Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilmiş bir peygamberin ümmetinden olmanın neticelerinden belki de en güzeli, İslam’ın tavsif ettiği mü’min kimliğini şahsında mümkün olduğunca ortaya çıkarmaya çalışan insanlarla karşılaşmaktır. Şahsen bu konuda oldukça zengin olduğumu, hayırla anılmayı hak eden sayısız insan güzeliyle tanışmayı yüce Rabbimin bu aciz kuluna lütfettiğini düşünüyorum. İslam’ın hayatla en sahici bağlantı noktasının inşa ettiği bu insanlar eliyle sağlandığına olan inancım bu müstesna şahsiyetlerin dilimin döndüğünce anlatılması sorumluluğunu üzerime yüklüyor. İşte bu sorumluluğun yerine getirilmesi adına çok sevdiği rabbinin yanına varmış olan bir büyüğümden bir dava adamından, Necip abimden, Avukat Necip Kibar’dan bahsetmek istiyorum.
Temel Bilimler Fakültesi gibi bir ismi olduğunu hatırlıyorum. Çapa Tıp Fakültesinin kampüsündeydi. Ziyaretine gittim. Hastalığının tam olarak ne olduğunu anlayamamıştım ama yüzünde kısmi ve geçici felce benzer bir olumsuzluk oluşturduğunu hatırlıyorum. Bir süredir tedavi amacıyla burada yatıyordu. Bir zamanlar öğrencilerin sırf başörtülü diye alınmadığı, desteğe gelen avukatlarının bile binaya sokulmadığı, bodrumlardan, kırık pencerelerden içeri girebildiğimiz bir binada ziyaret ediyordum onu. Kesinlikle mutmain, davasından ve gayretinden emin bir tevekkül hâli her zamanki gibi yüzünden okunuyordu. Konuşurken bir ara “Abi, bu binada 28 şubat sürecinde yaşadığımız anıları hatırlıyor musun?” diye sordum. “Hiç unutmuyorum ki Atilla.” dedi. “Onların hepsinin bende kaydı var, bir ara CD yapar sana da veririm.” şeklinde cevap verdi. Nasip olmadı, ama bahsettiğimiz olayla ilgili bu kayıt daha sonra bir sosyal medya hesabında paylaşıldı. Vefatından sonra dava arkadaşları arşivden bu görüntüyü bulup yayınlamışlar. O gün epey sohbet ettik, kendisi hemşehrim olurdu, aynı ilçedendik. Ama memleketten değil, okumak için geldiğim ve o günden bugüne hayat sürdüğüm İstanbul’da, Şubat’ın sisli, karanlık günlerinde tanışmıştık.
Birkaç arkadaşı ile birlikte Aksaray’da bir büroda avukatlık yapıyordu. Sakalsız, bıyıklı, takım elbiseliydi. İlk baktığınızda İslam’ın samimi bir neferi olduğunu göremezdiniz. Fakat konuştukça, tanıdıkça, zaman geçtikçe ve ondaki istikrara şahit oldukça içinde ne büyük bir dava taşıdığını, omuzlarına nasıl bir yük aldığını daha iyi görebiliyordunuz. Bu açıdan Seyyid Kutub’a benzerdi.
Necip Abi hangi zamana denk gelirse gelsin, nerde olursa olsun Müslümanları ilgilendiren dava ve duruşmalara muhakkak katılırdı. Planlı ve sınırlı memleket ziyaretlerinde iken bile oradan kalkıp duruşma hangi ilde görülüyorsa oraya gider, duruşmaya girer ve tekrar köyüne dönerdi. Onu, Müslümanları ilgilendiren her karede görebilirdiniz. Öyle ki 28 Şubatta mağdur ve mazlumların yanında, 15 Temmuz’da darbeci hainlerin karşısında, vekil olarak hep Necip Kibar’ın ismi yer alırdı. Tanışmamızı da 28 Şubat’ın karanlık, puslu havasına borçluyduk.
Askerî vesayetin o zor zamanlarında geçen, “güler misin ağlar mısın” dedirten bir anımı da anlatmak isterim: Necip Abi, her gün ayrı bir okulda ayrı bir vukuatın yaşandığı günlerin birinde beni aradı. Kadıköy’de bir karakolda okuluna alınmayan başörtülüleri desteklediği için gözaltına alınmış birisi olduğunu, hukuki yardıma ihtiyacı olduğunu ve gidip gidemeyeceğimi sordu, şahsın ismini de verdi. Ofisim de Anadolu yakasında olduğu için kabul ettim ve kalktım gittim. Karakol girişinde görevli memura kimin için geldiğimi söyledim. Görevli de eliyle nezareti işaret etti. Nezaretin önüne kadar gittim ama orada başörtüsü eylemlerini gözaltına alınma pahasına destek verecek bir şahıs göremediğim için tekrar görevliye geldim ve “Ben falanca için gelmiştim, bu o değil dedim.” görevli bu sefer benimle birlikte nezarete gelerek müvekkilin ismini zikrederek eliyle gösterdi ve “Tamam işte, bu o.” dedi. Nezaretteki adam garip deri kıyafetli, uzun saçlı, yüzünde üçgen bir sakal… Başörtüsü eylemlerine gelenlere hiç mi hiç benzemiyor. Sonra tabi kendisiyle görüştük, olayı öğrendik ve duyarlı bir müslüman olduğu kanaatine vardık. Fakat etkisi bir müddet devam eden bir şoka da maruz kalmış olduk. Hatta nezarette yanında sessiz sedasız bir delikanlı vardı, daha sonra o da söyledi. “Abi, müslüman olduğuna önce ben de inanamadım, Fatiha, İhlas okuttum ondan sonra anca ikna oldum.” dedi.
…
Zaman değişmiş, bir ferahlama ve rahatlama dönemine girilmiş, vesayetin beli kırılmıştı ama bu sefer de 28 şubat darbecilerinin yargılanması ve ardından patlayan hain darbe girişimi davaları gündeme gelmişti. Tüm bu süreçlerde Necip KİBAR abimiz hep olması gereken yerde, mağdur ve mazlumların, hak davanın yanında yer almıştı.
İlerleyen zamanlarda kendisini köyünde de birkaç defa ziyaret ettim. Olta ile balık avlamayı çok sevdiğini öğrenince deniz kenarında bulunan köyümüzde bir ortam hazırladım ve birlikte balığa çıktık. Esasında ben suyun altı varken üstünden avlanmayı pek sevmem ama onun hatırına bu seferlik tekne ile denize açılmıştım. O, birkaç atıştan sonra misinayı dolaştırdı ve kullanılamaz hale getirdi. Bendekini teklif ettim “Hayatta olmaz, ben hakkımı iyi kullanamadım.” dedi ve kabul etmedi.
Soyadı gibi kibar bir insan olsa da İslam’a uygun düşmediğini düşündüğü hususlarda kesinlikle acıması yoktu ve çok tavizsizdi. Bir keresinde köyünde ziyaretinde iken gurbetten gelmiş bir akrabası da bize katılmıştı. O akraba, gurbet ellerde abimizin benimsemediği bir cereyana kapılmıştı. Abimiz arkadaşa öyle konuşmalar yaptı ki ben “Keşke biraz daha yumuşak olsa.” diye geçirdim içimden. Fakat samimi oluşundan mıdır nedir, arkadaş ona hiç alınıp darılmadı, “Sen daha iyi bilirsin ağabey.” diyerek kapattı konuyu.
Gördüğüm kadarıyla çok planlı ve tertipli bir insandı. İstanbul’da yaşardı ama daha kış döneminden köyüne hangi tarihte gideceği, orada ne kadar kalacağı, ne zaman dönüşe geçeceği hepsi belirlenmiş olurdu. Hemen her yıl ya hacca, olmazsa umreye giderdi. Nadiren gidemediği yıllarda ise tabiri caizse boynu bükük gezerdi.
Aynı ilçeden olmamız hasebiyle zaman zaman kabrini ziyarete gidip onun ve cümle müminlerin affı için dua ediyorum. Son gittiğimde iki kardeşiyle de sohbet etme imkânı bulmuştum. Bir hafta sonra kardeşlerinden birinin de vefat ettiği haberini aldım.
Rabbim rahmetiyle muamele eylesin, avf ve mağfiretine kavuştursun ve bizleri cennetlerinde buluştursun.