Ulemanın Erken Cumhuriyet Döneminde Yitirdiği Bir Hususiyet: Samimiyetin Bir Veçhesi Olarak Muhalefet

Vaazlarda, afişlerde ve sosyal medya postlarında zaman zaman boy gösteren bir hadis-i şerif: “Din nasihattir.” Daha geniş ve daha doğru tercümesiyle, “Din samimiyettir.” Fakat hadis bu şekliyle noksan kalmaktadır. Hadisin devamında ashabın, “Kime karşı ya Resulallah?” sorusuyla; “Allah’a, Resulü’ne, müminlerin yöneticilerine ve müminlere karşı” şeklinde hadis metni tamamlanır. 

Allah Resulü her ne kadar bize sözlerini ‘beyazı kara yapmadan’ nakletme ruhsatını vermiş olsa da bir muhaddis hassasiyeti kadarı mümkün olmasa bile hadis metinlerine karşı daha özenli olmalı; hiç olmazsa basılı materyallerde metnin tamamına yer vermeliyiz. Zira bu eksiltmeler, bilinçli veya bilinçsiz şekilde hadisin muradına zeval getirmektedir. İnsanların samimi duygularına hitap etmek, kalplerini yumuşatmak, yüklerini hafifletmek gayesiyle samimiyeti öne süren bu nakıs hadis, tam metni göz önünde bulundurulduğunda farklı ve geniş bir ufuk çizmektedir. Beklenen samimiyet; sadece Allah’la kul arasında, kalplerde gizli, bireyin içinde sıkışmış bir nasihat ve samimiyetten ibaret değildir. İslam’ın vazettiği samimiyet Allah-kul, peygamber-ümmet, emir-memur ve mümin-mümine arasında kurulan kapsayıcı bir samimiyettir. 

Allah Resulü, Müslümanlara karşı samimi olmaktan önce Müslümanların yöneticilerine karşı samimi olmayı şart koşmuştur. Samimi olmaktan kasıt; en yüzeysel haliyle yapmacık ve gösterişten uzak bir şekilde, doğruluk, dürüstlük ve hakkaniyet çerçevesinde içtenlikle davranmak, yalan ve aldatmadan ise alabildiğine kaçınmaktır. Allah’a ve Resulü’ne karşı samimi ve içten olmanın en kâmil örneğini Ashab-ı Kiram ortaya koymuş, kalplerinden geçen en küçük şüphe ve arızayı samimiyetle Allah’a ve Resulü’ne arz etmekten ve çözüm önerilerini can-u gönülden uygulamaktan çekinmemişlerdir. Amacımız hadis şerhi olmadığından biz, bu hadis-i şeriften murad ettiğimiz konu çerçevesinde istifade etmekle yetineceğiz.

Müslümanların yöneticilerine karşı samimi olmak bahsinde, sahabe döneminden Erken Cumhuriyet Dönemi’ne kadar Müslüman yöneticilere karşı samimiyetle davranma görevini ulemanın ifa ettiği görülmektedir. Ulema olarak tabir ettiğimiz sınıfın, ilk dönem sahabe içerisinde doğrudan tebellür etmediğinin farkındayız; ancak ulemadan kastımız, en sathi tabirle ashabın içerisinde Kur’an, hadis ve fıkıh bilgisi ile öne çıkmış, ilmî kıymetinin Allah Resulü ve ashab tarafından takdir edildiği ilim ehli kimselerdir.

Bir sınıf olarak ulema ise; İslam ümmetinin çoğalması, geniş ve uzak coğrafyalarda farklı iktisadi, içtimai meselelerle karşı karşıya kalınması, devlet yapısının sistemleşmesiyle ayet-i kerimenin de işaret buyurduğu üzere (Tevbe, 122) ihtisaslaşma ihtiyacının oluşmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu ulema sınıfının teşekkülü, bidayetinde devlet himayesi ve patronaj uygulamasından uzak, tamamen şahsi teşebbüs ve teveccüh ile oluşmuştur. Bu da ilim ehlinin lüzum gördüğünde samimiyetle muhalefet edebilme kabiliyetini oldukça güçlendirmiştir. Yöneticilerle keyif için oturup kalkma, onlardan menfaat elde etme, yüzlerine hayır söylerken arkalarından muhalefet etme gibi ilim adamlığının adabına yakışmayan hususlar; ilk dönem Sahabe ve Selef-i Sâlihîn döneminden itibaren ağır şekilde eleştirilmiş ve hakiki ilim ehlinin uzak durduğu işlerden biri olagelmiştir.

Zaman içinde medresenin teşekkülü ve ilmiye sınıfının teessüsü ile ilim ehli, şahsilikten kurtularak kurumsallaşmıştır. Bu kurumsallaşmayla birlikte ulemanın ahlaki duruşunun yanında bürokratik ve entelektüel boyutları ortaya çıkmıştır. Elbette ki düzene çanak tutmak, siyasete alet olmak, saray ulemalığı yapmak, fetva makamının meşruiyetini suistimal etmek, çıkar gütmek, menfaat çevresinde sınıflaşmak gibi ilim adamlığına yakışmayan davranışlar sergileyen münferit örnekler de ilim tarihimizde mevcuttur; fakat bu, başka bir muhasebenin konusudur.

Biz bu yazımızda, samimiyetle muhalefet eden ilim ehlinin tarih içerisindeki seyrini ele alacağız. Pek tabii samimiyetin anlamı, daima diline doğruları dolayarak muhatabı mütemadiyen tenkit etmek değildir. Ancak biz başlığımıza sadakat göstermek için ilim ehlinin muhalefet işlevini ele almakla yetineceğiz. Değineceğimiz muhalefet; iyiliği emretme, kötülükten menetme kabilinden olup tamamen hayrın tesisi için yapılan muhalefet faaliyetidir. Yoksa pastadan pay alamamak kaygısı ile yapılan, edep ve ahlak dışı üslupla yürütülen yıkıcı muhalefetin İslam siyasi geleneğinde muteber bir yeri olmadığı gibi bizim yazımızda da herhangi bir yeri yoktur.

Muhalefet kelimesi sözlükte; arkadan gelmek, yerine geçmek, zıt olmak anlamlarına gelen h-l-f kökünden türemiştir. Birinin yöneldiği istikametin dışında yön seçmek anlamına gelmektedir. Mananın da işaret ettiği üzere muhalefet; kuru kuruya karşı çıkmak değil, yeni bir yol ve yöntem teklifi sunabilmektir. Her hususta olduğu gibi muhalefette de itidali tavsiye eden İslam, muhalefet etmeyi de belli kaidelere bağlamış ve adabını ortaya koymuştur. Muhalefet ederken yalnızca Allah’ın rızasını gözetmek, karşı tarafın yanlışından keyif almadan bilakis bunu samimi bir üzüntüyle ele almak, muhatabın makam ve mevkiine göre hareket etmek, hakikati bir silaha dönüştürmemek ve hatayı fırsat bilip itibar suikastı yapmamak, ihtilafın başlıca edeplerindendir.

Raşid Halifeler, hanedanlar ve Osmanlı’nın Meşrutiyet Dönemi’ne kadar ilim ehli daima halkla devlet arasında çift yöne hizmet eden bir iletişim ve ikaz vazifesi görmüştür. Bu vazifenin bir parçası da yöneticilere karşı samimi olma ve muhalefet etmektir.

Siyasi Tarihimizde İlim Ehlinin Muhalefet Örnekleri

Ulemanın tavrı elbette ki daima vatandaş lehine düzene muhalefet etmek değildi. Günah olmayan işlerde Müslüman yöneticilere itaat; Allah Resulü’ne ve Allah’a kadar ulaştırılan sıkı bir silsileydi. Bu silsilenin en büyük koruyucusu da yine ilim ehli kimseler olmuştur. Ulema; toplumla devlet arasında toplumdan devlete itaat, devletten topluma adaletin tesisi için çalışan çift yönlü bir vasıta aracı olmuştur.

  • Raşid Halifeler Dönemi

İslam tarihi, Kur’an, hadis ve fıkıh ilimlerinde rüşdünü ispat etmiş olan ashabın, Raşid Halifeler Dönemi’nde yürüttükleri en güzel muhalefet örnekleriyle ve bu muhalefete karşı ‘Hakk’a ser-fürû lâzım’ kabilinden halifeler tarafından gösterilen hüsnükabul örnekleriyle doludur. Hz. Ömer gibi başarılı ve kudretli bir halifenin bile ayet ve hadise dayanarak yapılan muhalefet karşısında ne denli itaatkâr olduğu, dilden dile dolaşan misallerdendir. 

Şayet bu bahiste Cemel, Sıffin gibi üzücü ve ibretlik hadiseler karşı tez olarak ileri sürülecek olursa, bu vakıaların ilim geleneğinden neşet eden ilmî bir muhalefet faaliyeti olmadığı, siyasi ve içtimai vesaiklerle ortaya çıktığı göz önünde bulundurulmalıdır.

Zira Allah Resulü’nün ilmine ve ehliyetine sık sık dikkat çektiği Hz. Ali’ye ilmî yönden muhalefet etmenin güçlüğü bir yana, layık-ı veçhile yapılacak bir ilmî muhalefete Hz. Ali’nin tahammül göstermemesi abesle iştigaldir.   

  • Hanedanlar Dönemi

Allah Resulü’nün kendisinden sonra doğrudan bir halife tayin etmemesi, dört halifenin de birbirinden farklı dört metotla iktidara gelmesi; İslam siyaset hayatında yönetici seçimine dair birçok meşru yolun bulunduğunu bize açıkça göstermektedir.

Her ne kadar modern dönemde saltanat ekseriyetle mutlak kötü anlamda kullanılsa da dünyanın içinde bulunduğu siyasi konjonktür icabıyla birlikte; ashabın tüm tenkit ve hatta kıyamlarına rağmen Ümeyyeoğulları tarafından cebren İslam siyaset tarihine sokulan saltanat, devam eden İslami hayatta daima kötü anlamda kullanılmamıştır. Zira İslam yönetiminde asıl maksat adalet olduğundan, iktidarın nasıl iş başına geldiğine değil ne eylediğine daha çok itibar edilmiştir. Zulmeden bir sultanın gelişi tarih kitaplarına “kahr-u galebe” olarak kaydedilebilirken; İslam’a hizmet etmiş ve kamuoyunu göz etmiş yönetimler, cebren de başa gelse tabii ve kaçınılmaz bir şart olarak masumlaştırılmıştır. Bunun en bariz örneği, pederini cebren tahta indiren Yavuz Sultan Selim’dir. Kısa ömründe gördüğü büyük işler, tahta geçiş şeklini masumlaştırmıştır.

Allah Resulü’nün tabiri ile Raşid Hilafet’in ‘ısırıcı saltanata’ tebdil edildiği ilk dönemde, ilmi ve mücadelesi ile meşhur olan ashab bu duruma gerek dil ile gerek kıyam ile muhalefet etmiş; Müslümanlar, muhalefet etmenin ve yöneticilere samimi davranmanın ilk bedeliyle bu dönemde karşılaşmışlardır. Muhalefet edenlerin kanı dökülmüş, izzeti ve şerefi de alaşağı edilmiştir. Ancak ashabın içinde muhalefet etme ve hakkı söyleme istidadı hiçbir zaman kaybolmamıştır. Bu hususta ilk dönem İslam kaynaklarımızda pek acıklı ve ibretli örnekler mevcuttur. Biz sadece sarkastik ve nükteli hafif bir örnekle iktifa edecek olursak: Hazreti Hüseyin’in şehadetinden sonra, muhtemelen Harre Kriz’inden önce Medine-i Münevvere’ye doğru yola çıkan I. Yezid, şehrin girişinde şanına layık bir karşılama korteji göremeyince:

— “Beni karşılayacak develeriniz yok muydu?” şeklinde Ensar’ı eleştirir. Bunun üzerine Ensar: 

— “Biz o develeri Bedir’de, Uhud’da babanı ve dedeni kovalarken Allah yolunda yitirdik,” şeklinde cevap verir.

Baskı ve zulüm şöyle dursun; Ehl-i Beyt’in kanını helal gören ve ırza tasalluta kadar varan gaddarlığın altında, ilk dönem sahabenin muhalefet görevini hakkıyla ifa ettiğini görmekteyiz. Devam eden dönemlerde ilmin taşıyıcısı olan tabiîn, tebe-i tabiîn ve selef-i salihînin ahlaklı muhalefet faaliyetleri süre gelmiştir. Ebu Hanife’nin, zalim Emevî hükümetine karşı kıyam eden Abbasilere, “Sizin çıkışınız Bedir ehlinin Medine’den çıkışı gibidir,” şeklinde açıkça ve çok güçlü bir referansla muhalefet etmesi; Ahmet b. Hanbel’in Kur’an adına Abbasilere muhalefet ederek zindanlara düşmesi, Selçuklu döneminde aşırı vergi, askeri baskı, Batınîlerle mücadelede gösterilen zafiyet eleştirilerinin vaaz kürsülerine kadar konu olması, Osmanlı döneminde vergi ve arazi uygulamalarında devleti sınırlayıcı fetvaların verilmesi ile saray ahalisinin yaşantısının alenen eleştirilmesi, ulemanın muhalefet özelliğini daima koruduğuna dair sınırlı birkaç örnektir. 

Hatta bugün birçoğumuzun ilim ve alim kelimeleri ile özdeşleştirdiği medrese kurumu, Maveraünnehir’de ilk ortaya çıktığında ulemanın muhalefeti ile karşılaşmış; tabutun içine hokka ve divit yerleştirerek bir nevi, “İlim devlet tekeline girerek ölmüştür,” itirazıyla âlimler, medresenin kuruluşuna “ilmin cenaze merasimidir” diyerek tepki göstermişlerdir.

Elbette ki ilmin özgürlüğü ile devletin formal eğitimle kurmak istediği anlam değer dünyası ve ortak dil endişesi farklı amaçlara hizmet etmektedir; ancak burada dikkat çekmek istediğimiz husus; ilim ehlinin, ilmin devletin elinde mutlaklaşma ve yozlaşma ihtimaline karşı göstermiş olduğu muhalefettir.

Hülasa; İslam siyasi tarihinin hacimli bir kısmını oluşturan hanedanlar döneminde, İslam dünyasında gerçek ve etkili muhalefet ulema eliyle yürütülmüş, ilmiye sınıfından neşet etmeyen muhalif hareketler ya kısa soluklu olmuş ya da halktan gerekli desteği görememiştir. Hükümdarların hal’ planı gibi süratli görülmesi gereken işlerde bile meşruiyet aracı olarak fetva makamından “hal’ fetvası” alınmıştır. IV. Murad gibi istisnalar haricinde iktidar sahipleri de ilim ehlini doğrudan karşılarına almaya pek cesaret edememişlerdir

  • Meşrutiyet Dönemi

19. yüzyılda ilk defa Osmanlı Devleti’nde teşebbüs edilen meşrutiyet denemeleri, ulema tarafından olumlu/olumsuz tenkitlerle karşılanmıştır. Ancak saltanatın henüz üstünde olmasa da en azından önünde bulunma çabası olan meşrutiyet, ulema tarafından dini referanslarla savunulmuştur. Söz gelimi; dönemin sükse yapmış olan kavramları “musavaat” ve “hürriyet”, Elmalılı Hamdi Yazır tarafından ahkâm-ı mansusanın biricik örneği olarak ele alınmıştır. Bugün bile “İslam’da yoruma kapalı, nass ile sabit hususlar nelerdir?” sorusu sorulacak olsa zannımızca ilk cevaplar özgürlük veya eşitlik olmayacaktır. Ancak Yazır, gerek muhalif kişiliği sebebiyle gerekse İslam’ın özgür irade ve eşitliğe verdiği öneme dikkat çekmek istemesiyle bu kavramları birer ahkâm-ı mansusa olarak değerlendirmiştir. Yine bu dönemde Bediüzzaman, Elmalılı H. Yazır ve Mehmet Akif gibi dini ve ilmî şahsiyetler II. Abdülhamid’e açıkça muhalefet etmiş, hatta hal’ fetvasının müsveddesini, görevi olmamasına rağmen bizzat Elmalılı Hamdi Yazır elleriyle hazırlamıştır.  

Özetle; ilk İslami dönemden Osmanlı’nın son dönemine kadar ulema, iktidara muhalefet etme işlevini sürdürmüştür. 

Erken Dönem Cumhuriyette Meşruiyet Paradigmasının Değişimi

Erken dönem Cumhuriyet’te, önce hilafet ve saltanatın dini referanslara dayandırılarak cebren tefriki, akabinde de hilafetin ilgası ile sosyal ve dini hayattaki sert ve ani değişiklikler, ulemanın muhalefetini oldukça kısıtlamış; en cesurlarını bile pasif muhalefet pozisyonuna mecbur bırakmıştır. Ancak ilim ehlinin muhalefetini engelleyen tek unsuru baskı olarak açıklamak, kolaycı ve haksızlık içeren bir cevap olacaktır. Zira yukarıda da bahsedildiği üzere ilim ehli, tarih boyunca ciddi baskı ve mezalimle karşı karşıya gelmiş ancak vazifesinden geri durmamıştır. İlim ehlini asıl pasifize eden etken, dönemin dinamiklerinin değişmesidir.

Zira bu döneme kadar ulemanın muhalefeti emir sahipleri tarafından dikkate alınmasa, hatta muhalefet edenlere zor bile kullanılsa ilim ehlinin meşruiyeti ve saygınlığı korunmuştur. Hanedanlar döneminde en zalim hükümdarlar dahi, muhalefet eden ilim ehline karşı saraylı bir “ilim” kadrosu ihdas ederek meşruiyetini devam ettirmeye çalışmıştır. 

Erken dönem Cumhuriyet’le değişen asıl unsur; artık dinin meşru bir referans kabul edilmemesi, kamuoyunu domine eden anlam-değer dünyasında dini literatürün yer almaması, hatta dolaylı veya doğrudan dinin hedef alınmasıdır. Egemenlik anlayışının sekülerleşmesi, meşruiyet paradigmasında dini unsurların pasifize edilmesi veya çarpıtılması; dinin etrafında yıllardır özenle örülmüş bütün paradigmayı, vicdanı, anlam ve duyuş tarzını kökünden sarmıştır. Esas itibariyle bu sarsılmanın izleri, Osmanlı’nın son dönem sosyal ve siyasi hayatında da kendini göstermeye başlamıştır. Tam anlamıyla bir toplum portresi olan Âkif’in Safahat’ının “Asım” bölümünde, gerek yeni neslin gerekse kamu görevlilerinin ilim ehline olan bakış açıları bu sarsılmanın izlerini yansıtmaktadır.

Klasik dönemin siyasi tasavvurunda egemenlik, mutlak bir iktidar yetkisi değil, emanet ve sorumluluk külfetiyle kuşatılmıştır. Yönetici, hukukun ve ilahi normun üstünde değil; bilakis onunla kayıtlı bir otorite olarak tasavvur edilmiştir (Nisa, 59). Bu çerçevede devletin varlık sebebi güç üretmek değil, adaleti tesis etmektir. Meşruiyetin kaynağı salt fiilî hâkimiyet değil, adalet üretme kapasitesidir. Böyle bir düzende siyasal yapı; tek yönlü bir tahakküm mekanizması olarak değil, çift yönlü bir sorumluluk ilişkisi olarak işler: Yukarıdan aşağıya doğru adalet ve himaye yükümlülüğü; aşağıdan yukarıya doğru ise meşru otoriteye itaat esası söz konusudur.

Bu çift yönlü yapının sürekliliğini temin eden en önemli unsur, ulemanın “ara otorite” rolüdür. Ulema; ilahi normu yorumlayan ve siyasal alanın meşruiyet sınırlarını tayin eden bir denge unsuru olarak konumlanmıştır. Bir taraftan yöneticiyi hukuki ve ahlaki ölçülerle kayıt altına alırken, diğer taraftan topluma itaatin sınırlarını öğretmiş; böylece adalet ile itaat arasındaki dengeyi muhafaza etmiştir.

Erken dönem Cumhuriyet’te ise problem, sadece ulemanın muhalefet edip etmemesi değildir. Kök neden, meşruiyet üretim mekanizmasının nasıl kurulduğudur. Klasik siyasal düzende meşruiyet; adalet ile ilahi norm arasındaki irtibat üzerinden tesis edilirken ulema, bu irtibatın yorumlayıcısı ve muhafızı olarak çift yönlü dengeyi temin eden ara bir otorite işlevi görmüştür. Ancak modern ulus-devlet paradigmasıyla birlikte egemenlik anlayışı köklü bir dönüşüme uğramış, siyasal meşruiyet; ilahi referanstan ziyade milli irade, hukuk ve merkezi bürokratik rasyonalite temelinde yeniden tanımlanmıştır. Bu dönüşüm meşruiyetin kaynağını ve icra biçimini değiştirmiştir.

Böyle bir zeminde ulemanın tarihsel ara otorite rolü doğal olarak zayıflamıştır. Çünkü artık siyasal düzenin kendisini kayıt altına aldığı normatif çerçeve farklılaşmıştır. Meşruiyet üretimi dini ilim üzerinden değil, modern hukuk ve temsil mekanizmaları üzerinden gerçekleşmeye başlamıştır. Dolayısıyla Erken Cumhuriyet döneminde gözlenen dönüşüm, sadece siyasal baskı ya da kurumsal tasfiye ile açıklanamaz, aynı zamanda meşruiyetin epistemik temelinin değişmesiyle doğrudan ilgilidir. Ulemanın kamusal alandaki etkisinin daralması, yeni meşruiyet mimarisi içinde ara denge unsuru olarak dini referans ihtiyacının bulunmaması ile birlikte okunmalıdır. Daha sade bir deyişle ilim ehli iktidardan göremediği saygınlığı ve hüsnükabulü kamu önünde de giderek kaybetmiş, toplum vicdanında sadece dini meselelerin danışıldığı kısır bir mecraya hapsedilmiştir.

Bütün bu sosyo-siyasi kırılmanın yanı sıra ilim ehli yıldırma politikalarıyla da karşı karşıya kalmış, İstiklal Mahkemelerinde “ceffelkalem” yargılanarak adi suçlu muamelesi ile bastırılmıştır. Bu o kadar yaygın bir uygulamadır ki Meclisin Kur’an tefsiri görevini tevdi ettiği Elmalılı, İstiklal Mahkemelerinde daha önce yargılanmış; yine meclisin meal görevini tevdi ettiği Âkif gönüllü sürgüne gitmiş; Buhârî-i Şerîf şerhi ile görevlendirilen Babanzade Ahmet Naim benzer dışlayıcı muamelelere maruz kalmıştır. Meclisin bizzat büyük görevler tevdi ettiği ulemaya karşı tavır bu yöndeyse diğer ilim ehlinin ahvalini okuyucunun takdirine arz ederiz. 

İlim ehli böyleyken ilim kurumları da bu dönemde iğdiş edilmiş; halkın temel irşad ihtiyacını karşılayan camilerin yönetimi müftülüklerden alınarak Vakıflar Müdürlüğüne verilmiştir. Öyle ki darbeyle görevinden alınarak ev hapsine mahkûm edilen Diyanet İşleri Reisi Ahmet Hamdi Akseki, görevi devralmak için evine kadar gelme nezaketini gösteren sabık İstanbul Müftüsü yeni Diyanet Reisi Ömer Nasuhi Bilmen’e:

— “Evladım; devir menfaati celp değil, mefsedeti def devridir. Ümit ediyorum ki bu adamları bazı fena işlerden vazgeçirebilirsin,” şeklinde mukabelede bulunmuştur.. 

Yine cuntacıların Kur’an eğitimi sorumluluğunu Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan alarak Millî Eğitim Bakanlığı’na tevdi etme planlarına, dönemin Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç, Atatürk ve dönemin Diyanet Reisi Rifat Börekçi arasındaki ahitleşmeyi hatırlatarak Kur’an eğitiminin Diyanet’in bünyesinde kalması hususunda darbecileri ikna etmiştir.

Erken dönem Cumhuriyet’te muhalefet hususiyetini giderek yitiren ulema, geçmişten gelen sorumluluğunun farkında olsa da planlı ve sistemli bir itibar suikastıyla bu görevden deyim yerindeyse el çektirilmiştir. Kamuoyunu düzenleyen unsurlar dinden giderek uzaklaştırılmış, dolaylı olarak ulemanın da etki alanı kısıtlanmıştır. Bu döneme kadar kamu hayatında devletten tebaaya doğru adalet, tebadan devlete doğru da itaat döngüsünü gözeten ulema; bu dengenin bozulduğu her yerde tekrar kurulması için gereken adımı cesurca atmaya çalışsa da yukarıda bahsettiğimiz hususlardan da görüleceği üzere içinde bulunduğu ahval ve şerait içinde sıkışmış, muhalefet görevini unutmasa da unutmuş gibi yapmak zorunda bırakılmıştır. 

Bugün tüm veçheleriyle ulema, aşağıdan yukarı itaat arz eden, yukarıdan aşağı ise düzenin bir propaganda aracı gibi vazife görmektedir. Daha cesur bir ifadeyle İsmail Kara’nın tespiti ile: “Cumhuriyet döneminde yapılan ve maalesef ilahiyat fakültelerinde de sorgulanmadan benimsediği ideolojik tasvirlere bakarsak ulema sınıfına devletin kulu kölesi, memuru bir tür hoparlörü, devletin emir sahiplerine karşı basit konumda gösteren bir tablo ile karşılaşırız.

Vergi, itaat, uyum, düzenin kıymeti gibi hususlarda deyim yerindeyse müntesiplerine ve cemaate çatabilen dini müesseseler, ilahiyat fakültelere de dahil, mesele vatandaşın hakkını savunmak olunca devletin kamuya karşı görevleri hususunda aynı şekilde devlet kurumlarına lisan-ı münasip ve hayrı ihkak duygusu ile muhalefet edememektedir.

Halbuki samimi ve ahlaklı bir muhalefet, artık ülkemizde iktidar sahiplerinin bile arzu duyduğu bulunmaz bir nesne haline gelmiştir. Ülkemizde muhalefetin mutlak itiraz, amaç uğruna her şey mübah gören anlayışı hem üzüm yemek hem bağcıyı dövmek üzere kurulu muhalefet zihniyeti vatandaşın ihtiyaçlarını gözetmekten yoksundur. Toplumun ihtiyaçlarını gözetmek, devlet ve toplum arasında ıslah edici dengeyi kurmak yükümlülüğüne sahip ilim ehli şahsiyetler; bugün ne yazık ki bu görevden ya uzaktadır ya da üslup ve çözüm önerileri yetersiz ve sathidir. Halbuki dini terminolojiden neşet eden ahlaklı ve çözüm odaklı bir muhalefet, iktidarın daha iyi çalışmasına, toplum haklarının ifasını daha kuvvetli bir şekilde ortaya koymaya yardımcı olacak, İslam toplumunun inşasında önemli bir rol oynayacaktır.

*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.

Yorum Yapın

İlginizi çekebilir