Avrupa'nın Zihinsel Haritası: ‘Sanal İslam’ ve İslamofobinin Bin Üç Yüzyıllık Şifreleri

Uluslararası ilişkilerde kitleleri sokağa döken o anlık kırılmalar, çoğu zaman tarihin derinliklerinde işlenmiş bir zihniyet cevherinin sadece yüzeye vurmuş hâlidir. Batı dünyasında bugün neredeyse içgüdüsel bir refleks gibi çalışan ve “İslamofobi” adını verdiğimiz kronik reaksiyon da işte bu yanılgının en çarpıcı örneğidir. Medyada, siyaset sahnesinde ve sokakta dile getirilen yaygın kanaat, bu düşmanlık sarmalını 11 Eylül şokuna ya da son dönemdeki kitlesel göç dalgalarına bağlar. Peki ya size bu korku ve nefretin bin üç yüz yılı aşkın sistemli bir zihniyet inşasının ürünü olduğunu, anlık güvenlik endişeleriyle hiçbir ilgisi bulunmadığını söylesem? Siyaset profesörü Maurits S. Berger’in literatüre kazandırdığı “Sanal İslam” (Virtual Islam) kavramı işte tam da bu devasa illüzyonun şifrelerini çözmek için bir anahtar sunuyor. Berger’e göre Avrupalı, gerçek bir Müslüman komşusuyla tanışma zahmetine girmeden, tamamen teolojik korkular, Orta Çağ mitleri ve nesilden nesile aktarılan kurgusal imgeler üzerinden anakronik bir “Öteki” tasarlamıştır. Bu yazıda, bu zihinsel kalenin duvarlarının nasıl örüldüğünün, hangi tarihsel dalgalar üzerinden bugünkü İslamofobiye ulaşıldığının ve en önemlisi bu illüzyondan nasıl kurtulunabileceğinin cevabını arayacağız.

Fiziksel İslam ile Sanal İslam Arasındaki Uçurum

Berger’in teorik modellemesinde ontolojik bir ayrım göze çarpar: Fiziksel İslam ve Sanal İslam. Fiziksel İslam, Müslüman nüfusun coğrafi varlığı, camileri, ticaret ağları ve askeri kapasitesidir. Buna karşılık Sanal İslam, tamamen Avrupalı elitlerin, din adamlarının ve son kertede medyanın zihninde üretilmiş soyut bir kavramdır. Bu kavramsal çerçevenin en asimetrik, en çarpıcı yanı şudur: Sanal İslam’ın gerçeklikle hiçbir bağ kurma zorunluluğu yoktur. Hayatı boyunca hiç Müslüman görmemiş bir Orta Çağ rahibinin İslam hakkında kesin hükümler vermesi ile bugün topraklarına hiç göçmen uğramamış bir Avrupa kasabasındaki radikal sağcı seçmenin İslam’dan duyduğu korku, aynı epistemolojik temele dayanır. Korku, ampirik bir deneyimden değil, tarih boyunca kurumsallaşmış bir zihinsel şartlanmadan beslenir.

Dört Tarihsel Dalga: Putperest Şeytandan Oryantalist Bilime

Avrupa zihnindeki İslam imajı sabit kalmamış, kıtanın kendi iç siyasi dengelerine, ekonomik dönüşümlerine ve jeopolitik ihtiyaçlarına göre dört büyük safhada radikal bir dönüşüm geçirmiştir.

1. Putperest Şeytan’dan Heretik Sapkın’a (700-1000): Bu dönemde Müslümanlar, rasyonel birer aktör olarak değil, “Deccal’in orduları” ya da pagan putperestler olarak tasvir edildi. Hz. Muhammed’e atfedilen gerçek dışı efsaneler, Kilise’nin kendi tebaasını konsolide etmek için ihtiyaç duyduğu “mutlak şer” arayışının bir sonucuydu. Ötekileştirmenin birincil yöntemi, hedef alınan aktörün tamamen insanlıktan çıkarılması (dehumanization) stratejisiydi.

2. Haçlı Seferleri: Doktrinel Bir Savaş Endüstrisi (1000-1500): Doğu ile Batı arasında fiziksel temasın en üst düzeye çıktığı ancak anlayışın asgari düzeyde kaldığı bu dönem, cepheden dönen şövalyeler ve misyoner rahipler eliyle sistemli bir İslam karşıtı literatür doğurdu. Toledo ve Cluny’deki ilk Kur’an tercümelerinin amacı, İslam’ı anlamak değil; ona karşı polemik argümanlar geliştirmek, yani düşmanı kendi metni üzerinden çürütmekti. Din, askerî  hareketliliğin meşruiyet aparatı kılındı.

3. ‘Türk’ İmajı Ve İç Siyasetin Aynası Olarak İslam (1500-1700): Osmanlı’nın Avrupa içlerine ilerleyişi, sanal İslam’ın merkezine “Türk” figürünü yerleştirdi. Ancak ilginçtir ki bu algı tek tip değildi, kıta içi güç dengelerine göre araçsallaştırılıyordu. Katolik Habsburglar için “Tanrı’nın kırbacı” olan Türk, Protestan reformistler için Katolik hegemonyasına karşı bir denge unsuru olarak okunabiliyordu.  Protestanlar, "Türkler Papadan iyidir." (Better Turkish than Papish) diyerek Osmanlı'nın dinî toleransını Katolik zulmüne tercih ettiklerini söylüyorlardı. Martin Luther, hem Papa’yı hem Türk’ü şeytani odaklar olarak nitelese de, bazı Protestan prensliklerin Osmanlı ile taktiksel esneklik sergilemesi, sanal İslam’ın Avrupalı aktörler için kendi iç çatışmalarını rasyonalize ettikleri bir aynaya dönüştüğünü kanıtlar.

4. Sömürgecilik Ve Oryantalizm: Önyargının Bilimsel Rasyonalizasyonu (1700-1950): 19. yüzyılda güç asimetrisi Batı lehine kesinleştiğinde sanal İslam kabuk değiştirerek seküler-bilimsel bir formata kavuştu: Oryantalizm. Teolojik nefret yerini antropolojik ve filolojik bir “üstünlük” anlatısına bıraktı. “Despot sultanlar”, “harem fantezileri” ve “atalet içindeki Doğu toplumları” klişeleri, sömürgeciliği rasyonel ve ahlaki bir zemine oturtma görevi üstlendi. Müslüman toplumların geri kalmışlığı doğrudan dinin özüyle ilişkilendirildi. Artık sanal İslam dini bir sapkınlık değil, “medeniyet dışı bir yapı” olarak kodlanmıştı.
Bugün karşı karşıya olduğumuz İslamofobi, tarihsel sanal İslam terminolojisinin modern seküler kavramlarla yeniden ambalajlanmış halinden başka bir şey değildir. Bu devamlılığı üç stratejik başlık altında formüle edebiliriz.

Avrupa’nın İslamlaşması Ve Büyük İkame Miti: Tarihsel gerçeklik, ne 732 Puvatya (Tours) Muharebesi’nin ne de 1683 Viyana Kuşatması’nın Avrupa’yı silip süpürecek bir küresel fetih planının dönüm noktaları olmadığını gösterir. Ancak sanal İslam hafızası, bu askerî karşılaşmaları Batı’nın varoluşsal “kurtuluş mitleri” olarak kurgulamıştır. Günümüzde aşırı sağın sıkça başvurduğu “Avrupa’nın İslamlaşması” (Eurabia) veya “büyük ikame” (grand replacement) teorileri, bu kurgusal hafızanın modern türevleridir. Göç, rasyonel politikalar yerine “demografik bir istila ve şeriat dalgası” olarak sunulmaktadır.

Değerler Çatışması Yanılsaması Ve Laiklik Fetişizmi: Yapılan saha araştırmaları, Avrupa’daki Müslümanların ezici çoğunluğunun demokrasi ve hukukun üstünlüğü ile bir sorunu olmadığını gösterir. Ortada sistemik bir “değerler çatışması” yoktur. Asıl sorun, Müslümanların görünür dini pratiklerinin (başörtüsü, helal gıda, minare) Avrupa’nın kültürel konfor alanını sarsmasıdır. Kıta Avrupası, kendi tarihsel kilise-devlet çatışmasının ürünü olan radikal laiklik modelini mutlak bir medeniyet kriteri olarak dayatmaktadır. Bu refleks, başörtüsünü bireysel bir hak olarak değil, “cumhuriyet değerlerine meydan okuyan siyasi bir sembol” olarak yaftalamaktadır.

‘Homo Islamicus’ İndirgemeciliği: Söz konusu bir Müslüman olduğunda, 19. yüzyıl oryantalizminin bakiyesi olan “Homo Islamicus” (İslam’daki İnsan) şablonu devreye girer. Avrupa medyasında bir Müslümanın karıştığı adli bir vaka, sosyo-ekonomik dışlanmışlık veya işsizlik gibi yapısal krizlerle değil; doğrudan doğruya dininin “şiddete eğilimli doğası” ile açıklanır. Bu, Müslüman öznenin rasyonel iradesini, bireysel farklılıklarını ve insani çeşitliliğini yok sayan, kolonyal döneme ait determinist bir indirgemeciliktir. 

Sonuç

Siyaset bilimi perspektifinden bakıldığında, Avrupa’nın bugün İslamofobi ile verdiği imtihan, aslında Müslümanlarla bir çatışma değil; kendi iç tarihiyle, ürettiği kurgusal korkularla ve yapısal anakronizmle bir yüzleşme sorunudur. Fiziksel İslam, artık Avrupa jeopolitiğinin asli bir unsurudur. Peki bu illüzyonu kırmak mümkün mü?

Bunun için üç yapısal adım şarttır: Birincisi, Avrupa’nın tarih yazımı değişmelidir. İslam medeniyeti, bir tehdit değil, Toledo çevirileri, İbn Rüşd felsefesi ve Endülüs mirası üzerinden Avrupa Rönesansı’nı besleyen kurucu bir unsur olarak müfredata dahil edilmelidir. İkincisi, toplumsal homojenleştirme siyaseti terk edilmelidir. “Müslümanlar” başlığı altında milyonlarca insanı tek bir blok olarak gören toptancı yaklaşımdan vazgeçilmeli, her bireyin biricikliği kabul edilmelidir. Üçüncüsü, Avrupa ülkeleri laikliklerini güvenlikçi politikalara alet etmekten vazgeçmelidir. Başörtüsü, helal gıda veya minare yasakları toplumsal entegrasyonu sağlamadığı gibi, Batı’nın kendi liberal-demokratik değerlerini aşındırmakta ve gettolaşmayı tetiklemektedir.

Nihayetinde sanal İslam, realitenin üzerine düşen karanlık bir gölgeden ibarettir. Uluslararası sistemin çok kutuplu bir dönemeçten geçtiği bu kritik kesitte, Avrupa zihniyeti ya kendi ürettiği bu hayaletle savaşarak liberal krizini derinleştirecek ya da rasyonel akıl ve tarihsel gerçeklikle yüzleşerek çoğulcu bir entegrasyon modeline yönelecektir. İllüzyon ne kadar eski olursa olsun, gerçeklik her zaman daha kadimdir.
 

Yorum Yapın

İlginizi çekebilir