müslüman, dindar terimleri ile açıklanırken apartheid dönemde Müslüman kimliğinin görünürlüğünü ifade etmiştir. Fakat bazı Müslüman kadınlar örtünmenin İslami kimliği ifade etmediğini de belirttiler. Apartheid döneminin dört kadın liderinden biri olan Rahime Musa, kendisi bir sosyolog ve aktivist olan Fatma Meer Müslüman kadınların apartheid dönemde de örtülü olmadıkları halde İslami kimliğe sahip çıktıklarını ve savunduklarını söylediler. Fakat bu kadınların PAGAD’dan ziyade Müslüman Gençlik Örgütü’ne daha yakın oldukları söylenebilir.

Apartheid sonrası dönemde Müslüman kadınlar camilerde bulunma hakkını elde etmişlerdir. Özellikle Hint kökenli Müslümanlar camileri sömürgecilik ve apartheid dönemde erkeklerin tekelinde tutmuşlardır. Cape  Town şehrinin Claremont camii bu uygulamanın tek istisnası olmuştur. Main Road üzerindeki camii kurulduğu andan itibaren kapılarını hem kadınlara hem erkeklere açarken erkek ve kadınlar aynı safta olmasalar da beraber namaz kılmışlardır. 

Güney Afrika’da Müslümanlar geleneksel veya modern inanışa sahip olsalar da pratikte Güney Afrika demokratik modelini benimsemişlerdir. İslam’ın çoğulculuğu ile demokrasinin çoğulculuk anlayışı arasında bağlantı kurup azınlıkta olduklarının farkında olarak Güney Afrika yönetimi ile ilgilenmeyip Müslümanların İslam’ın gereklerini daha kolay yaşayabilmelerinin arayışında olmuşlardır. Farid Essack’ın bu konuda yazdıkları bir referans özelliğindedir. 

Sokak Siyasetinde Müslümanlar

Güney Afrika halkı apartheid dönemden itibaren sokak siyasetine açıktı. Sokaklar en önemli protesto yerleriydi. Müslümanlar da bu protestolara katılmışlar hatta etkili de olmuşlardı. Fakat ilk defa Müslümanların sokak gösterilerinde apartheid sonrası bir değişiklik yaşandı. Müslümanlar kendi iradeleri ile sokak protestoları düzenlemeye başladılar. Daha çok Irak, Filistin, Lübnan’da yaşanan olaylara karşı ilgi gösterilen bu sokak protestolarında ABD ve İsrail’e karşı tepki gösterdiler. Naeem Jeenah’ın kurduğu Filistin Dayanışma Birliği, Filistin İntifadası’na yönelik gösterilerin başını çekti. Dayanışma Birliği’nin düzenlediği gösterilere bazen Güney Afrika’daki İran yanlısı gruplar da destek verdi. Hizbullah bayrakları Filistin bayrakları eşliğinde protestolarda taşındı. 

Filistin Dayanışma Platformu yalnız Müslüman gruplarla değil, Hristiyan aktivist, sol gruplar ve ANC ile de ortak Filistin eylemleri yaptı. Filistin için yapılan gösterilerde sol görüşlü grupların temsilcileri ve ANC’nin ileri gelenleri konuşmalar yaptılar. ANC iktidarı ile Müslüman grupların uzlaşıya vardığı meselelerden biri hep Filistin oldu. ANC, apartheid yönetim ile İsrail arasında bir benzerlik kuruyor ve İsrail ile siyasi ilişkiler kurmasına rağmen Filistinlilerin yanında yer almaya devam ediyordu. 

Filistin sorunu Güney Afrika Müslümanlarının ortak meselesiydi. Dini ayrılıkların ötesine geçecek birleştirici bir özelliği vardı ve yeni Müslümanların sosyal hareketliliğinde bariz bir yeri vardı. Müslümanları birleştiren sadece Filistin değildi. Apartheid dönemde Müslümanların evlerine, topraklarına el konmuş hâlen iadeler gerçekleşmemişti. Sadece Müslümanlar değil apartheid yönetim altında kalan diğer toplulukların da benzer endişeleri vardı. Ortak sorunlar, ortak yapılan protestolarda ifade ediliyor, tepki gösteriliyordu. Bu tepkilerde Siyahi ve Hintli Müslümanların daha çok var oldukları Malayların ise geri planda kaldıkları söylenebilir. 

28 Kasım ve 29 Eylül Filistin protestolarında diğer gösterilere nazaran hem daha fazla katılım olmuş hem de doğrudan İsrail’e olduğu kadar ABD’ye de sert tepkiler gösterilmişti. ABD konsolosluğuna bir grup yürümüş “ABD’ye ölüm” şeklinde sloganlar atılmıştı. Polis ilk defa apartheid sonrası göstericilere sert bir şekilde karşılık vermiş, aralarında gazeteci, akademisyen, öğrenci onlarca kişi tutuklanmıştı.

Müslümanların düzenlediği protestolardan biri de Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesiydi. Bu protestolara, Kıble Derneği tarafından organize edilseler de, birçok Müslüman grup katılmış, Güney Afrika’nın dört büyük şehrinde de protestolar gerçekleştirilmişti. Daha önceki gösterilerde hedef İsrail olup ABD ikinci sırada yer alırken bu gösterilerde doğrudan ABD’ye yönelik protestolar gerçekleştirilmişti. 

Müslümanların sokaklarda aktif bir şekilde protesto hareketlerinde yer almaları özellikle beyazların kontrolündeki basını kızdırdı. Citizen, The Star, The Times gibi günlük gazetelerde Müslümanlar doğrudan hedef alındı ve terörizmle itham edildiler. Oysaki Müslümanlar demokrasiye katılımcı olarak katılmışlar ve söylemlerini daha açık bir şekilde dile getirmişlerdi. The Star gazetesi Durban’dan bir Müslüman din adamının ABD’ye yönelik eleştirisinden hareketle Müslümanların terörü desteklediğine yönelik haberler yaptılar. 

Sonuç

Güney Afrika’da Müslümanların kamusal alanda görünürlüğü apartheid dönem sonrası başlamıştır. “Müslüman” olmak ayrılıkçı rejim tarafından “siyah sınıf” içinde değerlendirilmelerine neden olmuş, siyahi Güney Afrikalılarla eş değer tutulmuşlardır. Fakat apartheid kanunlarının sömürgecilik dönemine göre daha iyi olduğunu söylemek mümkündür. Helal sertifikası uygulaması ilk kez apartheid dönemde başlamış, yaygınlaştırılması ise sonraki dönemde gerçekleşmiştir.

Apartheid sonrası kurulan düzen din üzerinden olmadığı için Müslüman ve Hristiyanlar daha iyi şartlara sahip olmuşlardır. Müslümanların kabulü daha önceki dönemde gerçekleşmesine rağmen özgürleşmeleri apartheid sonrası dönemde başlamıştır. İlk defa oy kullanma hakkı, seçilme hakkı gibi yeni haklar elde etmişler ve kamusal alanda da görünürlükleri sağlamıştır. 

Apartheid sonrası haklar konusunda hâlâ bazı sorunları yaşamaya devam eden Müslümanlar, kimlik çeşitliliğini de daha çok bu dönemde yaşamışlardır.

Yorum Yapın

İlginizi çekebilir