Liderler Zirvede, İnsanlık Yerlerde. Başlıklı yazımızı dinliyorsunuz. İşte yazımız;
NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, 7-8 Temmuz tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirilecek. Türkiye, modern seküler paradigmanın askerî ve stratejik omurgasını oluşturan NATO’ya ev sahipliği yapmaya hazırlanırken sadece sokaklar değil vicdanlar da daralıyor.
Soğuk Savaş sonrası karnesiyle de insanların vicdanlarında mahkum edilen ve varlığının sebebi yıllardır sorgulanan bu oluşum, İslam coğrafyasının kalbinde meşruiyetini tazelemeye hazırlanıyor.
Zirvenin önemli başlıkları arasında geçen yıl alınan kararların hayata geçirilmesi, savunma harcamalarının artırılması, Ukrayna’ya desteğin sürdürülmesi gibi kararlar yer alıyor.
Tarihin bir döneminde kurulan, çelişkileri, çifte standartları ve suçlarıyla günümüze kadar gelen bu mekanizmanın, ilan ettiği diplomatik retoriklerinin gerçeği ifade etmediği, onları birer koruma kalkanı olarak kullandığı dünyadaki gelişmeleri takip eden vicdan sahibi halklar tarafından bilinmektedir.
Çok uluslu ortaklık görüntüsü vermekle birlikte merkez güç hegemonyasını meşrulaştıran ve onun küresel stratejilerine hizmet eden bu ittifakın, insanlığın geleceğine adalet, barış, huzur vadetmediği kaybedilen binlerce insan, yıkılan onlarca şehir ve yoksayılan insani değerlerle defaatle ispatlandı.
Zirveye çıkarılan “insan hakları, özgürlük, barış, hukukun üstünlüğü” söylemlerinin kendi çıkarları söz konusu olduğunda bir silah gibi kullanıldığı, istatistik verisi olarak görülen insanları yönetmek için birer algı aygıtları olarak tasarlandığı ve özellikle İslam dünyasının bir deney sahası olarak görüldüğü; Yahya Sinvar’ın kendilerine fırlattığı sopayla, Rim’in olanları hatırlayalım diye bıraktığı küpesiyle, Minap ilkokulunun 165 kız öğrencisinin okul çantasına bulaşan kanla yine, yeniden dünyaya ilan edilmiş oldu.
Kendi medeniyet krizlerini tüm dünyaya ihraç eden ve oluşturdukları tehditlere karşı “kolektif güvenlik"leri uğruna dünyanın geri kalanını feda edebilen bu materyalist barbarlık, kendi yaşama biçimi ve siyasi kültürünü yeryüzünün tek geçerli modeli olarak dayatsa da, başta müslümanlar olmak üzere hakkaniyet sahibi vicdanlı insanlar bunu yapıbozuma uğratma çabalarına devam etmelidirler. Kendi savunma doktrinini kendi medeniyet tasavvuru ve adalet anlayışı üzerine inşa edemeyenler, "haksız ama güçlü” olanların sınır bekçiliğini yapmaya mahkum olurlar.
İnsan onurunu korumak, şefkat ve merhametle insanı yaşatmak ancak hakikati her türlü dünyevi konjonktürün üzerinde tutan, bir insanın haksız yere ölümünü tüm insanlığın ölmesiyle musavi tutan bir tasavvurla mümkün olabilir.
Yeryüzünde adaletin gerçekleşmesi, ancak ailesinin aleyhine dahi olsa adaleti ayakta tutmayı vazeden üstün bir ahlakla gerçekleşebilir.
Tüm farklılıklarıyla insanların güven içerisinde yaşaması, gökkuşağının renkleriyle boyanmış, fıtratı bozulmuş, çivisi çıkmış bir güvenlik şemsiyesiyle değil; Allah’ın boyasıyla boyanmış, tevhid eksenli, takvayı kuşanmış ve marufun egemenliğinin vadedildiği bir dünya düzeniyle gerçekleşebilir.
NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, 7-8 Temmuz tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirilecek. Türkiye, modern seküler paradigmanın askerî ve stratejik omurgasını oluşturan NATO’ya ev sahipliği yapmaya hazırlanırken sadece sokaklar değil vicdanlar da daralıyor.
Soğuk Savaş sonrası karnesiyle de insanların vicdanlarında mahkum edilen ve varlığının sebebi yıllardır sorgulanan bu oluşum, İslam coğrafyasının kalbinde meşruiyetini tazelemeye hazırlanıyor.
Zirvenin önemli başlıkları arasında geçen yıl alınan kararların hayata geçirilmesi, savunma harcamalarının artırılması, Ukrayna’ya desteğin sürdürülmesi gibi kararlar yer alıyor.
Tarihin bir döneminde kurulan, çelişkileri, çifte standartları ve suçlarıyla günümüze kadar gelen bu mekanizmanın, ilan ettiği diplomatik retoriklerinin gerçeği ifade etmediği, onları birer koruma kalkanı olarak kullandığı dünyadaki gelişmeleri takip eden vicdan sahibi halklar tarafından bilinmektedir.
Çok uluslu ortaklık görüntüsü vermekle birlikte merkez güç hegemonyasını meşrulaştıran ve onun küresel stratejilerine hizmet eden bu ittifakın, insanlığın geleceğine adalet, barış, huzur vadetmediği kaybedilen binlerce insan, yıkılan onlarca şehir ve yoksayılan insani değerlerle defaatle ispatlandı.
Zirveye çıkarılan “insan hakları, özgürlük, barış, hukukun üstünlüğü” söylemlerinin kendi çıkarları söz konusu olduğunda bir silah gibi kullanıldığı, istatistik verisi olarak görülen insanları yönetmek için birer algı aygıtları olarak tasarlandığı ve özellikle İslam dünyasının bir deney sahası olarak görüldüğü; Yahya Sinvar’ın kendilerine fırlattığı sopayla, Rim’in olanları hatırlayalım diye bıraktığı küpesiyle, Minap ilkokulunun 165 kız öğrencisinin okul çantasına bulaşan kanla yine, yeniden dünyaya ilan edilmiş oldu.
Kendi medeniyet krizlerini tüm dünyaya ihraç eden ve oluşturdukları tehditlere karşı “kolektif güvenlik"leri uğruna dünyanın geri kalanını feda edebilen bu materyalist barbarlık, kendi yaşama biçimi ve siyasi kültürünü yeryüzünün tek geçerli modeli olarak dayatsa da, başta müslümanlar olmak üzere hakkaniyet sahibi vicdanlı insanlar bunu yapıbozuma uğratma çabalarına devam etmelidirler. Kendi savunma doktrinini kendi medeniyet tasavvuru ve adalet anlayışı üzerine inşa edemeyenler, "haksız ama güçlü” olanların sınır bekçiliğini yapmaya mahkum olurlar.
İnsan onurunu korumak, şefkat ve merhametle insanı yaşatmak ancak hakikati her türlü dünyevi konjonktürün üzerinde tutan, bir insanın haksız yere ölümünü tüm insanlığın ölmesiyle musavi tutan bir tasavvurla mümkün olabilir.
Yeryüzünde adaletin gerçekleşmesi, ancak ailesinin aleyhine dahi olsa adaleti ayakta tutmayı vazeden üstün bir ahlakla gerçekleşebilir.
Tüm farklılıklarıyla insanların güven içerisinde yaşaması, gökkuşağının renkleriyle boyanmış, fıtratı bozulmuş, çivisi çıkmış bir güvenlik şemsiyesiyle değil; Allah’ın boyasıyla boyanmış, tevhid eksenli, takvayı kuşanmış ve marufun egemenliğinin vadedildiği bir dünya düzeniyle gerçekleşebilir.