Ümmet: Çok Katmanlı Birliğin Adı Başlıklı yazımızı dinliyorsunuz. İşte yazımız;
Ümmet kavramı sözcük olarak yönelmek, zaman dilimi, nesil, grup, sınıf, yol, din, kavm, önder gibi farklı manalara gelmekle birlikte, kelime genel olarak bir topluluÄŸu ifade etmek için kullanılmaktadır. Ümmet kelimesinin yaygın kullanımı olan topluluk manası, ıstılahi düzlemde çok geniÅŸ bir anlam yelpazesine sahiptir. Belirli bir zaman ve mekanda bir araya gelen toplulukları, siyasi bir paydada buluÅŸan grupları, aynı inanç yahut lider etrafında kenetlenen insanları adlandırmak için kullanılan kelime, peygamberlerin isimlerine atıfla onlara tabi olan insan toplulukları içinde kullanılmaktadır. Aynı kökten gelen anne manasındaki ümm kelimesi, ortak bir asla, kaynaÄŸa ve dayanaÄŸa iÅŸaret ederken; diÄŸer bir müÅŸtak olan ve öncü, önder anlamlarına gelen imam kelimesi ise geleceÄŸe ve bir hedefe odaklanarak ümmet sözcüÄŸünü derinlikli ve çok katmanlı bir toplumsal terime dönüÅŸtürür. Bu haliyle ümmet kavramı; aynı asıllara dayanan ve ortak hedefleri paylaÅŸan bir lider yahut liderlik etrafında birleÅŸerek yol yürüyen toplulukların adı haline gelir.
Ümmet kelimesinin etimolojisi ve tarih boyunca kullanım geniÅŸliÄŸi göz önünde bulundurulduÄŸunda Müslümanlar için geçmiÅŸi anlayıp yorumlamada ve geleceÄŸi planlayıp inÅŸa etmede kilit bir rol oynayan kavram; sosyal, kültürel, siyasi, ekonomik, ve jeostratejik iliÅŸki aÄŸlarını yerellik ve evrensellik dikotomilerini aÅŸan bir ufukla ele alma imkânı sunar Müslümanlara.
İnsanlık ailesi olarak ümmet kavramı, diÄŸer ideolojilerin iÅŸlevsiz evrensellik iddialarını aÅŸan bir derinlik ve gerçeklik barındırmaktadır. Batıcı seçkinciliÄŸin hümanizm ambalajıyla örtülmeye çalışılması baÅŸarısız bir proje olarak tarihe kaydedilmiÅŸtir. Beraber yaÅŸama modelinden daha ziyade bir tahakküm aracına dönüÅŸen demokrasi ve insan hakları söyleminin de içi boÅŸ birer sömürge aparatına evrildiÄŸi gözlemlenmektedir. Devasa askeri ve ekonomik güce sahip olan siyonist Batı hegemonyası, örümcek ağı gibi her yeri saran medya tekeliyle bu gerçeÄŸi manipüle etmek istese de artık mızrak çuvala sığmamaktadır. Dünya halkları asgari düzeyde de olsa yeryüzünde adalet, güven ve huzur içinde yaÅŸamanın yollarını aramaktadır.
İslam dini hepimizin aslının toprak olduÄŸu ve bir damla sudan yaratıldığımız gerçeÄŸinin altını çizerek insanlığı ortak fıtrat etrafında hareket etmeye davet etmektedir. Bu baÄŸlamda, ümmetin aynı asla baÄŸlı olma anlamı olarak da ifade edilebilecek olan fıtrat kavramı insanlık zemininde bir birlik olma idealini gündeme getirir. Nitekim Kur’an’ın ifadesiyle mükerrem kılınan insanlar, ilk baÅŸta zaten tek bir ümmet/toplum olarak yaÅŸamaktaydı. Zamanla ümmetin yani birliÄŸin zıttı sayılabilecek bir durum olan ihtilafların zuhur etmesiyle bölünüp parçalanmalar ortaya çıktı. Vahdeti bozan ilk eylemi kiÅŸisel hırslarına ve hevasına yenik düÅŸen Kabil gerçekleÅŸtirdi. Aslında bu süreç, kendisine akıl bahÅŸedilen, fucur(kötülük) ve takva(sorumluluk/iyilik) yetisiyle donatılan insanoÄŸlunun kaçamayacağı bir durumdu. İmtihan için yaratılan insan türü irade sahibi bir varlık olarak tercihlerde bulunduÄŸunda farklılaÅŸmanın oluÅŸması doÄŸaldı. Allah dileseydi insanlığı tek ümmet olarak da daim kılardı ancak bunu dilemedi. Zira bu durum imtihan için yaratılan insanlığın serüvenine uygun düÅŸmezdi. O halde ideal olan, ilk peygamber Hz. Adem’in kurduÄŸu tevhid ve adalet toplumu ÅŸeklinde tek bir ümmet olmayı hedeflemek olsa da Kur’an, insan, toplum ve kainat ayetleri bunun tüm insanlığı kapsayacak ÅŸekilde dünyada bir daha gerçekleÅŸemeyeceÄŸine iÅŸaret etmektedir. İnsanlar çeÅŸitli din, ideoloji ve etnik gruba ayrılsa da bir arada güven ve refah içinde özgür bir ÅŸekilde yaÅŸamak istemektedir. Karmaşık bir sosyoloji inÅŸa eden günümüz insanlığına adil bir toplumsal model sunmak daha da elzem hale gelmektedir.
Ümmet kavramının çok katmanlı kuÅŸatıcı yapısı insanlığa aramakta olduÄŸu çözüm yolunu sunmaktadır. Zira bu kavram modern sosyolojinin grup, topluluk, ulus, toplum, siyasal birlikler, uluslararası toplum gibi çok sayıda kategorisini kapsayan ve millet, din gibi akraba kavramlarla da kendine özgü bir çıkış yolu üretebilecek imkânları haizdir. Ulemanın ümmet-i icâbet ve ümmet-i da‘vet ÅŸeklindeki ikili kullanımı da bahsedilen çok katmanlı birlik yapısının farklı bir ifade ÅŸeklidir. Ümmet-i icâbet son Peygamber Hz. Muhammed’e tabi olan Müslüman toplumu ifade ederken ümmet-i da‘vet kavramsallaÅŸtırmasıyla da diÄŸer tüm insanlarla dinamik bir iliÅŸki kurulmak istenir. Müslüman olmayan diÄŸerleriyle etkileÅŸime geçiÅŸteki ana motivasyon hakikatin paylaşılması üzerine kuruludur. Müminler vahy yoluyla eriÅŸtikleri hakikat pınarından herkesin nasiplenmesini arzu ederler. Burada ana gaye peygamberlerin öÄŸretisinin tebliÄŸ ve davetle tüm yeryüzüne ulaÅŸtırılmasıdır. Cihad ibadeti de bu baÄŸlamda Allah ve kul arasına engel koyan zorbalara karşı verilen mücadelenin adı olarak ortaya çıkar. Bu anlayış fetih kavramıyla ifade edilir ve sömürüye dayalı iÅŸgal giriÅŸiminden köklü bir ÅŸekilde farklılaşır. İnsanlıkta kardeÅŸ olan diÄŸer topluluklar daveti kabul ederse tüm geçmiÅŸ ihtilaflar ve düÅŸmanlıklar bir kenara bırakılarak temiz bir sayfa açılır. EÄŸer fetih gerçekleÅŸir ve daveti kabul etmezlerse Müslümanların zimmetinde güven ve huzur içinde yaÅŸamaları garanti altına alınır. Fethin gerçekleÅŸmediÄŸi coÄŸrafyayla anlaÅŸmalar çevresinde bir iliÅŸki yürütülür. Müslüman toplumların ahitlerine sadık kalmaları inançları açısından vazgeçilmez bir zorunluluktur.
Modernitenin ürettiÄŸi ulus devlet modelleri farklı bir toplumsallaÅŸma ortaya çıkardı. Batı’da görece baÅŸarılı olan bu model sömürdükleri ülkelerin sefalete mahkum edilmesiyle mümkün olabildi. Sömürülen ülkelerdeki kaos ve kargaÅŸa iklimi hâlâ devam etmektedir. Ulus devletin ana motivasyonu Batılı kapitalist bloÄŸun kendi çıkarlarını korumasına dayanmaktadır. Bundan ötürü Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan tüm bölgesel ve uluslararası birlikler bu amaca hizmet edecek ÅŸekilde kurgulanmıştır. Kurulan bu adaletsiz hegemonik düzeni deÄŸiÅŸtirmek için İslami Hareketler uzun süredir yoÄŸun bir mücadele vermektedir. Ancak ÅŸu ana kadar istenilen sonuçlar elde edilememiÅŸtir. Bu hedefe ulaÅŸmanın birinci ÅŸartı zihinsel iÅŸgale uÄŸramış Müslümanları düÅŸünsel özgürlüÄŸe kavuÅŸturmaktan geçmektedir. Bu konuda kayda deÄŸer çabalar ortaya koyan ıslahat önderleri önemli bir uyanış baÅŸlatmıştır. Bu uyanış büyük direniÅŸ cepheleri ve diriliÅŸ hamlelerine de dönüÅŸmüÅŸtür. Bazı yerlerde lokal deÄŸiÅŸim ve zaferler de elde edilmiÅŸtir. Lakin ümmete öncü ve model olabilecek bir pratik henüz ortaya çıkmamıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası sistemin artık sürdürülemez olduÄŸu genel kabul gören bir olgudur. ABD’nin liderlik ettiÄŸi Batı blokunun artık düÅŸünce ve deÄŸer merkezli bir söyleme dahi ihtiyaç duymadığı ve güce dayalı bir zorbalığı fiilî durum hâline getirdiÄŸi çok sayıda pratikle tescillenmektedir. Emperyalizm, kısa bir süre örtük ÅŸekilde yürüttüÄŸü sömürü düzenini tekrar alenileÅŸtirerek dünyanın öbür ucundaki halkların doÄŸal zenginliklerini kaba kuvvete dayanarak kontrol altına almaktadır. Çin, Rusya ve Hindistan gibi bölgesel güçler ise kendi bölgelerinde benzer bir sömürü düzenini sürdürmektedir. Medeniyet perspektifinden bakıldığında bu güçlerin büyük oranda siyonist Batı paradigmasına teslim olduÄŸu gözükmektedir. Kendi inanç deÄŸerlerine baÄŸlılığını güçlü bir ÅŸekilde sürdüren ve dünya halklarına alternatif bir sistem önerebilecek belki de yegâne küresel güç potansiyelini barındıran Müslüman toplulukları ise bir türlü bu potansiyelini açığa çıkaracak hamleleri gerçekleÅŸtirememektedir. Müslümanların insanlık ailesine, diÄŸer bir deyiÅŸle ümmet-i da‘vet kategorisine önderlik yapabilmesi için öncelikle ümmet-i icâbet olarak kabul edilen topluluklar arasında saÄŸlam bir birlik kurulması gerekmektedir.
Ümmet-i icâbet diye adlandırılan geniÅŸ toplumsal ve coÄŸrafi harita geçmiÅŸte de tam bir birlik içinde olmasa da hiç bir zaman bu kadar parçalı ve korumasız bir hâle düÅŸmemiÅŸtir. Tarih boyunca bazı bölgelerde büyük iç karışıklıklar, ihanetler, hezimetler yaÅŸansa da diÄŸer bir bölgede Müslümanların sığınacağı ve tekrar diriliÅŸe geçebileceÄŸi güç merkezleri bulunmuÅŸtur. Emperyalizmin İslam dünyasını sömürgeleÅŸtirmesi ve son olarak Hilafetin kaldırılmasıyla birlikte Müslüman coÄŸrafya yeni bir durumla karşı karşıya kalmıştır. Bu süre zarfında büyük acılar yaÅŸanmakla birlikte önemli tecrübeler de elde edilmiÅŸtir. Artık bu tecrübelerin ümmetin yeniden diriliÅŸine vesile kılınması gerekmektedir. Bu hedefe ulaÅŸmanın önünde elbette hâlâ büyük zorluklar vardır. Ümmet-i icâbet dediÄŸimiz müminler yekpare bir topluluk deÄŸildir. Müslüman topluluklar arasında tarihi, dini, etnik, ekonomik, siyasi çok sayıda ihtilaf bulunmaktadır. Ümmet olma bilinci tüm bu ihtilafları ve çeliÅŸkileri çözüme kavuÅŸturabilecek bir içeriÄŸe sahiptir. Zira ümmet kavramının çok katmanlı anlam dünyası birlik ve çeÅŸitliliÄŸi aynı anda kapsayan bir geniÅŸliÄŸe sahiptir. Bu hazineyi açığa çıkaracak ortak akıl ve güçlü bir iradeye ihtiyaç duyulmaktadır. Bahsedilen hedef bir ütopya deÄŸil bilakis kısmen yaÅŸanmakta olan bir gerçekliktir. Dini, düÅŸünsel, duygusal, kültürel, toplumsal olarak çok güçlü bir ÅŸekilde hissedilen bu gerçeklik, ekonomik, siyasi ve askeri bir birlikle somutlaÅŸmayı beklemektedir.
Müslümanların kendi aralarında İİT gibi genel, Arap BirliÄŸi, Türk Devletleri TeÅŸkilatı gibi bölgesel ya da D-8 gibi farklı boyutlarda birlik giriÅŸimleri olsa da beklenilen hedeflerin çok uzağında kalınmıştır. Bunların görünen, görünmeyen çok fazla sebebi bulunmaktadır. Öncelikle Müslüman toplumları yönetenler çoÄŸunlukla halkları temsil etmemektedir. Bunların bir kısmı direk emperyalizmin uÅŸağı ajanlardır, bazıları devÅŸirilmiÅŸ kiÅŸilerdir, bir kısmı zaaflarıyla esir alınmışlardır, bazı ülkelerin yönetici kadroları ise BatılılaÅŸmış, baÅŸkalaÅŸmış bir elit tabakadır. Bu yöneticilerin kurduÄŸu birliÄŸin aynı asla baÄŸlı olan ve ortak hedefe yürüyen ümmet idealine hizmet etmesi mümkün deÄŸildir. O halde İslam ülkelerinin öncelikle gerçek bir bağımsızlık mücadelesi vermesi gerekmektedir. Åžekli olarak sömürge olmaktan kurtulan ülkelerin çoÄŸunun hâlâ fiilî sömürgeler oldukları aÅŸikârdır. Bu ülkeler içinde toplum olarak inançlarına baÄŸlı olan ve İslami Hareketlerin faaliyetleriyle uyanışa geçen kimi halklar baÅŸlarındaki iÅŸbirlikçi kukla yönetimleri devirmek için harekete geçtiklerinde mankurtlaÅŸtırılmış yönetici ve orduların vahÅŸi saldırı ve katliamlarına maruz kalmışlardır. Bu baskı ve zulmü püskürtüp bir ÅŸekilde yönetime ulaÅŸan kimi İslami Hareketler ise küresel emperyalizmin ambargosu, karmaşık komplo ve müdahaleleriyle boÄŸuÅŸmaktan kendi programlarını uygulamaya fırsat bulamamıştır. EÄŸer ülke içinde farklı dini, etnik, mezhepsel fay hattı çok sayıda mevcut ise emperyalistlerin bunları harekete geçirerek yönetimi tekrar kendi iÅŸbirlikçilerine vermesi çok daha kolay olmuÅŸtur.
Aslında ümmet kavramının gücünden tam da bu noktada faydalanabilmek gerekmektedir. Mevcut İslam ülkelerinin bir kısmında azınlıklar varken bazılarında yok denecek kadar az gayrimüslim bulunmaktadır. Kimi ülkelerde ise gayrimüslim olmamakla birlikte etnik, mezhebi ya da ideolojik farklılaÅŸmalar mevcuttur. Burada halledilmesi gereken öncelikli mesele kendine Müslümanım diyen çoÄŸunluÄŸun ve özellikle de kanaat önderlerinin düÅŸünsel birliÄŸi saÄŸlamasıdır. Bunun yolu da doÄŸru bir tasavvura eriÅŸmekle mümkündür. Ümmet bilincinin öncelikli ÅŸartı aynı asla dayanmaktır, bu da ortak bir inanca sahip olmayı gerektirir. Bu inanç İslam inancıdır. Onun ortak dayanağı ise Kur’an ve sünnettir. İhtilaflar bu ana kaynaklara baÅŸvurularak çözülmelidir. Kimi konularda tarih boyunca ortaya çıkan ve gelecekte de devam edecek olan farklı görüÅŸ, ekol ve mezheplerin dini ve toplumsal bir zenginlik olarak görülmesi elzemdir. Zira aynı asla dayanıp ve ortak hedefe kilitlendiÄŸi halde ortaya çıkan ihtilaflar ümmet bilincini zayıflatmayacağı gibi rahmete dönüÅŸerek ümmete güç de verebilir. İhtilaf boyutunu aÅŸan, sapkınlaşıp fırkalaÅŸan gruplar hoÅŸ görülmese de İslam’ı kabul ettiklerini beyan ettikleri sürece Ehli Sünnet’in stratejik aklı çerçevesinde, ehli kıble tekfir edilmez ÅŸiarınca Müslüman toplumun bir parçası olarak kabul edilmelidir. Böylece iç ve dış ayartmalara ve tefrika çıkarmak isteyen odaklara karşı gerekli tedbirler alınmış olur.
Kavmiyetçilik ÅŸeytanla baÅŸlayan hastalıklı bir tutumdur. Müslümanın birincil olarak milliyeti akidesidir. Etnik kökenler ise ayrışma deÄŸil tanışıp kaynaÅŸma vesilesidir. Asıl ana kaynaÄŸa döndüÄŸümüzde, hepimiz topraktan geldik ve aynı atanın, Hz. Adem’in çocuklarıyız. İlkel kabilecilik güdüleri ya da modern ulusçuluk kışkırtmaları insanlığa fayda getirmemiÅŸtir. Bu tür asabiyeler dini deÄŸerlere baÄŸlı kalıp ümmet bilincine hizmet ettiÄŸi sürece fıtriliÄŸini korur ve anlamlı hale gelir. Batı ya da DoÄŸulu emperyalist güçler onca farklılıklarına raÄŸmen birlik arayışlarına girip bunda önemli ölçüde baÅŸarı saÄŸlamışken dini, tarihi ve gelecek anlayışı ortak olan Müslümanların etnik ve mezhepsel farklılıkları aÅŸarak muhkem bir birlik saÄŸlayamamaları anlaşılmaz bir durumdur. Emperyalistler yayınladıkları raporlarda Müslümanları etnik, mezhepsel ve ideolojik kampları ayırarak çatıştıracaklarını açıkça ilan ettiÄŸi halde ve bunu pratikte uygulayıp ümmet arasında büyük kıyımlar yaÅŸattığı bilinmesine raÄŸmen hala benzer krizler içinde debelenmek kabul edilemez bir felakettir.
Ümmet olmak, tevhid akidesinin toplumsal bir sonucu olarak önemli ölçüde inanç birliÄŸini gerekli kılmakla birlikte aynı zamanda siyasi bir birliktir. Müslümanların kendi siyasi birliklerini kapsadığı gibi beraber yaÅŸadığı gayrimüslimleri de kuÅŸatır. Hz. Peygamber’in Yahudi ve müÅŸrik kabilelerle beraber imzaladığı Medine Vesikası Müslümanların diÄŸerleriyle birlikte yaÅŸama tecrübesinin oldukça kadim bir mesele olduÄŸunu ispatlar. Daha sonra kurulan bütün İslam devletlerinde de istisnalar hariç gayrimüslimler Müslüman toplum içinde huzur içinde yaÅŸamıştır. Medine Vesikası’nda ifade edildiÄŸi üzere birlikte yaÅŸanılan gayrimüslimlerle bir sözleÅŸme imzalayıp ahitleÅŸildiÄŸinde artık onlarla aynı ümmetin bir parçası olunmaktadır. Günümüzde bazı ulusalcı kesimlerin ümmetçilik anlayışını kendileri açısından tehlikeli görmeleri bu açıdan bakıldığında kısır bir görüÅŸ olarak deÄŸerlendirilmektedir. Halbuki Medine Vesikası örnekliÄŸinde tezahür ettiÄŸi üzere ulusalcı kanat bu siyasal ümmet ahitleÅŸmesiyle aslında ümmetin evrensel diasporasının imkanlarından da faydalanma imkânı bulacaktır. İslami Hareketler ise iç bütünlüÄŸü saÄŸlayıp farklı asabiyeleri geniÅŸ ümmet anlayışının hizmetine sunarak emperyalizme karşı daha kararlı ve güçlü bir mücadeleye girebilecektir. Vesika’da belirtildiÄŸi gibi ihtilafların Allah ve Resülüne döndürüleceÄŸi hususu bu çok katmanlı ümmet anlayışının en önemli noktalarından birisidir.
Sekülerler yukarıda çizilen tabloyu anlamaya çalışmalıdır, bu konuda Batı taklitçiliÄŸine kendilerini mahkum edenler zaten profan bir kutsallık üreten sekülerizm dininin mensuplarıdır. Kendileri azınlık olduÄŸu halde Müslüman topluma laiklik, ulus devlet vatandaÅŸlığı, sözde nötrlük adı altında modernizmin ideolojileÅŸmiÅŸ hayat tarzını dayatarak hayali bir cemaat/ulus/birlik inÅŸa ettiklerini sanmaktadırlar. Halbuki bu sözde birliÄŸin dışta emperyalizmin, içte Kemalizm’in hegemonyasına dayandığını ve çok kırılgan bir yapısı olduÄŸunu kendileri de çok iyi bilmektedirler. İslam coÄŸrafyasında yaÅŸayan sekülerlerin yapması gereken ÅŸey, küresel emperyalizmin kimi zaman yumuÅŸak kimi zaman kaba güçle saÄŸladığı zorba egemenliÄŸe eklemlenmek yerine beraber yaÅŸadıkları İslam ümmetinin hakimiyeti altında adil ve insanca yaÅŸama imkânlarını inÅŸa etmek için çabalamak olmalıdır.
Bahsi geçen çok katmanlı ümmet paradigmasının inÅŸasında İslami Hareketlerin önemli görevleri vardır. Öncelikle yüce kitabın ifadesiyle vasat ümmet olma vasfını kuÅŸanarak her türlü aşırılıktan uzak bir örneklik ortaya koymaları gerekmektedir. Marufun egemenliÄŸi için çalışan hareketler bu vasıfla nitelenmeyi hak etmek için hakikatin savunuculuÄŸunu yapan adil ÅŸahitler olmalıdır. Bunun için Allah’ın boyasıyla boyanan bir ahlaklı toplum inÅŸa etmek gerekir. Yeni nesiller aileden okula tüm kurumlarda bu anlayışla eÄŸitimden geçmelidir. Zira Allah’ın övdüÄŸü hayırlı ümmetin sıfatı olan iyiliÄŸi emredip kötülükten nehyetme ameliyesi, ancak böyle yetiÅŸmiÅŸ bir neslin mücadelesiyle muhataplarda karşılık bulacaktır. İslami Hareketlerin ortaya koyacağı takva eksenli toplumsal deÄŸiÅŸim hamlesi eski ve yeni tüm ayrıştırıcı, bölücü, sömürücü egemenlik teorilerini geçersiz kılacaktır. Bu hedefin gerçekleÅŸmesinde sahih tasavvura, derinlikli düÅŸünceye sahip öncülere ihtiyaç olduÄŸu gibi teknosekülerleÅŸme dalgasına karşı toplumun ahlakını koruyacak ve duygularının İslamileÅŸtirilmesini saÄŸlayacak bir yol haritası da gerekmektedir. Toplumsal bilinç ve duyarlılık belli bir aÅŸamaya geldiÄŸinde kamunun İslamileÅŸmesi ve adaletin yaygınlaÅŸmasının önü açılacaktır. Toplumlar doÄŸal hallerine bırakıldıklarında yönetim mekanizmasının da onun deÄŸerlerine göre ÅŸekillenmesi kaçınılmazdır. Ne yazık ki kendini tanrı yerine konumlandıran modern ulus devlet buna izin vermemektedir. Lakin yukarıdaki aÅŸamaları belli ölçülerde kat etmiÅŸ bir Müslüman toplum karşısında seküler yönetim mekanizmaları dahi kendi pozisyonlarını gözden geçirip devlet aklının İslamileÅŸtirilmesinin ülke için vazgeçilmez bir gereklilik olduÄŸunu kabul etmek zorunda kalacaktır. Kendi içinde böyle bir bütünlükçü deÄŸiÅŸim gerçekleÅŸtiren bir model, önce bölgesinde sonra tüm İslam coÄŸrafyasında ümmetin birliÄŸini saÄŸlayacaktır. İşte bu ümmet; insanlığın yolunu gözlediÄŸi, adaleti hakim kılacak, herkesin din, can, akıl, nesil ve mal emniyetini saÄŸlayacak İslam ümmetidir.
İsa Özçelik, “Ümmet: Çok Katmanlı BirliÄŸin Adı”, Toplumsal DeÄŸiÅŸim, Cilt 8, Sayı 1 (Ocak - Nisan 2026), s. 47-54.
http://islamdusuncesi.org.tr/library/DOC-20260227-WA0010.-1-40512236176.docx
Makaleyi görüntülemek için tıklayın
Ümmet kavramı sözcük olarak yönelmek, zaman dilimi, nesil, grup, sınıf, yol, din, kavm, önder gibi farklı manalara gelmekle birlikte, kelime genel olarak bir topluluÄŸu ifade etmek için kullanılmaktadır. Ümmet kelimesinin yaygın kullanımı olan topluluk manası, ıstılahi düzlemde çok geniÅŸ bir anlam yelpazesine sahiptir. Belirli bir zaman ve mekanda bir araya gelen toplulukları, siyasi bir paydada buluÅŸan grupları, aynı inanç yahut lider etrafında kenetlenen insanları adlandırmak için kullanılan kelime, peygamberlerin isimlerine atıfla onlara tabi olan insan toplulukları içinde kullanılmaktadır. Aynı kökten gelen anne manasındaki ümm kelimesi, ortak bir asla, kaynaÄŸa ve dayanaÄŸa iÅŸaret ederken; diÄŸer bir müÅŸtak olan ve öncü, önder anlamlarına gelen imam kelimesi ise geleceÄŸe ve bir hedefe odaklanarak ümmet sözcüÄŸünü derinlikli ve çok katmanlı bir toplumsal terime dönüÅŸtürür. Bu haliyle ümmet kavramı; aynı asıllara dayanan ve ortak hedefleri paylaÅŸan bir lider yahut liderlik etrafında birleÅŸerek yol yürüyen toplulukların adı haline gelir.
Ümmet kelimesinin etimolojisi ve tarih boyunca kullanım geniÅŸliÄŸi göz önünde bulundurulduÄŸunda Müslümanlar için geçmiÅŸi anlayıp yorumlamada ve geleceÄŸi planlayıp inÅŸa etmede kilit bir rol oynayan kavram; sosyal, kültürel, siyasi, ekonomik, ve jeostratejik iliÅŸki aÄŸlarını yerellik ve evrensellik dikotomilerini aÅŸan bir ufukla ele alma imkânı sunar Müslümanlara.
İnsanlık ailesi olarak ümmet kavramı, diÄŸer ideolojilerin iÅŸlevsiz evrensellik iddialarını aÅŸan bir derinlik ve gerçeklik barındırmaktadır. Batıcı seçkinciliÄŸin hümanizm ambalajıyla örtülmeye çalışılması baÅŸarısız bir proje olarak tarihe kaydedilmiÅŸtir. Beraber yaÅŸama modelinden daha ziyade bir tahakküm aracına dönüÅŸen demokrasi ve insan hakları söyleminin de içi boÅŸ birer sömürge aparatına evrildiÄŸi gözlemlenmektedir. Devasa askeri ve ekonomik güce sahip olan siyonist Batı hegemonyası, örümcek ağı gibi her yeri saran medya tekeliyle bu gerçeÄŸi manipüle etmek istese de artık mızrak çuvala sığmamaktadır. Dünya halkları asgari düzeyde de olsa yeryüzünde adalet, güven ve huzur içinde yaÅŸamanın yollarını aramaktadır.
İslam dini hepimizin aslının toprak olduÄŸu ve bir damla sudan yaratıldığımız gerçeÄŸinin altını çizerek insanlığı ortak fıtrat etrafında hareket etmeye davet etmektedir. Bu baÄŸlamda, ümmetin aynı asla baÄŸlı olma anlamı olarak da ifade edilebilecek olan fıtrat kavramı insanlık zemininde bir birlik olma idealini gündeme getirir. Nitekim Kur’an’ın ifadesiyle mükerrem kılınan insanlar, ilk baÅŸta zaten tek bir ümmet/toplum olarak yaÅŸamaktaydı. Zamanla ümmetin yani birliÄŸin zıttı sayılabilecek bir durum olan ihtilafların zuhur etmesiyle bölünüp parçalanmalar ortaya çıktı. Vahdeti bozan ilk eylemi kiÅŸisel hırslarına ve hevasına yenik düÅŸen Kabil gerçekleÅŸtirdi. Aslında bu süreç, kendisine akıl bahÅŸedilen, fucur(kötülük) ve takva(sorumluluk/iyilik) yetisiyle donatılan insanoÄŸlunun kaçamayacağı bir durumdu. İmtihan için yaratılan insan türü irade sahibi bir varlık olarak tercihlerde bulunduÄŸunda farklılaÅŸmanın oluÅŸması doÄŸaldı. Allah dileseydi insanlığı tek ümmet olarak da daim kılardı ancak bunu dilemedi. Zira bu durum imtihan için yaratılan insanlığın serüvenine uygun düÅŸmezdi. O halde ideal olan, ilk peygamber Hz. Adem’in kurduÄŸu tevhid ve adalet toplumu ÅŸeklinde tek bir ümmet olmayı hedeflemek olsa da Kur’an, insan, toplum ve kainat ayetleri bunun tüm insanlığı kapsayacak ÅŸekilde dünyada bir daha gerçekleÅŸemeyeceÄŸine iÅŸaret etmektedir. İnsanlar çeÅŸitli din, ideoloji ve etnik gruba ayrılsa da bir arada güven ve refah içinde özgür bir ÅŸekilde yaÅŸamak istemektedir. Karmaşık bir sosyoloji inÅŸa eden günümüz insanlığına adil bir toplumsal model sunmak daha da elzem hale gelmektedir.
Ümmet kavramının çok katmanlı kuÅŸatıcı yapısı insanlığa aramakta olduÄŸu çözüm yolunu sunmaktadır. Zira bu kavram modern sosyolojinin grup, topluluk, ulus, toplum, siyasal birlikler, uluslararası toplum gibi çok sayıda kategorisini kapsayan ve millet, din gibi akraba kavramlarla da kendine özgü bir çıkış yolu üretebilecek imkânları haizdir. Ulemanın ümmet-i icâbet ve ümmet-i da‘vet ÅŸeklindeki ikili kullanımı da bahsedilen çok katmanlı birlik yapısının farklı bir ifade ÅŸeklidir. Ümmet-i icâbet son Peygamber Hz. Muhammed’e tabi olan Müslüman toplumu ifade ederken ümmet-i da‘vet kavramsallaÅŸtırmasıyla da diÄŸer tüm insanlarla dinamik bir iliÅŸki kurulmak istenir. Müslüman olmayan diÄŸerleriyle etkileÅŸime geçiÅŸteki ana motivasyon hakikatin paylaşılması üzerine kuruludur. Müminler vahy yoluyla eriÅŸtikleri hakikat pınarından herkesin nasiplenmesini arzu ederler. Burada ana gaye peygamberlerin öÄŸretisinin tebliÄŸ ve davetle tüm yeryüzüne ulaÅŸtırılmasıdır. Cihad ibadeti de bu baÄŸlamda Allah ve kul arasına engel koyan zorbalara karşı verilen mücadelenin adı olarak ortaya çıkar. Bu anlayış fetih kavramıyla ifade edilir ve sömürüye dayalı iÅŸgal giriÅŸiminden köklü bir ÅŸekilde farklılaşır. İnsanlıkta kardeÅŸ olan diÄŸer topluluklar daveti kabul ederse tüm geçmiÅŸ ihtilaflar ve düÅŸmanlıklar bir kenara bırakılarak temiz bir sayfa açılır. EÄŸer fetih gerçekleÅŸir ve daveti kabul etmezlerse Müslümanların zimmetinde güven ve huzur içinde yaÅŸamaları garanti altına alınır. Fethin gerçekleÅŸmediÄŸi coÄŸrafyayla anlaÅŸmalar çevresinde bir iliÅŸki yürütülür. Müslüman toplumların ahitlerine sadık kalmaları inançları açısından vazgeçilmez bir zorunluluktur.
Modernitenin ürettiÄŸi ulus devlet modelleri farklı bir toplumsallaÅŸma ortaya çıkardı. Batı’da görece baÅŸarılı olan bu model sömürdükleri ülkelerin sefalete mahkum edilmesiyle mümkün olabildi. Sömürülen ülkelerdeki kaos ve kargaÅŸa iklimi hâlâ devam etmektedir. Ulus devletin ana motivasyonu Batılı kapitalist bloÄŸun kendi çıkarlarını korumasına dayanmaktadır. Bundan ötürü Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan tüm bölgesel ve uluslararası birlikler bu amaca hizmet edecek ÅŸekilde kurgulanmıştır. Kurulan bu adaletsiz hegemonik düzeni deÄŸiÅŸtirmek için İslami Hareketler uzun süredir yoÄŸun bir mücadele vermektedir. Ancak ÅŸu ana kadar istenilen sonuçlar elde edilememiÅŸtir. Bu hedefe ulaÅŸmanın birinci ÅŸartı zihinsel iÅŸgale uÄŸramış Müslümanları düÅŸünsel özgürlüÄŸe kavuÅŸturmaktan geçmektedir. Bu konuda kayda deÄŸer çabalar ortaya koyan ıslahat önderleri önemli bir uyanış baÅŸlatmıştır. Bu uyanış büyük direniÅŸ cepheleri ve diriliÅŸ hamlelerine de dönüÅŸmüÅŸtür. Bazı yerlerde lokal deÄŸiÅŸim ve zaferler de elde edilmiÅŸtir. Lakin ümmete öncü ve model olabilecek bir pratik henüz ortaya çıkmamıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası sistemin artık sürdürülemez olduÄŸu genel kabul gören bir olgudur. ABD’nin liderlik ettiÄŸi Batı blokunun artık düÅŸünce ve deÄŸer merkezli bir söyleme dahi ihtiyaç duymadığı ve güce dayalı bir zorbalığı fiilî durum hâline getirdiÄŸi çok sayıda pratikle tescillenmektedir. Emperyalizm, kısa bir süre örtük ÅŸekilde yürüttüÄŸü sömürü düzenini tekrar alenileÅŸtirerek dünyanın öbür ucundaki halkların doÄŸal zenginliklerini kaba kuvvete dayanarak kontrol altına almaktadır. Çin, Rusya ve Hindistan gibi bölgesel güçler ise kendi bölgelerinde benzer bir sömürü düzenini sürdürmektedir. Medeniyet perspektifinden bakıldığında bu güçlerin büyük oranda siyonist Batı paradigmasına teslim olduÄŸu gözükmektedir. Kendi inanç deÄŸerlerine baÄŸlılığını güçlü bir ÅŸekilde sürdüren ve dünya halklarına alternatif bir sistem önerebilecek belki de yegâne küresel güç potansiyelini barındıran Müslüman toplulukları ise bir türlü bu potansiyelini açığa çıkaracak hamleleri gerçekleÅŸtirememektedir. Müslümanların insanlık ailesine, diÄŸer bir deyiÅŸle ümmet-i da‘vet kategorisine önderlik yapabilmesi için öncelikle ümmet-i icâbet olarak kabul edilen topluluklar arasında saÄŸlam bir birlik kurulması gerekmektedir.
Ümmet-i icâbet diye adlandırılan geniÅŸ toplumsal ve coÄŸrafi harita geçmiÅŸte de tam bir birlik içinde olmasa da hiç bir zaman bu kadar parçalı ve korumasız bir hâle düÅŸmemiÅŸtir. Tarih boyunca bazı bölgelerde büyük iç karışıklıklar, ihanetler, hezimetler yaÅŸansa da diÄŸer bir bölgede Müslümanların sığınacağı ve tekrar diriliÅŸe geçebileceÄŸi güç merkezleri bulunmuÅŸtur. Emperyalizmin İslam dünyasını sömürgeleÅŸtirmesi ve son olarak Hilafetin kaldırılmasıyla birlikte Müslüman coÄŸrafya yeni bir durumla karşı karşıya kalmıştır. Bu süre zarfında büyük acılar yaÅŸanmakla birlikte önemli tecrübeler de elde edilmiÅŸtir. Artık bu tecrübelerin ümmetin yeniden diriliÅŸine vesile kılınması gerekmektedir. Bu hedefe ulaÅŸmanın önünde elbette hâlâ büyük zorluklar vardır. Ümmet-i icâbet dediÄŸimiz müminler yekpare bir topluluk deÄŸildir. Müslüman topluluklar arasında tarihi, dini, etnik, ekonomik, siyasi çok sayıda ihtilaf bulunmaktadır. Ümmet olma bilinci tüm bu ihtilafları ve çeliÅŸkileri çözüme kavuÅŸturabilecek bir içeriÄŸe sahiptir. Zira ümmet kavramının çok katmanlı anlam dünyası birlik ve çeÅŸitliliÄŸi aynı anda kapsayan bir geniÅŸliÄŸe sahiptir. Bu hazineyi açığa çıkaracak ortak akıl ve güçlü bir iradeye ihtiyaç duyulmaktadır. Bahsedilen hedef bir ütopya deÄŸil bilakis kısmen yaÅŸanmakta olan bir gerçekliktir. Dini, düÅŸünsel, duygusal, kültürel, toplumsal olarak çok güçlü bir ÅŸekilde hissedilen bu gerçeklik, ekonomik, siyasi ve askeri bir birlikle somutlaÅŸmayı beklemektedir.
Müslümanların kendi aralarında İİT gibi genel, Arap BirliÄŸi, Türk Devletleri TeÅŸkilatı gibi bölgesel ya da D-8 gibi farklı boyutlarda birlik giriÅŸimleri olsa da beklenilen hedeflerin çok uzağında kalınmıştır. Bunların görünen, görünmeyen çok fazla sebebi bulunmaktadır. Öncelikle Müslüman toplumları yönetenler çoÄŸunlukla halkları temsil etmemektedir. Bunların bir kısmı direk emperyalizmin uÅŸağı ajanlardır, bazıları devÅŸirilmiÅŸ kiÅŸilerdir, bir kısmı zaaflarıyla esir alınmışlardır, bazı ülkelerin yönetici kadroları ise BatılılaÅŸmış, baÅŸkalaÅŸmış bir elit tabakadır. Bu yöneticilerin kurduÄŸu birliÄŸin aynı asla baÄŸlı olan ve ortak hedefe yürüyen ümmet idealine hizmet etmesi mümkün deÄŸildir. O halde İslam ülkelerinin öncelikle gerçek bir bağımsızlık mücadelesi vermesi gerekmektedir. Åžekli olarak sömürge olmaktan kurtulan ülkelerin çoÄŸunun hâlâ fiilî sömürgeler oldukları aÅŸikârdır. Bu ülkeler içinde toplum olarak inançlarına baÄŸlı olan ve İslami Hareketlerin faaliyetleriyle uyanışa geçen kimi halklar baÅŸlarındaki iÅŸbirlikçi kukla yönetimleri devirmek için harekete geçtiklerinde mankurtlaÅŸtırılmış yönetici ve orduların vahÅŸi saldırı ve katliamlarına maruz kalmışlardır. Bu baskı ve zulmü püskürtüp bir ÅŸekilde yönetime ulaÅŸan kimi İslami Hareketler ise küresel emperyalizmin ambargosu, karmaşık komplo ve müdahaleleriyle boÄŸuÅŸmaktan kendi programlarını uygulamaya fırsat bulamamıştır. EÄŸer ülke içinde farklı dini, etnik, mezhepsel fay hattı çok sayıda mevcut ise emperyalistlerin bunları harekete geçirerek yönetimi tekrar kendi iÅŸbirlikçilerine vermesi çok daha kolay olmuÅŸtur.
Aslında ümmet kavramının gücünden tam da bu noktada faydalanabilmek gerekmektedir. Mevcut İslam ülkelerinin bir kısmında azınlıklar varken bazılarında yok denecek kadar az gayrimüslim bulunmaktadır. Kimi ülkelerde ise gayrimüslim olmamakla birlikte etnik, mezhebi ya da ideolojik farklılaÅŸmalar mevcuttur. Burada halledilmesi gereken öncelikli mesele kendine Müslümanım diyen çoÄŸunluÄŸun ve özellikle de kanaat önderlerinin düÅŸünsel birliÄŸi saÄŸlamasıdır. Bunun yolu da doÄŸru bir tasavvura eriÅŸmekle mümkündür. Ümmet bilincinin öncelikli ÅŸartı aynı asla dayanmaktır, bu da ortak bir inanca sahip olmayı gerektirir. Bu inanç İslam inancıdır. Onun ortak dayanağı ise Kur’an ve sünnettir. İhtilaflar bu ana kaynaklara baÅŸvurularak çözülmelidir. Kimi konularda tarih boyunca ortaya çıkan ve gelecekte de devam edecek olan farklı görüÅŸ, ekol ve mezheplerin dini ve toplumsal bir zenginlik olarak görülmesi elzemdir. Zira aynı asla dayanıp ve ortak hedefe kilitlendiÄŸi halde ortaya çıkan ihtilaflar ümmet bilincini zayıflatmayacağı gibi rahmete dönüÅŸerek ümmete güç de verebilir. İhtilaf boyutunu aÅŸan, sapkınlaşıp fırkalaÅŸan gruplar hoÅŸ görülmese de İslam’ı kabul ettiklerini beyan ettikleri sürece Ehli Sünnet’in stratejik aklı çerçevesinde, ehli kıble tekfir edilmez ÅŸiarınca Müslüman toplumun bir parçası olarak kabul edilmelidir. Böylece iç ve dış ayartmalara ve tefrika çıkarmak isteyen odaklara karşı gerekli tedbirler alınmış olur.
Kavmiyetçilik ÅŸeytanla baÅŸlayan hastalıklı bir tutumdur. Müslümanın birincil olarak milliyeti akidesidir. Etnik kökenler ise ayrışma deÄŸil tanışıp kaynaÅŸma vesilesidir. Asıl ana kaynaÄŸa döndüÄŸümüzde, hepimiz topraktan geldik ve aynı atanın, Hz. Adem’in çocuklarıyız. İlkel kabilecilik güdüleri ya da modern ulusçuluk kışkırtmaları insanlığa fayda getirmemiÅŸtir. Bu tür asabiyeler dini deÄŸerlere baÄŸlı kalıp ümmet bilincine hizmet ettiÄŸi sürece fıtriliÄŸini korur ve anlamlı hale gelir. Batı ya da DoÄŸulu emperyalist güçler onca farklılıklarına raÄŸmen birlik arayışlarına girip bunda önemli ölçüde baÅŸarı saÄŸlamışken dini, tarihi ve gelecek anlayışı ortak olan Müslümanların etnik ve mezhepsel farklılıkları aÅŸarak muhkem bir birlik saÄŸlayamamaları anlaşılmaz bir durumdur. Emperyalistler yayınladıkları raporlarda Müslümanları etnik, mezhepsel ve ideolojik kampları ayırarak çatıştıracaklarını açıkça ilan ettiÄŸi halde ve bunu pratikte uygulayıp ümmet arasında büyük kıyımlar yaÅŸattığı bilinmesine raÄŸmen hala benzer krizler içinde debelenmek kabul edilemez bir felakettir.
Ümmet olmak, tevhid akidesinin toplumsal bir sonucu olarak önemli ölçüde inanç birliÄŸini gerekli kılmakla birlikte aynı zamanda siyasi bir birliktir. Müslümanların kendi siyasi birliklerini kapsadığı gibi beraber yaÅŸadığı gayrimüslimleri de kuÅŸatır. Hz. Peygamber’in Yahudi ve müÅŸrik kabilelerle beraber imzaladığı Medine Vesikası Müslümanların diÄŸerleriyle birlikte yaÅŸama tecrübesinin oldukça kadim bir mesele olduÄŸunu ispatlar. Daha sonra kurulan bütün İslam devletlerinde de istisnalar hariç gayrimüslimler Müslüman toplum içinde huzur içinde yaÅŸamıştır. Medine Vesikası’nda ifade edildiÄŸi üzere birlikte yaÅŸanılan gayrimüslimlerle bir sözleÅŸme imzalayıp ahitleÅŸildiÄŸinde artık onlarla aynı ümmetin bir parçası olunmaktadır. Günümüzde bazı ulusalcı kesimlerin ümmetçilik anlayışını kendileri açısından tehlikeli görmeleri bu açıdan bakıldığında kısır bir görüÅŸ olarak deÄŸerlendirilmektedir. Halbuki Medine Vesikası örnekliÄŸinde tezahür ettiÄŸi üzere ulusalcı kanat bu siyasal ümmet ahitleÅŸmesiyle aslında ümmetin evrensel diasporasının imkanlarından da faydalanma imkânı bulacaktır. İslami Hareketler ise iç bütünlüÄŸü saÄŸlayıp farklı asabiyeleri geniÅŸ ümmet anlayışının hizmetine sunarak emperyalizme karşı daha kararlı ve güçlü bir mücadeleye girebilecektir. Vesika’da belirtildiÄŸi gibi ihtilafların Allah ve Resülüne döndürüleceÄŸi hususu bu çok katmanlı ümmet anlayışının en önemli noktalarından birisidir.
Sekülerler yukarıda çizilen tabloyu anlamaya çalışmalıdır, bu konuda Batı taklitçiliÄŸine kendilerini mahkum edenler zaten profan bir kutsallık üreten sekülerizm dininin mensuplarıdır. Kendileri azınlık olduÄŸu halde Müslüman topluma laiklik, ulus devlet vatandaÅŸlığı, sözde nötrlük adı altında modernizmin ideolojileÅŸmiÅŸ hayat tarzını dayatarak hayali bir cemaat/ulus/birlik inÅŸa ettiklerini sanmaktadırlar. Halbuki bu sözde birliÄŸin dışta emperyalizmin, içte Kemalizm’in hegemonyasına dayandığını ve çok kırılgan bir yapısı olduÄŸunu kendileri de çok iyi bilmektedirler. İslam coÄŸrafyasında yaÅŸayan sekülerlerin yapması gereken ÅŸey, küresel emperyalizmin kimi zaman yumuÅŸak kimi zaman kaba güçle saÄŸladığı zorba egemenliÄŸe eklemlenmek yerine beraber yaÅŸadıkları İslam ümmetinin hakimiyeti altında adil ve insanca yaÅŸama imkânlarını inÅŸa etmek için çabalamak olmalıdır.
Bahsi geçen çok katmanlı ümmet paradigmasının inÅŸasında İslami Hareketlerin önemli görevleri vardır. Öncelikle yüce kitabın ifadesiyle vasat ümmet olma vasfını kuÅŸanarak her türlü aşırılıktan uzak bir örneklik ortaya koymaları gerekmektedir. Marufun egemenliÄŸi için çalışan hareketler bu vasıfla nitelenmeyi hak etmek için hakikatin savunuculuÄŸunu yapan adil ÅŸahitler olmalıdır. Bunun için Allah’ın boyasıyla boyanan bir ahlaklı toplum inÅŸa etmek gerekir. Yeni nesiller aileden okula tüm kurumlarda bu anlayışla eÄŸitimden geçmelidir. Zira Allah’ın övdüÄŸü hayırlı ümmetin sıfatı olan iyiliÄŸi emredip kötülükten nehyetme ameliyesi, ancak böyle yetiÅŸmiÅŸ bir neslin mücadelesiyle muhataplarda karşılık bulacaktır. İslami Hareketlerin ortaya koyacağı takva eksenli toplumsal deÄŸiÅŸim hamlesi eski ve yeni tüm ayrıştırıcı, bölücü, sömürücü egemenlik teorilerini geçersiz kılacaktır. Bu hedefin gerçekleÅŸmesinde sahih tasavvura, derinlikli düÅŸünceye sahip öncülere ihtiyaç olduÄŸu gibi teknosekülerleÅŸme dalgasına karşı toplumun ahlakını koruyacak ve duygularının İslamileÅŸtirilmesini saÄŸlayacak bir yol haritası da gerekmektedir. Toplumsal bilinç ve duyarlılık belli bir aÅŸamaya geldiÄŸinde kamunun İslamileÅŸmesi ve adaletin yaygınlaÅŸmasının önü açılacaktır. Toplumlar doÄŸal hallerine bırakıldıklarında yönetim mekanizmasının da onun deÄŸerlerine göre ÅŸekillenmesi kaçınılmazdır. Ne yazık ki kendini tanrı yerine konumlandıran modern ulus devlet buna izin vermemektedir. Lakin yukarıdaki aÅŸamaları belli ölçülerde kat etmiÅŸ bir Müslüman toplum karşısında seküler yönetim mekanizmaları dahi kendi pozisyonlarını gözden geçirip devlet aklının İslamileÅŸtirilmesinin ülke için vazgeçilmez bir gereklilik olduÄŸunu kabul etmek zorunda kalacaktır. Kendi içinde böyle bir bütünlükçü deÄŸiÅŸim gerçekleÅŸtiren bir model, önce bölgesinde sonra tüm İslam coÄŸrafyasında ümmetin birliÄŸini saÄŸlayacaktır. İşte bu ümmet; insanlığın yolunu gözlediÄŸi, adaleti hakim kılacak, herkesin din, can, akıl, nesil ve mal emniyetini saÄŸlayacak İslam ümmetidir.
İsa Özçelik, “Ümmet: Çok Katmanlı BirliÄŸin Adı”, Toplumsal DeÄŸiÅŸim, Cilt 8, Sayı 1 (Ocak - Nisan 2026), s. 47-54.
http://islamdusuncesi.org.tr/library/DOC-20260227-WA0010.-1-40512236176.docx