ummet-cok-katmanli-birligin-adi.docx Ümmet: Çok Katmanlı Birliğin Adı

Ümmet: Çok Katmanlı Birliğin Adı


Ümmet: Çok Katmanlı Birliğin Adı

PDF Makaleyi görüntülemek için tıklayın

Ümmet kavramı sözcük olarak yönelmek, zaman dilimi, nesil, grup, sınıf, yol, din, kavm, önder gibi farklı manalara gelmekle birlikte, kelime genel olarak bir topluluğu ifade etmek için kullanılmaktadır. Ümmet kelimesinin yaygın kullanımı olan topluluk manası, ıstılahi düzlemde çok geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Belirli bir zaman ve mekanda bir araya gelen toplulukları, siyasi bir paydada buluşan grupları, aynı inanç yahut lider etrafında kenetlenen insanları adlandırmak için kullanılan kelime, peygamberlerin isimlerine atıfla onlara tabi olan insan toplulukları içinde kullanılmaktadır. Aynı kökten gelen anne manasındaki ümm kelimesi, ortak bir asla, kaynağa ve dayanağa işaret ederken; diğer bir müştak olan ve öncü, önder anlamlarına gelen imam kelimesi ise geleceğe ve bir hedefe odaklanarak ümmet sözcüğünü derinlikli ve çok katmanlı bir toplumsal terime dönüştürür. Bu haliyle ümmet kavramı; aynı asıllara dayanan ve ortak hedefleri paylaşan bir lider yahut liderlik etrafında birleşerek yol yürüyen toplulukların adı haline gelir.

Ümmet kelimesinin etimolojisi ve tarih boyunca kullanım genişliği göz önünde bulundurulduğunda Müslümanlar için geçmişi anlayıp yorumlamada ve geleceği planlayıp inşa etmede kilit bir rol oynayan kavram; sosyal, kültürel, siyasi, ekonomik, ve jeostratejik ilişki ağlarını yerellik ve evrensellik dikotomilerini aşan bir ufukla ele alma imkânı sunar Müslümanlara. 

İnsanlık ailesi olarak ümmet kavramı, diğer ideolojilerin işlevsiz evrensellik iddialarını aşan bir derinlik ve gerçeklik barındırmaktadır. Batıcı seçkinciliğin hümanizm ambalajıyla örtülmeye çalışılması başarısız bir proje olarak tarihe kaydedilmiştir. Beraber yaşama modelinden daha ziyade bir tahakküm aracına dönüşen demokrasi ve insan hakları söyleminin de içi boş birer sömürge aparatına evrildiği gözlemlenmektedir. Devasa askeri ve ekonomik güce sahip olan siyonist Batı hegemonyası, örümcek ağı gibi her yeri saran medya tekeliyle bu gerçeği manipüle etmek istese de artık mızrak çuvala sığmamaktadır. Dünya halkları asgari düzeyde de olsa yeryüzünde adalet, güven ve huzur içinde yaşamanın yollarını aramaktadır.

İslam dini hepimizin aslının toprak olduğu ve bir damla sudan yaratıldığımız gerçeğinin altını çizerek insanlığı ortak fıtrat etrafında hareket etmeye davet etmektedir. Bu bağlamda, ümmetin aynı asla bağlı olma anlamı olarak da ifade edilebilecek olan fıtrat kavramı insanlık zemininde bir birlik olma idealini gündeme getirir. Nitekim Kur’an’ın ifadesiyle mükerrem kılınan insanlar, ilk başta zaten tek bir ümmet/toplum olarak yaşamaktaydı. Zamanla ümmetin yani birliğin zıttı sayılabilecek bir durum olan ihtilafların zuhur etmesiyle bölünüp parçalanmalar ortaya çıktı. Vahdeti bozan ilk eylemi kişisel hırslarına ve hevasına yenik düşen Kabil gerçekleştirdi. Aslında bu süreç, kendisine akıl bahşedilen, fucur(kötülük) ve takva(sorumluluk/iyilik) yetisiyle donatılan insanoğlunun kaçamayacağı bir durumdu. İmtihan için yaratılan insan türü irade sahibi bir varlık olarak tercihlerde bulunduğunda farklılaşmanın oluşması doğaldı. Allah dileseydi insanlığı tek ümmet olarak da daim kılardı ancak bunu dilemedi. Zira bu durum imtihan için yaratılan insanlığın serüvenine uygun düşmezdi. O halde ideal olan, ilk peygamber Hz. Adem’in kurduğu tevhid ve adalet toplumu şeklinde tek bir ümmet olmayı hedeflemek olsa da Kur’an, insan, toplum ve kainat ayetleri bunun tüm insanlığı kapsayacak şekilde dünyada bir daha gerçekleşemeyeceğine işaret etmektedir. İnsanlar çeşitli din, ideoloji ve etnik gruba ayrılsa da bir arada güven ve refah içinde özgür bir şekilde yaşamak istemektedir. Karmaşık bir sosyoloji inşa eden günümüz insanlığına adil bir toplumsal model sunmak daha da elzem hale gelmektedir.

Ümmet kavramının çok katmanlı kuşatıcı yapısı insanlığa aramakta olduğu çözüm yolunu sunmaktadır. Zira bu kavram modern sosyolojinin grup, topluluk, ulus, toplum, siyasal birlikler, uluslararası toplum gibi çok sayıda kategorisini kapsayan ve millet, din gibi akraba kavramlarla da kendine özgü bir çıkış yolu üretebilecek imkânları haizdir. Ulemanın ümmet-i icâbet ve ümmet-i da‘vet şeklindeki ikili kullanımı da bahsedilen çok katmanlı birlik yapısının farklı bir ifade şeklidir. Ümmet-i icâbet son Peygamber Hz. Muhammed’e tabi olan Müslüman toplumu ifade ederken ümmet-i da‘vet kavramsallaştırmasıyla da diğer tüm insanlarla dinamik bir ilişki kurulmak istenir. Müslüman olmayan diğerleriyle etkileşime geçişteki ana motivasyon hakikatin paylaşılması üzerine kuruludur. Müminler vahy yoluyla eriştikleri hakikat pınarından herkesin nasiplenmesini arzu ederler. Burada ana gaye peygamberlerin öğretisinin tebliğ ve davetle tüm yeryüzüne ulaştırılmasıdır. Cihad ibadeti de bu bağlamda Allah ve kul arasına engel koyan zorbalara karşı verilen mücadelenin adı olarak ortaya çıkar. Bu anlayış fetih kavramıyla ifade edilir ve sömürüye dayalı işgal girişiminden köklü bir şekilde farklılaşır. İnsanlıkta kardeş olan diğer topluluklar daveti kabul ederse tüm geçmiş ihtilaflar ve düşmanlıklar bir kenara bırakılarak temiz bir sayfa açılır. Eğer fetih gerçekleşir ve daveti kabul etmezlerse Müslümanların zimmetinde güven ve huzur içinde yaşamaları garanti altına alınır. Fethin gerçekleşmediği coğrafyayla anlaşmalar çevresinde bir ilişki yürütülür. Müslüman toplumların ahitlerine sadık kalmaları inançları açısından vazgeçilmez bir zorunluluktur.

Modernitenin ürettiği ulus devlet modelleri farklı bir toplumsallaşma ortaya çıkardı. Batı’da görece başarılı olan bu model sömürdükleri ülkelerin sefalete mahkum edilmesiyle mümkün olabildi. Sömürülen ülkelerdeki kaos ve kargaşa iklimi hâlâ devam etmektedir. Ulus devletin ana motivasyonu Batılı kapitalist bloğun kendi çıkarlarını korumasına dayanmaktadır. Bundan ötürü Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan tüm bölgesel ve uluslararası birlikler bu amaca hizmet edecek şekilde kurgulanmıştır. Kurulan bu adaletsiz hegemonik düzeni değiştirmek için İslami Hareketler uzun süredir yoğun bir mücadele vermektedir. Ancak şu ana kadar istenilen sonuçlar elde edilememiştir. Bu hedefe ulaşmanın birinci şartı zihinsel işgale uğramış Müslümanları düşünsel özgürlüğe kavuşturmaktan geçmektedir. Bu konuda kayda değer çabalar ortaya koyan ıslahat önderleri önemli bir uyanış başlatmıştır. Bu uyanış büyük direniş cepheleri ve diriliş hamlelerine de dönüşmüştür. Bazı yerlerde lokal değişim ve zaferler de elde edilmiştir. Lakin ümmete öncü ve model olabilecek bir pratik henüz ortaya çıkmamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası sistemin artık sürdürülemez olduğu genel kabul gören bir olgudur. ABD’nin liderlik ettiği Batı blokunun artık düşünce ve değer merkezli bir söyleme dahi ihtiyaç duymadığı ve güce dayalı bir zorbalığı fiilî durum hâline getirdiği çok sayıda pratikle tescillenmektedir. Emperyalizm, kısa bir süre örtük şekilde yürüttüğü sömürü düzenini tekrar alenileştirerek dünyanın öbür ucundaki halkların doğal zenginliklerini kaba kuvvete dayanarak kontrol altına almaktadır. Çin, Rusya ve Hindistan gibi bölgesel güçler ise kendi bölgelerinde benzer bir sömürü düzenini sürdürmektedir. Medeniyet perspektifinden bakıldığında bu güçlerin büyük oranda siyonist Batı paradigmasına teslim olduğu gözükmektedir. Kendi inanç değerlerine bağlılığını güçlü bir şekilde sürdüren ve dünya halklarına alternatif bir sistem önerebilecek belki de yegâne küresel güç potansiyelini barındıran Müslüman toplulukları ise bir türlü bu potansiyelini açığa çıkaracak hamleleri gerçekleştirememektedir. Müslümanların insanlık ailesine, diğer bir deyişle ümmet-i da‘vet kategorisine önderlik yapabilmesi için öncelikle ümmet-i icâbet olarak kabul edilen topluluklar arasında sağlam bir birlik kurulması gerekmektedir.

Ümmet-i icâbet diye adlandırılan geniş toplumsal ve coğrafi harita geçmişte de tam bir birlik içinde olmasa da hiç bir zaman bu kadar parçalı ve korumasız bir hâle düşmemiştir. Tarih boyunca bazı bölgelerde büyük iç karışıklıklar, ihanetler, hezimetler yaşansa da diğer bir bölgede Müslümanların sığınacağı ve tekrar dirilişe geçebileceği güç merkezleri bulunmuştur. Emperyalizmin İslam dünyasını sömürgeleştirmesi ve son olarak Hilafetin kaldırılmasıyla birlikte Müslüman coğrafya yeni bir durumla karşı karşıya kalmıştır. Bu süre zarfında büyük acılar yaşanmakla birlikte önemli tecrübeler de elde edilmiştir. Artık bu tecrübelerin ümmetin yeniden dirilişine vesile kılınması gerekmektedir. Bu hedefe ulaşmanın önünde elbette hâlâ büyük zorluklar vardır. Ümmet-i icâbet dediğimiz müminler yekpare bir topluluk değildir. Müslüman topluluklar arasında tarihi, dini, etnik, ekonomik, siyasi çok sayıda ihtilaf bulunmaktadır. Ümmet olma bilinci tüm bu ihtilafları ve çelişkileri çözüme kavuşturabilecek bir içeriğe sahiptir. Zira ümmet kavramının çok katmanlı anlam dünyası birlik ve çeşitliliği aynı anda kapsayan bir genişliğe sahiptir. Bu hazineyi açığa çıkaracak ortak akıl ve güçlü bir iradeye ihtiyaç duyulmaktadır. Bahsedilen hedef bir ütopya değil bilakis kısmen yaşanmakta olan bir gerçekliktir. Dini, düşünsel, duygusal, kültürel, toplumsal olarak çok güçlü bir şekilde hissedilen bu gerçeklik, ekonomik, siyasi ve askeri bir birlikle somutlaşmayı beklemektedir.

Müslümanların kendi aralarında İİT gibi genel, Arap Birliği, Türk Devletleri Teşkilatı gibi bölgesel ya da D-8 gibi farklı boyutlarda birlik girişimleri olsa da beklenilen hedeflerin çok uzağında kalınmıştır. Bunların görünen, görünmeyen çok fazla sebebi bulunmaktadır. Öncelikle Müslüman toplumları yönetenler çoğunlukla halkları temsil etmemektedir. Bunların bir kısmı direk emperyalizmin uşağı ajanlardır, bazıları devşirilmiş kişilerdir, bir kısmı zaaflarıyla esir alınmışlardır, bazı ülkelerin yönetici kadroları ise Batılılaşmış, başkalaşmış bir elit tabakadır. Bu yöneticilerin kurduğu birliğin aynı asla bağlı olan ve ortak hedefe yürüyen ümmet idealine hizmet etmesi mümkün değildir. O halde İslam ülkelerinin öncelikle gerçek bir bağımsızlık mücadelesi vermesi gerekmektedir. Şekli olarak sömürge olmaktan kurtulan ülkelerin çoğunun hâlâ fiilî sömürgeler oldukları aşikârdır. Bu ülkeler içinde toplum olarak inançlarına bağlı olan ve İslami Hareketlerin faaliyetleriyle uyanışa geçen kimi halklar başlarındaki işbirlikçi kukla yönetimleri devirmek için harekete geçtiklerinde mankurtlaştırılmış yönetici ve orduların vahşi saldırı ve katliamlarına maruz kalmışlardır. Bu baskı ve zulmü püskürtüp bir şekilde yönetime ulaşan kimi İslami Hareketler ise küresel emperyalizmin ambargosu, karmaşık komplo ve müdahaleleriyle boğuşmaktan kendi programlarını uygulamaya fırsat bulamamıştır. Eğer ülke içinde farklı dini, etnik, mezhepsel fay hattı çok sayıda mevcut ise emperyalistlerin bunları harekete geçirerek yönetimi tekrar kendi işbirlikçilerine vermesi çok daha kolay olmuştur.

Aslında ümmet kavramının gücünden tam da bu noktada faydalanabilmek gerekmektedir. Mevcut İslam ülkelerinin bir kısmında azınlıklar varken bazılarında yok denecek kadar az gayrimüslim bulunmaktadır. Kimi ülkelerde ise gayrimüslim olmamakla birlikte etnik, mezhebi ya da ideolojik farklılaşmalar mevcuttur. Burada halledilmesi gereken öncelikli mesele kendine Müslümanım diyen çoğunluğun ve özellikle de kanaat önderlerinin düşünsel birliği sağlamasıdır. Bunun yolu da doğru bir tasavvura erişmekle mümkündür. Ümmet bilincinin öncelikli şartı aynı asla dayanmaktır, bu da ortak bir inanca sahip olmayı gerektirir. Bu inanç İslam inancıdır. Onun ortak dayanağı ise Kur’an ve sünnettir. İhtilaflar bu ana kaynaklara başvurularak çözülmelidir. Kimi konularda tarih boyunca ortaya çıkan ve gelecekte de devam edecek olan farklı görüş, ekol ve mezheplerin dini ve toplumsal bir zenginlik olarak görülmesi elzemdir. Zira aynı asla dayanıp ve ortak hedefe kilitlendiği halde ortaya çıkan ihtilaflar ümmet bilincini zayıflatmayacağı gibi rahmete dönüşerek ümmete güç de verebilir. İhtilaf boyutunu aşan, sapkınlaşıp fırkalaşan gruplar hoş görülmese de İslam’ı kabul ettiklerini beyan ettikleri sürece Ehli Sünnet’in stratejik aklı çerçevesinde, ehli kıble tekfir edilmez şiarınca Müslüman toplumun bir parçası olarak kabul edilmelidir. Böylece iç ve dış ayartmalara ve tefrika çıkarmak isteyen odaklara karşı gerekli tedbirler alınmış olur.

Kavmiyetçilik şeytanla başlayan hastalıklı bir tutumdur. Müslümanın birincil olarak milliyeti akidesidir. Etnik kökenler ise ayrışma değil tanışıp kaynaşma vesilesidir. Asıl ana kaynağa döndüğümüzde, hepimiz topraktan geldik ve aynı atanın, Hz. Adem’in çocuklarıyız. İlkel kabilecilik güdüleri ya da modern ulusçuluk kışkırtmaları insanlığa fayda getirmemiştir. Bu tür asabiyeler dini değerlere bağlı kalıp ümmet bilincine hizmet ettiği sürece fıtriliğini korur ve anlamlı hale gelir. Batı ya da Doğulu emperyalist güçler onca farklılıklarına rağmen birlik arayışlarına girip bunda önemli ölçüde başarı sağlamışken dini, tarihi ve gelecek anlayışı ortak olan Müslümanların etnik ve mezhepsel farklılıkları aşarak muhkem bir birlik sağlayamamaları anlaşılmaz bir durumdur. Emperyalistler yayınladıkları raporlarda Müslümanları etnik, mezhepsel ve ideolojik kampları ayırarak çatıştıracaklarını açıkça ilan ettiği halde ve bunu pratikte uygulayıp ümmet arasında büyük kıyımlar yaşattığı bilinmesine rağmen hala benzer krizler içinde debelenmek kabul edilemez bir felakettir.

Ümmet olmak, tevhid akidesinin toplumsal bir sonucu olarak önemli ölçüde inanç birliğini gerekli kılmakla birlikte aynı zamanda siyasi bir birliktir. Müslümanların kendi siyasi birliklerini kapsadığı gibi beraber yaşadığı gayrimüslimleri de kuşatır. Hz. Peygamber’in Yahudi ve müşrik kabilelerle beraber imzaladığı Medine Vesikası Müslümanların diğerleriyle birlikte yaşama tecrübesinin oldukça kadim bir mesele olduğunu ispatlar. Daha sonra kurulan bütün İslam devletlerinde de istisnalar hariç gayrimüslimler Müslüman toplum içinde huzur içinde yaşamıştır. Medine Vesikası’nda ifade edildiği üzere birlikte yaşanılan gayrimüslimlerle bir sözleşme imzalayıp ahitleşildiğinde artık onlarla aynı ümmetin bir parçası olunmaktadır. Günümüzde bazı ulusalcı kesimlerin ümmetçilik anlayışını kendileri açısından tehlikeli görmeleri bu açıdan bakıldığında kısır bir görüş olarak değerlendirilmektedir. Halbuki Medine Vesikası örnekliğinde tezahür ettiği üzere ulusalcı kanat bu siyasal ümmet ahitleşmesiyle aslında ümmetin evrensel diasporasının imkanlarından da faydalanma imkânı bulacaktır. İslami Hareketler ise iç bütünlüğü sağlayıp farklı asabiyeleri geniş ümmet anlayışının hizmetine sunarak emperyalizme karşı daha kararlı ve güçlü bir mücadeleye girebilecektir. Vesika’da belirtildiği gibi ihtilafların Allah ve Resülüne döndürüleceği hususu bu çok katmanlı ümmet anlayışının en önemli noktalarından birisidir. 

Sekülerler yukarıda çizilen tabloyu anlamaya çalışmalıdır, bu konuda Batı taklitçiliğine kendilerini mahkum edenler zaten profan bir kutsallık üreten sekülerizm dininin mensuplarıdır. Kendileri azınlık olduğu halde Müslüman topluma laiklik, ulus devlet vatandaşlığı, sözde nötrlük adı altında modernizmin ideolojileşmiş hayat tarzını dayatarak hayali bir cemaat/ulus/birlik inşa ettiklerini sanmaktadırlar. Halbuki bu sözde birliğin dışta emperyalizmin, içte Kemalizm’in hegemonyasına dayandığını ve çok kırılgan bir yapısı olduğunu kendileri de çok iyi bilmektedirler. İslam coğrafyasında yaşayan sekülerlerin yapması gereken şey, küresel emperyalizmin kimi zaman yumuşak kimi zaman kaba güçle sağladığı zorba egemenliğe eklemlenmek yerine beraber yaşadıkları İslam ümmetinin hakimiyeti altında adil ve insanca yaşama imkânlarını inşa etmek için çabalamak olmalıdır.

Bahsi geçen çok katmanlı ümmet paradigmasının inşasında İslami Hareketlerin önemli görevleri vardır. Öncelikle yüce kitabın ifadesiyle vasat ümmet olma vasfını kuşanarak her türlü aşırılıktan uzak bir örneklik ortaya koymaları gerekmektedir. Marufun egemenliği için çalışan hareketler bu vasıfla nitelenmeyi hak etmek için hakikatin savunuculuğunu yapan adil şahitler olmalıdır. Bunun için Allah’ın boyasıyla boyanan bir ahlaklı toplum inşa etmek gerekir. Yeni nesiller aileden okula tüm kurumlarda bu anlayışla eğitimden geçmelidir. Zira Allah’ın övdüğü hayırlı ümmetin sıfatı olan iyiliği emredip kötülükten nehyetme ameliyesi, ancak böyle yetişmiş bir neslin mücadelesiyle muhataplarda karşılık bulacaktır. İslami Hareketlerin ortaya koyacağı takva eksenli toplumsal değişim hamlesi eski ve yeni tüm ayrıştırıcı, bölücü, sömürücü egemenlik teorilerini geçersiz kılacaktır. Bu hedefin gerçekleşmesinde sahih tasavvura, derinlikli düşünceye sahip öncülere ihtiyaç olduğu gibi teknosekülerleşme dalgasına karşı toplumun ahlakını koruyacak ve duygularının İslamileştirilmesini sağlayacak bir yol haritası da gerekmektedir. Toplumsal bilinç ve duyarlılık belli bir aşamaya geldiğinde kamunun İslamileşmesi ve adaletin yaygınlaşmasının önü açılacaktır. Toplumlar doğal hallerine bırakıldıklarında yönetim mekanizmasının da onun değerlerine göre şekillenmesi kaçınılmazdır. Ne yazık ki kendini tanrı yerine konumlandıran modern ulus devlet buna izin vermemektedir. Lakin yukarıdaki aşamaları belli ölçülerde kat etmiş bir Müslüman toplum karşısında seküler yönetim mekanizmaları dahi kendi pozisyonlarını gözden geçirip devlet aklının İslamileştirilmesinin ülke için vazgeçilmez bir gereklilik olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktır. Kendi içinde böyle bir bütünlükçü değişim gerçekleştiren bir model, önce bölgesinde sonra tüm İslam coğrafyasında ümmetin birliğini sağlayacaktır. İşte bu ümmet; insanlığın yolunu gözlediği, adaleti hakim kılacak, herkesin din, can, akıl, nesil ve mal emniyetini sağlayacak İslam ümmetidir.

İsa Özçelik, “Ümmet: Çok Katmanlı Birliğin Adı”, Toplumsal Değişim, Cilt 8, Sayı 1 (Ocak - Nisan 2026), s. 47-54.

http://islamdusuncesi.org.tr/library/DOC-20260227-WA0010.-1-40512236176.docx

Yorum Yapın

İlginizi çekebilir