Ali Haydar Beşer: İslamcıların Kemalizm ve Batıcılık eleştirisinin merkezinde, Cumhuriyet’in dini, toplumsal ve siyasal hayatın belirleyici unsuru olmaktan çıkarması yer almıştır. Başlıklı yazımızı dinliyorsunuz. İşte yazımız;
1- Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı hangi tarihsel kırılmalar ve siyasal tecrübeler içinde şekillenmiştir? Yeni kurulan laik ulus-devletin İslamcılara yönelik baskı ve denetim politikalarının (Takrir-i Sükûn, İstiklal Mahkemeleri, sürgünler) arkasındaki ideolojik ve güvenlik temelli saikler nelerdir?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığını, Osmanlı İslamcılığından bütünüyle kopuk yeni bir olgu olarak değerlendirmek isabetli değildir. Aralarından önemli farklılaşmalar olsa da her iki dönem arasında ciddi bir süreklilik hattı da vardır. Modernleşme karşısında Müslüman toplumun nasıl ayakta kalacağı, siyasal ve toplumsal gerilemenin nasıl aşılacağı, İslamın kamusal hayattaki konumunun ne olacağı gibi temel sorular hem Osmanlı hem de Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının merkezinde yer almıştır. Bununla birlikte sözkonusu hat içerisinde ciddi farklılaşmaların ortaya çıktığı da bir gerçektir. Osmanlı Dönemi’nde İslamcılık büyük ölçüde devleti kurtarma saikiyle ve imparatorluk bünyesinde düşünülürken, Cumhuriyet Dönemi’nde laik ulus-devlet tecrübesiyle birlikte daha savunmacı, toplumsal alana çekilen ve zamanla alternatif örgütlenme biçimleri geliştiren bir karakter kazanmıştır.
Cumhuriyetin kuruluşu sonrası gerçekleştirilen hilafetin kaldırılması, medreselerin kapatılması, Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin tasfiyesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi düzenlemeler sadece kurumsal düzenlemeler değil, aynı zamanda kamusal alanın yeni bir çerçevede yeniden inşası anlamına geliyordu. Yeni rejim, dini toplumsal ve siyasal hayatın belirleyici referansı olmaktan çıkarmayı hedeflemiş; dini daha çok bireysel vicdan alanına çekmeye çalışmıştır. Bu süreçte İslamcılık, modernleşme projesinin önündeki tarihsel bir engel olarak görülmüştür.
Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri bu bağlamda değerlendirilmelidir. Resmî söylem bunları güvenlik ve kamu düzeni ihtiyacı üzerinden meşrulaştırsa da mesele yalnızca güvenlik değildir. Şeyh Said Olayı gibi hadiseler yeni rejimin kendisini “kuşatma altında” hissetmesine yol açmış, bu da devletin olağanüstü tedbirleri sürekli hale getirmesine zemin hazırlamıştır. Ancak burada dikkat çekici olan nokta, uygulanan politikaların sadece silahlı isyanları bastırmaya yönelik olmamasıdır. Aynı zamanda alternatif bir meşruiyet zemini oluşturabilecek bütün dini, kültürel ve entelektüel ağlar da tasfiye edilmiştir. Çünkü Cumhuriyet elitleri açısından dinin kamusal ve siyasal görünürlüğü, ulus-devletin seküler ve homojen vatandaşlık projesiyle çelişen bir unsur olarak görülmekteydi.
Bu nedenle sürgünler, yayın yasakları, dernek ve cemaat faaliyetlerinin engellenmesi gibi uygulamalar yalnızca güvenlikçi refleksler değil, aynı zamanda yeni rejimin ideolojik kuruluş stratejisinin parçalarıdır. Amaç sadece muhalefeti bastırmak değil, yeni bir toplum tipi üretmektir. Kemalist modernleşme projesi “makbul vatandaş” üretmeye çalışırken, İslamcı düşünce ve dinî örgütlenmeler alternatif aidiyet biçimleri sundukları için tehdit olarak algılanmıştır.
Fakat bu baskı ortamı İslamcılığı tamamen ortadan kaldırmamış, aksine onun yeni şartlar içerisinde kendisini yeniden kurmasına yol açmıştır. Cumhuriyet Dönemi boyunca İslamcılığın üç temel hat üzerinden varlığını sürdürdüğü ve yeniden ürettiği söylenebilir. Birincisi, tek tek entelektüeller ve yayın faaliyetleri üzerinden gelişen düşünsel hattır. Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi isimler farklı tonlarda da olsa İslamcı düşüncenin fikrî sürekliliğini sağlamış, dergiler ve kitaplar üzerinden yeni kuşaklara bir dil ve perspektif sunmuşlardır. İkincisi, cemaat yapıları etrafında gelişen toplumsal/organizasyonel hattır. Resmî kamusal alanın daraltılması karşısında dinî bilgi, dayanışma ve aidiyet büyük ölçüde bu yapılar üzerinden taşınmış; ilk dönemlerde Nurculuk, Süleymancılık gibi çevreler İslamcılığın toplumsal zemininin korunmasında önemli rol oynamıştır. Üçüncü hat ise çok partili hayata geçişle birlikte güçlenen siyasal parti hattıdır. Önce Demokrat Parti etrafında başlayan görece rahatlama, sonrasında Milli Nizam Partisi’nden Refah Partisi’ne uzanan Milli Görüş çizgisiyle daha sistematik bir İslamcı siyasal damar üretmiştir. Böylece İslamcılık Cumhuriyet boyunca sadece hayatta kalmamış, farklı araçlar ve biçimler geliştirerek toplumsal, kültürel ve siyasal alanlarda kendisini yeniden üretmeyi başarmıştır.
2- Milli Mücadele yıllarında İslamcı kadrolar ile Ankara Hükümeti arasında kurulan ilişki nasıl bir mahiyet taşımaktadır? Bu ilişki, samimi bir hedef birlikteliğine mi dayanıyordu yoksa ortak düşmana karşı kurulan geçici pragmatik bir ittifak mıydı? 1923 sonrası hızla çözülmesinin temel nedenleri nelerdir?
Milli Mücadele yıllarında İslamcı kadrolar ile Ankara Hükümeti arasında kurulan ilişki, ne bütünüyle samimi ve organik bir hedef birlikteliği ne de sadece yüzeysel ve araçsal bir ittifak olarak okunabilir. Daha doğru olan, farklı gelecek tasavvurlarına sahip aktörlerin belirli tarihsel şartlar altında oluşturduğu zorunlu bir birliktelikten söz etmektir. Çünkü hem Ankara kadroları hem de İslamcı çevreler için o dönemin temel meselesi devletin ve toplumun varlığını sürdürebilmesiydi. İşgal, parçalanma ve siyasal egemenliğin kaybı ihtimali, farklı ideolojik yönelimleri bir süreliğine ortak bir zeminde buluşturmuştur.
Bu ilişkinin kurulabilmesinin en önemli sebebi, Osmanlı son döneminden devralınan “devleti kurtarma” düşüncesinin hâlâ güçlü biçimde varlığını sürdürmesidir. II. Meşrutiyet Dönemi İslamcılarının önemli bir kısmı açısından mesele öncelikle ümmetin, devletin ve Müslüman toplumun varlığının korunmasıydı. Bu nedenle Anadolu’daki direniş hareketi birçok İslamcı tarafından meşru ve desteklenmesi gereken bir mücadele olarak görülmüştür. Vaazlar, fetvalar, cemiyetler ve basın faaliyetleri üzerinden Milli Mücadele’ye ciddi destek verilmiştir. Özellikle işgale karşı direnişin dinî bir dil üzerinden mobilize edilmesi, Ankara’nın da bu desteğe ihtiyaç duyması nedeniyle karşılıklı bir yakınlaşma üretmiştir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Aynı mücadele içinde yer almak, geleceğe dair aynı siyasal projeyi paylaşmak anlamına gelmiyordu. Milli Mücadele sürecinde kurulan birliktelik büyük ölçüde “asgari müşterekler” üzerinden şekillenmiştir. İslamcı çevrelerin önemli bir kısmı, mücadele sonrasında İslam’ın kamusal ve siyasal konumunu koruyacağı, hilafet kurumunun devam edeceği ve yeni devletin dinle daha uyumlu bir karakter taşıyacağı beklentisine sahipti. Ankara kadrolarının önemli bir kısmı ise merkeziyetçi ve seküler bir ulus-devlet inşa etmeyi hedefliyordu. Mücadele devam ettiği sürece bu farklılıklar bilinçli biçimde geri planda tutulmuş, öncelikli gündeme dönüşmemiştir.
1923 sonrasında kademeli olarak ilişkinin hızla çözülmesinin temel nedeni de tam olarak bu farklı gelecek tasavvurlarının görünür hale gelmesidir. Cumhuriyet’in ilanı, hilafetin kaldırılması, eğitim ve hukuk alanındaki sekülerleşme hamleleri, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi reformlar İslamcı çevrelerde ciddi bir kırılma üretmiştir. Çünkü birçok İslamcı için sorun sadece yönetim biçiminin değişmesi değil, İslam’ın toplumsal ve siyasal referans olmaktan çıkarılmasıydı. Ankara kadroları açısından ise yeni rejimin konsolidasyonu için dinî temelli alternatif meşruiyet alanlarının tasfiye edilmesi gerekli görülüyordu.
Bu nedenle 1923 sonrası ortaya çıkan çatışma, basit bir siyasal iktidar mücadelesinden daha derin bir mahiyet taşımaktadır. Aslında çatışan şey iki farklı modernleşme ve toplum tasavvuruydu. Bir taraf dini siyasal ve kamusal hayatın merkezî unsuru olarak koruyarak modernleşmeyi savunurken, diğer taraf dini daha çok özel alanla sınırlandırılmış bir konuma çekmek istiyordu. Dolayısıyla Milli Mücadele dönemindeki ittifakın çözülmesi tesadüfi değil, mücadele sırasında ertelenmiş ideolojik farklılıkların rejim kurulduktan sonra açığa çıkmasının doğal sonucuydu.
Bununla birlikte Cumhuriyet Dönemi’ndeki kopuşu, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e mutlak bir kırılma olarak okumak da eksik kalır. Çünkü hem Ankara kadroları hem de İslamcı çevreler aynı modernleşme krizinin içinden çıkmışlardı ve uzun süre aynı tarihsel hafızayı paylaşmışlardı. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı, bir yönüyle yeni rejime muhalefet üretirken diğer yönüyle Osmanlı son döneminden devraldığı “devleti ve toplumu yeniden kurma” arayışını farklı biçimlerde sürdürmeye devam etmiştir.
3- Cumhuriyet rejiminin dini yeniden tanımlama ve kontrol altına alma politikaları (Diyanet’in kuruluşu, Türkçe ezan, Türkçe tefsir, dinde reform tartışmaları), İslamcı düşünceyi nasıl etkilemiştir? İslamcı ulema ve aydınlar bu sürece direnç mi göstermiş yoksa kısmi uyum ve içe çekilme stratejileri mi geliştirmiştir?
Cumhuriyet rejiminin dini yeniden tanımlama ve kontrol altına alma politikaları, yalnızca idari veya kültürel düzenlemeler değil, yeni kurulan ulus-devletin toplumu yeniden biçimlendirme projesinin temel unsurlarından biriydi. Bu nedenle Diyanet İşleri Reisliği’nin kurulması, Türkçe ezan uygulaması, Kur’an’ın ve ibadetin Türkçeleştirilmesi tartışmaları ya da “dinde reform” arayışları, sadece dinî alanı düzenleme çabaları olarak değil; dinin kamusal hayattaki yerini yeniden tayin etme girişimleri olarak değerlendirilmelidir. Cumhuriyet elitleri açısından mesele dini tamamen ortadan kaldırmak değil, onu siyasal ve toplumsal belirleyicilik iddiasından arındırarak devlet denetimi altında “makbul” ve “milli” bir forma sokmaktı.
Bu süreçte Diyanet’in kuruluşu özellikle dikkat çekicidir. Bir taraftan Şeyhülislamlık ve medrese sistemi tasfiye edilirken diğer taraftan din bütünüyle başıboş bırakılmamış, aksine doğrudan devlet bünyesi içine alınmıştır. Bu durum Cumhuriyet’in dine karşı mutlak dışlayıcı değil, kontrolcü bir yaklaşım geliştirdiğini göstermektedir. Devlet dini toplumsal bir gerçeklik olarak kabul etmiş fakat onun özerk bir güç odağı haline gelmesini engellemeye çalışmıştır. Dolayısıyla dinin yeniden tanımlanması aynı zamanda devletin meşruiyet alanının yeniden kurulması anlamına geliyordu.
Türkçe ezan, Türkçe ibadet ve Türkçe tefsir tartışmaları da bu bağlamda okunmalıdır. Resmî söylem bunları halkın dini daha iyi anlaması, dinin millîleştirilmesi ve hurafelerden arındırılması gibi gerekçelerle savunmuştur. Ancak mesele sadece anlaşılabilirlik değildi. Burada dinin ümmet merkezli tarihsel karakterinden kopartılarak ulusal çerçeveye yerleştirilmesi arzusu vardır. Özellikle Türkçe ezan uygulaması sembolik olarak oldukça önemlidir. Çünkü ezan yalnızca bir çağrı değil, İslam dünyasının ortak hafızasını ve aidiyetini temsil eden güçlü bir simgedir. Bunun değiştirilmesi, İslamcı çevreler tarafından dini dönüştürme ve seküler ulus-devlet projesine tabi kılma girişimi olarak görülmüştür.
Bu politikalar elbette İslamcı düşünce üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Ancak İslamcı ulema ve aydınların bu sürece verdikleri tepki tek boyutlu olmamıştır. Açık siyasal muhalefetin büyük ölçüde imkânsız hale geldiği bir ortamda, İslamcı çevreler çoğu zaman doğrudan çatışmadan ziyade kısmi uyum, içe çekilme ve uzun vadeli toplumsal varlığı koruma stratejileri geliştirmiştir. Özellikle erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki yoğun baskı ortamı düşünüldüğünde bunun büyük ölçüde zorunlu bir tercih olduğu söylenebilir. Bu bağlamda İslamcı düşüncenin önemli bir kısmı açık siyasal taleplerden geri çekilmiş, daha çok iman, ahlak, eğitim ve kültürel süreklilik meselelerine yoğunlaşmıştır.
Bununla birlikte tamamen pasif bir kabullenişten söz etmek de doğru değildir. Türkçe ezan gibi uygulamalara yönelik toplumsal ve entelektüel direnç hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmamıştır. İslamcı aydınlar doğrudan siyasal meydan okumalar geliştiremeseler de dergiler, kitaplar ve sınırlı kültürel alanlar üzerinden Cumhuriyet’in din politikalarına yönelik eleştirilerini sürdürmüşlerdir. Ancak bu eleştiriler çoğu zaman sistem içi açık bir siyasal muhalefetten çok, toplumsal hafızayı ve dinî sürekliliği koruma biçiminde ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla Cumhuriyet Dönemi’nin ilk evrelerinde İslamcı düşüncenin temel karakteri, açık siyasal mücadeleden ziyade “hayatta kalma” ve “kendini yeniden üretme” çabasıdır. Bu süreçte İslamcılık bütünüyle tasfiye olmamış, aksine entelektüeller, cemaat yapıları ve ilerleyen dönemde siyasal hareketler üzerinden kendisini yeniden kuracak zemini korumayı başarmıştır. Bu nedenle erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki geri çekilme hali, yalnızca bir zayıflama değil, aynı zamanda sonraki dönemlerde yeniden görünür hale gelecek İslamcı damarların yeniden organizasyon süreci olarak “aktif bekleyişte” bir hareket olarak okunmalıdır.
4- Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmetin sair kısımları ile kurdukları bağ Osmanlı Dönemi İslamcılarından kuvvetli midir? Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının öne çıkan isimleri ve hareketleri olarak kimler zikredilebilir?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmetin diğer parçalarıyla kurdukları ilişki, Osmanlı dönemi İslamcılarına kıyasla hem daha sınırlı hem de bazı yönleriyle daha yoğun ve ideolojik bir karakter taşımaktadır. Bu durum ilk bakışta çelişkili gibi görünse de iki dönemin tarihsel ve sosyolojik şartları dikkate alındığında anlaşılır hale gelir. Osmanlı dönemi İslamcılığı, doğrudan doğruya çok uluslu ve çok coğrafyalı bir imparatorluk tecrübesi içinde şekillenmişti. Dolayısıyla ümmet fikri onlar için yalnızca ideolojik bir ideal değil, aynı zamanda somut siyasal ve toplumsal bir gerçeklikti. II. Abdülhamid dönemi pan-İslamizmi, hilafet kurumu ve Osmanlı’nın İslam dünyası üzerindeki tarihsel etkisi düşünüldüğünde Osmanlı İslamcılarının ümmetle kurduğu ilişki daha organik, merkezî ve kurumsal bir mahiyet taşımaktaydı.
Cumhuriyet Dönemi’nde ise bu zemin büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Ulus-devlet formuna geçiş, hilafetin kaldırılması ve Türkiye’nin içine kapanan yeni siyasal yapısı, İslamcıların ümmetle ilişkisini de dönüştürmüştür. Artık ortada ümmeti temsil ettiği düşünülen siyasal bir merkez yoktur. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmet tasavvuru daha çok düşünsel, duygusal ve ideolojik bir aidiyet biçimine dönüşmüştür. Özellikle erken Cumhuriyet dönemindeki baskılar ve içe kapanma hali nedeniyle ümmetle kurulan bağ görece zayıflamış, daha çok kültürel hafıza düzeyinde korunmuştur.
Bununla birlikte 1950’lerden sonra yaşanan sosyolojik dönüşümler bu ilişkinin yeniden güçlenmesini sağlamıştır. Türkiye’de nüfus artışı, hızlı kentleşme, eğitimin yaygınlaşması ve yeni orta sınıfların ortaya çıkışı İslamcı düşüncenin toplumsal zeminini genişletmiştir. Özellikle köyden kente göçle birlikte şehirlerde oluşan yeni muhafazakâr kitleler, hem kimlik arayışını hem de dinî aidiyetleri daha görünür hale getirmiştir. Kentleşme sadece mekânsal bir değişim değil, aynı zamanda yeni bir kimliklenme sürecidir. Geleneksel bağların çözülmeye başladığı şehir ortamında İslamcı hareketler, cemaatler ve dergiler yeni gelen kitleler için aidiyet, dayanışma ve anlam üretme alanları sunmuştur.
Aynı dönemde imam hatip okullarının ve ilahiyat fakültelerinin yaygınlaşması da oldukça önemlidir. Bu kurumlar yalnızca din eğitimi veren yapılar değil, aynı zamanda yeni bir İslamcı entelektüel kuşağın oluştuğu alanlar haline gelmiştir. Cumhuriyet’in ilk dönemindeki sınırlı dinî elit yapısı zamanla genişlemiş; eğitimli, şehirli, yayın takip eden, tercüme faaliyetlerine açık yeni bir İslamcı gençlik ortaya çıkmıştır. Üniversiteleşmenin artması, basın-yayın faaliyetlerinin çoğalması ve tercümelerin yaygınlaşması sayesinde Türkiye’deki İslamcı çevreler Mısır, Pakistan, İran ve diğer İslam coğrafyalarındaki hareketlerle daha yoğun ilişkiler kurmaya başlamıştır.
Özellikle Müslüman Kardeşler hareketi, İran Devrimi, Afgan cihadı, Müslüman sömürge ülkelerin bağımsızlaşma süreçleri ve Filistin meselesi Türkiye’deki İslamcı çevreler üzerinde ciddi etkiler üretmiştir. Bu dönemde ümmet fikri artık daha romantik ve ideolojik bir mobilizasyon kaynağı haline gelmiştir. Osmanlı Dönemi’ndeki gibi doğrudan siyasal-merkezî bir ilişki olmasa da, modern iletişim araçları, eğitim ağları ve tercümeler sayesinde daha yaygın bir entelektüel etkileşim ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmetle bağının Osmanlı Dönemi’ne göre daha kuvvetli olduğunu söylemek zor görünmektedir; ancak daha bilinçli, ideolojik ve küresel bir dayanışma söylemi geliştirdikleri de söylenebilir.
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı içerisinde farklı hatlar ve tonlar bulunduğu için öne çıkan isimler de buna göre çeşitlenmektedir. Düşünsel ve entelektüel düzlemde Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç önemli isimler arasında zikredilebilir. Necip Fazıl özellikle Büyük Doğu hareketiyle İslamcı-muhafazakâr düşüncenin en etkili figürlerinden biri olmuş, İslam’ın kamusal savunusunu yapmış ve Kemalizm eleştirisini derinleştirmiştir. Sezai Karakoç ise “diriliş” düşüncesi etrafında medeniyet merkezli bir İslamcı söylem kurmuş, ümmet coğrafyası üzerinden ulus-devlet sınırlarını aşan daha evrenselci ve halkı incitmeyen bir dili temsil etmiştir. Bunun yanında daha keskin bir dil kuran kişi ve gruplar da olmuştur.
Cemaat hareketleri açısından Said Nursi ve Nurculuk ilk dönem itibariyle önemli bir yere sahiptir. Cumhuriyet’in baskıcı sekülerleşme politikaları karşısında iman merkezli bir toplumsal direnç hattı geliştirmiştir. Bunun yanında Süleymancılık gibi dini eğitim faaliyetlerini merkeze alan yapılar da önemlidir. Daha sonraki dönemde farklı cemaat ve vakıf ağları İslamcı toplumsallığın taşıyıcıları haline gelmiştir.
Siyasal hat açısından ise Milli Görüş hareketi belirleyici konumdadır. Necmettin Erbakan liderliğinde Milli Nizam Partisi’nden başlayarak Milli Selamet Partisi, Refah Partisi ve devamındaki partiler Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasal alandaki en sistematik örgütlenmesini temsil etmiştir. Bunun yanında Rasim Özdenören, İsmet Özel, Atasoy Müftüoğlu, Ali Bulaç, Ercüment Özkan, Hamza Türkmen, Akif Emre gibi isimler özellikle 1970 sonrası İslamcı düşüncenin benzeşen ve farklılaşan damarlarını temsil eden önemli figürler olmuşlardır.
Dolayısıyla Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı tek merkezli ve homojen bir yapı değildir. Entelektüel üretim, cemaat örgütlenmeleri ve siyasal hareketler birbirini etkileyerek ilerlemiş; sosyolojik dönüşümlerin de etkisiyle yeni toplumsal tabanlar kazanarak büyümüştür. Bu durum Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının hem çoğullaşmasını hem de ümmet fikrini yeniden güçlü bir siyasal ve kültürel referans haline getirmesini mümkün kılmıştır.
5- Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının entelektüel kaynakları ve söylemleri zaman içinde nasıl değişmiştir? Bu dönemde İslamcılar kendi müktesebatlarını yetkin bir şekilde oluşturabilmişler midir? 1950’lerden itibaren hız kazanan tercüme faaliyetleri, İhvan, İran Devrimi, Afgan Cihadı gibi küresel gelişmeler Türkiye İslamcılığını nasıl etkilemiştir ve farklı eğilimlerin ortaya çıkmasına yol açmış mıdır? Bilhassa 1960 sonrasında Seyyid Kutup'un ve Mevdudi’nin Türkiyeli Müslümanlar tarafından bu kadar okunmasının sebepleri nelerdir?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının entelektüel kaynakları ve söylemleri, Türkiye’nin yaşadığı siyasal ve toplumsal dönüşümlere paralel olarak önemli değişimler geçirmiştir. Erken Cumhuriyet Dönemi’nde İslamcı düşünce büyük ölçüde savunmacı bir karakter taşımaktaydı. Rejimin yoğun sekülerleşme politikaları, dinî alanın daraltılması ve kamusal görünürlüğün baskılanması nedeniyle İslamcı entelektüel üretim daha çok kültürel devamlılığı koruma, dini hafızayı muhafaza etme ve ahlaki çözülmeye karşı direnç geliştirme ekseninde şekillenmiştir. Bu dönemde sistematik ve kurumsallaşmış bir İslamcı düşünce üretiminden ziyade, daha parçalı ve sınırlı imkânlarla sürdürülen bir entelektüel faaliyet söz konusudur.
Ancak özellikle erken dönemlerde İslamcı düşüncenin en önemli sorunu, kendi kavramsal ve teorik çerçevesini sistematik biçimde üretebilecek kurumsal zeminden mahrum olmasıdır. Medreselerin tasfiyesi, ulema geleneğinin parçalanması ve dinî eğitimin kontrol altına alınması, İslamcı düşüncenin klasik ilim havzalarıyla bağını zayıflatmıştır. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı uzun süre hem gelenekle hem de modern dünyayla aynı anda ilişki kurmaya çalışan parçalı bir entelektüel yapı görünümü sergilemiştir.
Fakat imam hatip okullarının ve ilahiyat fakültelerinin açılması, eğitim seviyesinin yükselmesi, şehirleşme ve yeni muhafazakâr orta sınıfların ortaya çıkışı İslamcı düşüncenin toplumsal zeminini genişletmiştir. Özellikle kentleşme oldukça önemlidir. Köyden şehre göç eden muhafazakâr kitleler yeni kimlik arayışları içine girmiş; şehir ortamında din artık sadece geleneksel bir aidiyet değil, ideolojik ve entelektüel bir kimlik biçimi olarak da yeniden üretilmeye başlanmıştır. Üniversite gençliği, öğrenci yurtları, dernekler ve yayın faaliyetleri İslamcı düşüncenin taşıyıcı alanları haline gelmiştir.
Tam da bu dönemde tercüme faaliyetleri büyük bir etki üretmiştir. Özellikle Mısır’daki Müslüman Kardeşler hareketinin düşünürleri, Pakistan’daki Cemaat-i İslami çevresi ve daha sonra İran Devrimi’nin etkisiyle Türkiye’deki İslamcı düşünce yeni kavramlar ve teorik çerçevelerle tanışmıştır. Seyyid Kutub, Ebu’l Ala el-Mevdudi, Hasan el-Benna, Muhammed Kutub, Ali Şeriati gibi isimlerin eserleri yoğun biçimde okunmuş ve tartışılmıştır. Bunun birkaç önemli sebebi vardır:
Birincisi, Türkçe İslamcı literatürün nicelik ve çeşitlilik bakımından sınırlı olmasıdır. Cumhuriyet’in ilk dönemlerindeki baskılar, yayın faaliyetlerinin zayıflığı, harf inkılâbı ve entelektüel üretim imkânlarının daralması sebebiyle özellikle genç kuşakların okuyabileceği sistematik İslamcı metin sayısı oldukça azdı. Var olan metinler çoğu zaman ahlakî veya kültürel savunma düzeyinde kalıyor; modern devlet, ideoloji, kapitalizm, emperyalizm, devrim, toplumsal dönüşüm gibi meselelerde kapsamlı teorik çerçeveler sunamıyordu. Seyyid Kutub ve Mevdudi gibi isimler ise modern dünyayı açıklamaya çalışan, sistematik, bütünlüklü ve mücadeleci bir dil kuruyorlardı. Bu nedenle özellikle üniversiteli genç Müslümanlar açısından ciddi bir çekim merkezi oldular.
İkincisi, tercümeler sadece dışarıdan gelen pasif etkilenme araçları değildi. Türkiye’deki İslamcı çevreler tercüme faaliyetlerinin aynı zamanda aktif öznesiydi. Hangi kitapların çevrileceği, hangi kavramların öne çıkarılacağı, hangi düşünürlerin dolaşıma sokulacağı bilinçli tercihlerdi. Dolayısıyla İslamcılar tercümeler yoluyla yalnızca etkilenmiyor, aynı zamanda kendi entelektüel alanlarını kuruyor ve yeniden şekillendiriyorlardı. Özellikle baskı ortamında tercümeler önemli bir imkân sunuyordu. Yerli koşullarda doğrudan ifade edilmesi zor olan birçok eleştiri, “tercüme” üzerinden dolaşıma sokulabiliyordu. Böylece tercüme faaliyetleri aynı zamanda dolaylı bir düşünsel ve siyasal ifade alanı işlevi görüyordu. Bu nedenle tercüme meselesini sadece dış etki veya ithal fikirler çerçevesinde değerlendirmek yanıltıcıdır; burada seçen, yorumlayan, yayımlayan ve dolaşıma sokan aktif bir İslamcı özne vardır.
Üçüncüsü, 1960 sonrası Türkiye’de ideolojik hareketlerin yükselmesi bu ilgiyi daha da artırmıştır. Sol hareketlerin, milliyetçi akımların ve devrimci söylemlerin güç kazandığı bir ortamda İslamcı gençlik de daha sistematik ve mücadeleci bir dil arayışına girmiştir. Seyyid Kutub’un özellikle “cahiliye toplumu”, “hakimiyet yalnız Allah’ındır” vurgusu taşıyan söylemi, modern ideolojik hareketlerle rekabet edebilecek güçlü bir siyasal dil üretmiştir. Mevdudi ise İslam’ı yalnızca bireysel inanç alanına değil, toplumsal ve siyasal düzen tasavvuruna dönüştüren tevhidi yaklaşımıyla etkili olmuştur. Türkiye’deki İslamcı gençlik bu isimlerde hem entelektüel derinlik hem de mücadele dili bulmuştur.
Küresel gelişmeler de bu süreci hızlandırmıştır. İran Devrimi, modern dönemde İslam adına gerçekleştirilen ilk başarılı devrim olarak büyük yankı uyandırmıştır. Afgan Cihadı ise hem anti-emperyalist bir direniş sembolü olmuş hem de ümmet bilincini güçlendirmiştir. Filistin meselesi de benzer biçimde İslamcı mobilizasyonun merkezî unsurlarından biri haline gelmiştir. Bu gelişmeler Türkiye’deki İslamcı çevrelerin kendilerini yalnız hissetmemesine, küresel bir hareketin parçası olarak görmesine yol açmıştır.
Bu süreçte sadece İslam dünyasından değil, Batı düşüncesinden yapılan tercümeler de önemli etkiler üretmiştir. Özellikle 1980 sonrası genel olarak sosyal bilimler, ama özelde siyaset teorileri, ekonomi, sömürgecilik eleştirisi ve modernlik tartışmalarıyla ilgili Batılı düşünürlerin eserleri İslamcı çevrelerde yoğun biçimde okunmaya başlanmıştır. Marksizm, varoluşçuluk, Frankfurt Okulu, postkolonyal düşünce ve modernlik eleştirileri dolaylı veya doğrudan İslamcı entelektüel çevreleri etkilemiştir. İslamcı dergiler ve yayınevleri yalnızca İslamcı metinleri değil; modern dünyayı anlamaya yardımcı olacak düşünsel kaynakları da dolaşıma sokmuştur. Bu durum İslamcı düşüncenin kavramsal kapasitesini genişletmiş; sistem, ideoloji, yabancılaşma, sömürü, hegemonya, kültür endüstrisi, modernleşme gibi meselelerde daha sofistike analizler geliştirilmesini mümkün kılmıştır. Dolayısıyla Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı sadece geleneksel dinî kaynaklar ve tercüme İslamcı metinlerden değil, modern sosyal teori ve Batı düşüncesiyle kurduğu eleştirel ilişkiden de beslenmiştir.
Fakat bu süreç aynı zamanda farklı İslamcılık eğilimlerinin ortaya çıkmasına da sebep olmuştur. Bir kısım çevre daha devrimci ve sistem karşıtı bir çizgi geliştirirken, bazıları toplumsal dönüşümü önceleyen tedrici yaklaşımlar benimsemiştir. İran Devrimi’nden etkilenenler, tevhidî uyanış çevreleri, Milli Görüş çizgisi, tasavvufî-muhafazakâr damarlar ve entelektüel İslamcılık gibi farklı yönelimler giderek belirginleşmiştir. Bu da Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının tek merkezli değil, çoğul ve tartışmalı bir yapı haline gelmesine yol açmıştır. Dolayısıyla Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı kendi müktesebatını bütünlüklü şekilde tamamen kuramamış olsa da önemli bir entelektüel birikim üretmiştir.
6- Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı; milliyetçilik, Batıcılık/Kemalizm ve ulus-devlet paradigmasıyla nasıl bir ilişki kurmuştur? Türk milliyetçiliği, etnik sorunlar (Kürt meselesi), ümmet fikri ve İslam medeniyeti tasavvuru karşısında İslamcıların sunduğu çözüm önerileri yeterli olmuş mudur?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı, Kemalizm ve ulus-devlet paradigmasıyla daima gerilimli fakat aynı zamanda bütünüyle dışsal olmayan bir ilişki içerisinde olmuştur. Bunun temel sebebi, Cumhuriyet İslamcılığının Osmanlı modernleşmesinden devralınan krizler içinde şekillenmiş olmasıdır. Dolayısıyla İslamcılık bir yönüyle Cumhuriyet’in kurucu ideolojisine muhalefet üretirken, diğer yönüyle aynı modernleşme zemininin içinde düşünmeye devam etmiştir. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılığını sadece “karşıtlık” üzerinden okumak eksik kalır; çatışma kadar etkileşim, eklemlenme ve zaman zaman benzeşme unsurları da vardır.
İslamcıların Kemalizm ve Batıcılık eleştirisinin merkezinde, Cumhuriyet’in dini toplumsal ve siyasal hayatın belirleyici unsuru olmaktan çıkarması yer almıştır. Özellikle laiklik uygulamaları, kültürel Batılılaşma politikaları ve pozitivist toplum tasavvuru İslamcı çevreler tarafından büyük ölçüde bir medeniyet krizi olarak görülmüştür. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcı düşüncesinde “medeniyet” kavramı oldukça merkezi hale gelmiştir. Birçok isim Batı medeniyetini yalnızca teknik veya ekonomik bir yapı olarak değil, aynı zamanda ahlaki ve ontolojik bir kriz alanı olarak değerlendirmiştir. Buna karşılık İslam medeniyeti, sadece geçmişte kalmış tarihsel bir miras değil; yeniden kurulması gereken bütünlüklü bir hayat tasavvuru olarak sunulmuştur.
Fakat Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı ile milliyetçilik arasındaki ilişki daha karmaşık bir mahiyet taşımaktadır. Osmanlı Dönemi’ndeki ümmet merkezli düşünce, Cumhuriyet’le birlikte ulus-devlet gerçekliği içinde yeniden biçimlenmek zorunda kalmıştır. Birçok İslamcı teorik olarak ümmet fikrini savunmaya devam etmiş olsa da pratikte ulusal sınırlar, devlet formu ve Türk siyasal kimliğiyle belirli ölçülerde uzlaşmıştır. Özellikle Soğuk Savaş döneminde gelişen anti-komünizm ve muhafazakâr-milliyetçi sentez, İslamcılığın bazı damarlarını ciddi biçimde etkilemiştir. “Türk-İslam sentezi” yaklaşımı bunun en belirgin örneklerinden biridir. Bu çizgide İslam, ümmetçi ve evrensel bir çerçeveden ziyade Türk kimliğini besleyen kültürel ve ahlaki bir unsur olarak öne çıkmıştır.
Bununla birlikte daha evrenselci ve ümmetçi damarlar da güçlü biçimde varlığını sürdürmüştür. Özellikle 1960 sonrası tercüme faaliyetleriyle birlikte Seyyid Kutub, Mevdudi ve Hasan el-Benna gibi isimlerin etkisi artmış; milliyetçilik daha sert biçimde eleştirilmeye başlanmıştır. Bu çevreler milliyetçiliği ümmeti parçalayan modern bir ideoloji olarak değerlendirmiş ve ümmet fikrini yeniden siyasal bir ideal olarak gündeme taşımıştır. İran Devrimi, Filistin meselesi ve Afgan Cihadı gibi küresel gelişmeler de bu ümmetçi söylemi güçlendirmiştir.
İslamcı çevrelerin önemli bir kısmı uzun süre etnik meseleleri ümmet kardeşliği içinde çözülebilecek tali sorunlar olarak görmüş; bunun için de modern ulus-devletin ürettiği yapısal eşitsizlikleri ve kimlik taleplerini derinlemesine ve çok boyutlu şekilde analiz edemediği yönünde eleştirilmiştir. Buradan hareketle –genelleme ve indirgeme pahasına- “Müslüman kardeşliği” vurgusu güçlü olsa da bu söylemin çoğu zaman somut siyasal ve kültürel problemlere yönelik kapsamlı çözüm önerileri geliştirmekte yetersiz kaldığı da söylenebilir. Özellikle devletin bekası, güvenlik meselesi ve siyasal istikrar gibi konular öne çıktığında ümmetçi söylem geri çekilebilmiş; bu da Kürt meselesi gibi alanlarda ciddi eleştirilere yol açmıştır. Öte taraftan İslamcıların ulus-devlet eleştirisinin de sınırlı kaldığı söylenebilir. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı çoğu zaman ulus-devleti aşmaya çalışan bir söylem ile mevcut devlet formu içinde siyaset yapma pratiği arasında gidip gelmiştir.
Bununla birlikte Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının bu konuda tamamen başarısız olduğunu söylemek de doğru değildir. Elindeki sınırlı siyasal, ekonomik ve kurumsal kapasite ile İslamcı düşünce, Türkiye’de modernleşme tartışmalarına güçlü bir medeniyet eleştirisi getirmiş; dini kamusal alanın dışına iten laik paradigmanın mutlaklaşmasını engellemiş; ümmet, ahlak, adalet ve sömürgecilik karşıtlığı gibi kavramları canlı tutmuştur. Ancak özellikle etnik meseleler, çoğulculuk, ulus-devlet eleştirisinin somutlaştırılması ve modern siyasal düzen karşısında alternatif kurumsal modeller geliştirme konusunda ciddi teorik ve pratik sınırlılıklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu durum da Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının en temel gerilim alanlarından biri olarak varlığını sürdürmektedir.
7- Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasetle ve iktidarla kurduğu ilişki nasıl bir seyir izlemiştir? Milli Nizam–Milli Selamet–Refah Partisi ve AK Parti deneyimleri ışığında, İslamcılığın muhafazakârlaşarak sistemle bütünleştiği mi yoksa dönüştürücü iddiasını koruyabildiği mi söylenebilir; bu çerçevede İslamcılığın bugünü ve geleceği nasıl değerlendirilebilir?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasetle ve iktidarla kurduğu ilişki, sabit ve doğrusal bir çizgi izlememiş; Türkiye’nin değişen siyasal, toplumsal ve küresel şartlarına bağlı olarak önemli dönüşümler geçirmiştir. Bu ilişkinin genel seyrine bakıldığında, erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki dışlanma ve geri çekilmeden, çok partili hayatta kontrollü katılıma; oradan sistemle gerilimli intibaka ve nihayet devletin dönüşümünde etkin aktör haline gelmeye uzanan bir süreçten söz edilebilir. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılığını anlamak için sadece ideolojik söylemlerine değil, devletle kurduğu somut ilişki biçimlerine de bakmak gerekir.
Erken Cumhuriyet Dönemi’nde İslamcılık açık siyasal alandan büyük ölçüde dışlanmıştır. Tek parti dönemindeki baskılar sebebiyle İslamcı hareketler daha çok cemaatler, yayın faaliyetleri ve kültürel ağlar üzerinden varlıklarını sürdürmeye çalışmıştır. Çok partili hayata geçiş ile birlikte dinî görünürlüğün artması, imam hatiplerin açılması ve kamusal alandaki görece rahatlama, İslamcı çevrelerde sistem içinde siyaset yapma düşüncesini güçlendirmiştir. Fakat asıl kırılma Milli Görüş hareketiyle yaşanmıştır.
Milli Nizam Partisi’nden başlayarak Milli Selamet Partisi ve Refah Partisi çizgisi, Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasal alandaki ilk sistematik ve kitlesel örgütlenmesini temsil etmektedir. Necmettin Erbakan liderliğindeki bu hareket, yalnızca dini hassasiyetleri temsil eden bir muhafazakârlık değil; ekonomik, kültürel ve siyasal alternatifler sunmaya çalışan bütünlüklü bir söylem geliştirmeye çalışmıştır. “Adil düzen”, ağır sanayi hamlesi, İslam ülkeleriyle entegrasyon ve ahlaki kalkınma gibi vurgular bunun göstergesidir. Özellikle Refah Partisi döneminde İslamcılık ilk defa geniş toplumsal tabanlara ulaşmış ve devlet iktidarına ciddi biçimde yaklaşmıştır.
Fakat 28 Şubat süreci bu ilişkinin en kritik dönüm noktalarından biridir. Çünkü bu süreç yalnızca bir hükümet değişikliği değil, İslamcılığın siyasal ve toplumsal görünürlüğüne yönelik kapsamlı bir müdahaledir. Başörtüsü yasaklarından sermaye baskısına, medya kampanyalarından sivil toplumun tasfiyesine kadar uzanan süreç, İslamcı çevrelerde devletle doğrudan temasın maliyetine dair güçlü bir bilinç oluşturmuştur. Bu durum İslamcılığın siyasal stratejisinde önemli değişimlere yol açmıştır. Çok genelleştirerek söylenirse İslamcılıkta “devlet kurma” düşüncesinden “devleti dönüştürme” düşüncesine geçiş yaşanmıştır.
AK Parti deneyimi tam da bu dönüşümün ürünü olarak ortaya çıkmıştır. AK Parti başlangıçta Milli Görüş çizgisinden kopuşu, muhafazakâr demokrat kimliği ve Avrupa Birliği vurgusuyla yeni bir siyasal dil geliştirmiştir. Özellikle 2001-2010 arasında İslamcı çevrelerin önemli bir kısmı AK Parti’ye ihtiyatlı iyimserlikle yaklaşmış; askerî vesayetin geriletilmesi, dinî özgürlüklerin genişlemesi ve kamusal alandaki dışlanmanın azalması sebebiyle bu süreci olumlu değerlendirmiştir. İslamcıların uzun yıllar maruz kaldıkları dışlanmışlık düşünüldüğünde, devlet mekanizmasına ilk defa bu ölçüde yaklaşmaları ciddi bir psikolojik ve tarihsel kırılma üretmiştir.
Fakat tam da burada İslamcılığın en önemli tartışma alanı ortaya çıkmıştır: İslamcılık sistemle bütünleşmiş midir, yoksa dönüştürücü iddiasını koruyabilmiş midir? Bu soruya tek boyutlu cevap vermek mümkün değildir. Bir taraftan AK Parti dönemiyle birlikte İslamcıların önemli bir kısmının devlet merkezli düşünmeye başladığı, bürokratikleştiği ve muhafazakârlaştığı yönündeki eleştiriler ciddi bir gerçeklik taşımaktadır. Özellikle iktidarın sunduğu imkânlar, yeni orta sınıfların oluşması, tüketim kültürünün yaygınlaşması ve devletle kurulan yakın ilişki, İslamcılığın muhalif ve dönüştürücü tonunu zayıflatmıştır. Birçok İslamcı çevre açısından “devletin korunması” düşüncesi zamanla daha merkezi hale gelmiş; bu da eleştirel kapasitenin azalmasına yol açmıştır.
Diğer taraftan bu süreci yalnızca “eklemlenme” veya “İslamcılığın ölümü” gibi kavramlarla açıklamak da gerçekliğe uygun görünmemektedir. Çünkü Cumhuriyet tarihi boyunca ilk defa İslamcı çevreler devletin merkezine bu kadar yaklaşmış; kamusal görünürlük, eğitim, medya, sivil toplum ve dış politika alanlarında ciddi bir etkinlik kazanmıştır. Bu durum İslamcıların uzun süre taşıdığı “izzet arayışı” boyutuyla da yakından ilişkilidir. Bu dönemde İslamcılık varoluşsal hedeflerinden vazgeçmemiş; ancak izzet arayışı boyutu ıslah boyutunun önüne geçmiştir. Diğer bir ifadeyle İslamcılık ilk defa devlet gücüyle bu kadar temas etmiş ve bunu büyük bir tarihsel kazanım olarak görmüştür. Fakat tam da bu sebeple eleştirel, ahlaki ve dönüştürücü tarafı zayıflamaya başlamıştır.
Bugün gelinen noktada Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı ciddi bir yeniden düşünme süreciyle karşı karşıyadır. Özellikle genç kuşaklarda görülen mesafe, küreselleşme, dijital kültür, tüketim kültürü gibi hususlar İslamcı hareketlerin klasik söylemlerini zorlamaktadır. Ayrıca İslamcılığın devletle fazla özdeşleşmesi, onu toplumsal eleştiri üretme kapasitesi bakımından sınırlandırmıştır. Bununla birlikte İslamcılık sadece siyasal partilerden ibaret değildir; aynı zamanda bir ahlak iddiası ve toplumsal anlam arayışıdır. İkinci kısım daha az görünür olsa ve daha az tartışılıyor olsa da hareketin “aktif bekleyişte” tecrübesini ve hafızasını dikkate almak gereklidir.
Dolayısıyla İslamcılığın geleceğini belirleyecek temel mesele, yeniden güçlü bir “ıslah” dili kurup kuramayacağıdır. Eğer sadece iktidarı, devleti ve gücü merkeze alan bir hatta sıkışırsa muhafazakârlaşarak mevcut düzenin taşıyıcılarından biri haline gelebilir. Fakat toplumsal adalet, ahlak, özgürlük, ümmet, sömürgecilik karşıtlığı ve insan onuru gibi meselelerde eskiyi tekrar eden değil, ama yeni şartlar içerisinde yeniden eleştirel ve kurucu bir dil geliştirebilirse, farklı biçimlerde varlığını ve etkisini artıracaktır. Bu nedenle İslamcılığın geleceği büyük ölçüde yeni bir ıslah dili (ve elbette faaliyeti) kurmaktaki başarısına bağlı görünmektedir.
Burada ıslah bahsine bir parantez açmak ve daha kişisel kanaatlerimi paylaşmak isterim. Islah, sadece bir eleştiri ve özeleştiriden ibaret değildir. Bu gereklidir, ama yeterli değildir. Hakikat iddiasına sahip olarak özgüvenle inşacı ve kurucu bir eylemsellik içerisinde olmayı da kapsar. Diğer bir söyleyişle ıslah, hem düşünce hem de eylem boyutunda tecdit ve ihyayı da içerir. Kurucu aşamaya geçildiğinde, düşünce ve ideoloji boyutundaki safiyeti ve netliği beklemek de sünnetullaha aykırıdır. Bu İslam’ın kişilere kazandırdığı merhamet ve insafa dayalı adalet anlayışına da uygun düşmez. Belli yönleriyle asr-ı saadet istisna tutulursa tarihsel olarak gerçekliği de yoktur. Bakılması gerekli olan İslamcı kolektivitenin yaptıkları, yapamadıkları ve yapabilecekleridir. Mevcutla iktifa etmek ve onunla tatmin olmak, inşacı boyutu kaybetmeye ve durağan bir muhafazakarlığa yol açar. Bunun için de daireyi yeniden tamamlayarak, diğer bir söyleyişle dinamik bir ıslah ile yolda olmak gerekir. İslamcılığın tam da böyle kritik bir dönemeçte olduğunu söyleyebiliriz. Muhasebe etme ve inşacı (ıslah) kanadını güçlü bir özgüvenle daha fazla beslemelidir.
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.
1- Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı hangi tarihsel kırılmalar ve siyasal tecrübeler içinde şekillenmiştir? Yeni kurulan laik ulus-devletin İslamcılara yönelik baskı ve denetim politikalarının (Takrir-i Sükûn, İstiklal Mahkemeleri, sürgünler) arkasındaki ideolojik ve güvenlik temelli saikler nelerdir?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığını, Osmanlı İslamcılığından bütünüyle kopuk yeni bir olgu olarak değerlendirmek isabetli değildir. Aralarından önemli farklılaşmalar olsa da her iki dönem arasında ciddi bir süreklilik hattı da vardır. Modernleşme karşısında Müslüman toplumun nasıl ayakta kalacağı, siyasal ve toplumsal gerilemenin nasıl aşılacağı, İslamın kamusal hayattaki konumunun ne olacağı gibi temel sorular hem Osmanlı hem de Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının merkezinde yer almıştır. Bununla birlikte sözkonusu hat içerisinde ciddi farklılaşmaların ortaya çıktığı da bir gerçektir. Osmanlı Dönemi’nde İslamcılık büyük ölçüde devleti kurtarma saikiyle ve imparatorluk bünyesinde düşünülürken, Cumhuriyet Dönemi’nde laik ulus-devlet tecrübesiyle birlikte daha savunmacı, toplumsal alana çekilen ve zamanla alternatif örgütlenme biçimleri geliştiren bir karakter kazanmıştır.
Cumhuriyetin kuruluşu sonrası gerçekleştirilen hilafetin kaldırılması, medreselerin kapatılması, Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin tasfiyesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi düzenlemeler sadece kurumsal düzenlemeler değil, aynı zamanda kamusal alanın yeni bir çerçevede yeniden inşası anlamına geliyordu. Yeni rejim, dini toplumsal ve siyasal hayatın belirleyici referansı olmaktan çıkarmayı hedeflemiş; dini daha çok bireysel vicdan alanına çekmeye çalışmıştır. Bu süreçte İslamcılık, modernleşme projesinin önündeki tarihsel bir engel olarak görülmüştür.
Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri bu bağlamda değerlendirilmelidir. Resmî söylem bunları güvenlik ve kamu düzeni ihtiyacı üzerinden meşrulaştırsa da mesele yalnızca güvenlik değildir. Şeyh Said Olayı gibi hadiseler yeni rejimin kendisini “kuşatma altında” hissetmesine yol açmış, bu da devletin olağanüstü tedbirleri sürekli hale getirmesine zemin hazırlamıştır. Ancak burada dikkat çekici olan nokta, uygulanan politikaların sadece silahlı isyanları bastırmaya yönelik olmamasıdır. Aynı zamanda alternatif bir meşruiyet zemini oluşturabilecek bütün dini, kültürel ve entelektüel ağlar da tasfiye edilmiştir. Çünkü Cumhuriyet elitleri açısından dinin kamusal ve siyasal görünürlüğü, ulus-devletin seküler ve homojen vatandaşlık projesiyle çelişen bir unsur olarak görülmekteydi.
Bu nedenle sürgünler, yayın yasakları, dernek ve cemaat faaliyetlerinin engellenmesi gibi uygulamalar yalnızca güvenlikçi refleksler değil, aynı zamanda yeni rejimin ideolojik kuruluş stratejisinin parçalarıdır. Amaç sadece muhalefeti bastırmak değil, yeni bir toplum tipi üretmektir. Kemalist modernleşme projesi “makbul vatandaş” üretmeye çalışırken, İslamcı düşünce ve dinî örgütlenmeler alternatif aidiyet biçimleri sundukları için tehdit olarak algılanmıştır.
Fakat bu baskı ortamı İslamcılığı tamamen ortadan kaldırmamış, aksine onun yeni şartlar içerisinde kendisini yeniden kurmasına yol açmıştır. Cumhuriyet Dönemi boyunca İslamcılığın üç temel hat üzerinden varlığını sürdürdüğü ve yeniden ürettiği söylenebilir. Birincisi, tek tek entelektüeller ve yayın faaliyetleri üzerinden gelişen düşünsel hattır. Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi isimler farklı tonlarda da olsa İslamcı düşüncenin fikrî sürekliliğini sağlamış, dergiler ve kitaplar üzerinden yeni kuşaklara bir dil ve perspektif sunmuşlardır. İkincisi, cemaat yapıları etrafında gelişen toplumsal/organizasyonel hattır. Resmî kamusal alanın daraltılması karşısında dinî bilgi, dayanışma ve aidiyet büyük ölçüde bu yapılar üzerinden taşınmış; ilk dönemlerde Nurculuk, Süleymancılık gibi çevreler İslamcılığın toplumsal zemininin korunmasında önemli rol oynamıştır. Üçüncü hat ise çok partili hayata geçişle birlikte güçlenen siyasal parti hattıdır. Önce Demokrat Parti etrafında başlayan görece rahatlama, sonrasında Milli Nizam Partisi’nden Refah Partisi’ne uzanan Milli Görüş çizgisiyle daha sistematik bir İslamcı siyasal damar üretmiştir. Böylece İslamcılık Cumhuriyet boyunca sadece hayatta kalmamış, farklı araçlar ve biçimler geliştirerek toplumsal, kültürel ve siyasal alanlarda kendisini yeniden üretmeyi başarmıştır.
2- Milli Mücadele yıllarında İslamcı kadrolar ile Ankara Hükümeti arasında kurulan ilişki nasıl bir mahiyet taşımaktadır? Bu ilişki, samimi bir hedef birlikteliğine mi dayanıyordu yoksa ortak düşmana karşı kurulan geçici pragmatik bir ittifak mıydı? 1923 sonrası hızla çözülmesinin temel nedenleri nelerdir?
Milli Mücadele yıllarında İslamcı kadrolar ile Ankara Hükümeti arasında kurulan ilişki, ne bütünüyle samimi ve organik bir hedef birlikteliği ne de sadece yüzeysel ve araçsal bir ittifak olarak okunabilir. Daha doğru olan, farklı gelecek tasavvurlarına sahip aktörlerin belirli tarihsel şartlar altında oluşturduğu zorunlu bir birliktelikten söz etmektir. Çünkü hem Ankara kadroları hem de İslamcı çevreler için o dönemin temel meselesi devletin ve toplumun varlığını sürdürebilmesiydi. İşgal, parçalanma ve siyasal egemenliğin kaybı ihtimali, farklı ideolojik yönelimleri bir süreliğine ortak bir zeminde buluşturmuştur.
Bu ilişkinin kurulabilmesinin en önemli sebebi, Osmanlı son döneminden devralınan “devleti kurtarma” düşüncesinin hâlâ güçlü biçimde varlığını sürdürmesidir. II. Meşrutiyet Dönemi İslamcılarının önemli bir kısmı açısından mesele öncelikle ümmetin, devletin ve Müslüman toplumun varlığının korunmasıydı. Bu nedenle Anadolu’daki direniş hareketi birçok İslamcı tarafından meşru ve desteklenmesi gereken bir mücadele olarak görülmüştür. Vaazlar, fetvalar, cemiyetler ve basın faaliyetleri üzerinden Milli Mücadele’ye ciddi destek verilmiştir. Özellikle işgale karşı direnişin dinî bir dil üzerinden mobilize edilmesi, Ankara’nın da bu desteğe ihtiyaç duyması nedeniyle karşılıklı bir yakınlaşma üretmiştir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Aynı mücadele içinde yer almak, geleceğe dair aynı siyasal projeyi paylaşmak anlamına gelmiyordu. Milli Mücadele sürecinde kurulan birliktelik büyük ölçüde “asgari müşterekler” üzerinden şekillenmiştir. İslamcı çevrelerin önemli bir kısmı, mücadele sonrasında İslam’ın kamusal ve siyasal konumunu koruyacağı, hilafet kurumunun devam edeceği ve yeni devletin dinle daha uyumlu bir karakter taşıyacağı beklentisine sahipti. Ankara kadrolarının önemli bir kısmı ise merkeziyetçi ve seküler bir ulus-devlet inşa etmeyi hedefliyordu. Mücadele devam ettiği sürece bu farklılıklar bilinçli biçimde geri planda tutulmuş, öncelikli gündeme dönüşmemiştir.
1923 sonrasında kademeli olarak ilişkinin hızla çözülmesinin temel nedeni de tam olarak bu farklı gelecek tasavvurlarının görünür hale gelmesidir. Cumhuriyet’in ilanı, hilafetin kaldırılması, eğitim ve hukuk alanındaki sekülerleşme hamleleri, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi reformlar İslamcı çevrelerde ciddi bir kırılma üretmiştir. Çünkü birçok İslamcı için sorun sadece yönetim biçiminin değişmesi değil, İslam’ın toplumsal ve siyasal referans olmaktan çıkarılmasıydı. Ankara kadroları açısından ise yeni rejimin konsolidasyonu için dinî temelli alternatif meşruiyet alanlarının tasfiye edilmesi gerekli görülüyordu.
Bu nedenle 1923 sonrası ortaya çıkan çatışma, basit bir siyasal iktidar mücadelesinden daha derin bir mahiyet taşımaktadır. Aslında çatışan şey iki farklı modernleşme ve toplum tasavvuruydu. Bir taraf dini siyasal ve kamusal hayatın merkezî unsuru olarak koruyarak modernleşmeyi savunurken, diğer taraf dini daha çok özel alanla sınırlandırılmış bir konuma çekmek istiyordu. Dolayısıyla Milli Mücadele dönemindeki ittifakın çözülmesi tesadüfi değil, mücadele sırasında ertelenmiş ideolojik farklılıkların rejim kurulduktan sonra açığa çıkmasının doğal sonucuydu.
Bununla birlikte Cumhuriyet Dönemi’ndeki kopuşu, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e mutlak bir kırılma olarak okumak da eksik kalır. Çünkü hem Ankara kadroları hem de İslamcı çevreler aynı modernleşme krizinin içinden çıkmışlardı ve uzun süre aynı tarihsel hafızayı paylaşmışlardı. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı, bir yönüyle yeni rejime muhalefet üretirken diğer yönüyle Osmanlı son döneminden devraldığı “devleti ve toplumu yeniden kurma” arayışını farklı biçimlerde sürdürmeye devam etmiştir.
3- Cumhuriyet rejiminin dini yeniden tanımlama ve kontrol altına alma politikaları (Diyanet’in kuruluşu, Türkçe ezan, Türkçe tefsir, dinde reform tartışmaları), İslamcı düşünceyi nasıl etkilemiştir? İslamcı ulema ve aydınlar bu sürece direnç mi göstermiş yoksa kısmi uyum ve içe çekilme stratejileri mi geliştirmiştir?
Cumhuriyet rejiminin dini yeniden tanımlama ve kontrol altına alma politikaları, yalnızca idari veya kültürel düzenlemeler değil, yeni kurulan ulus-devletin toplumu yeniden biçimlendirme projesinin temel unsurlarından biriydi. Bu nedenle Diyanet İşleri Reisliği’nin kurulması, Türkçe ezan uygulaması, Kur’an’ın ve ibadetin Türkçeleştirilmesi tartışmaları ya da “dinde reform” arayışları, sadece dinî alanı düzenleme çabaları olarak değil; dinin kamusal hayattaki yerini yeniden tayin etme girişimleri olarak değerlendirilmelidir. Cumhuriyet elitleri açısından mesele dini tamamen ortadan kaldırmak değil, onu siyasal ve toplumsal belirleyicilik iddiasından arındırarak devlet denetimi altında “makbul” ve “milli” bir forma sokmaktı.
Bu süreçte Diyanet’in kuruluşu özellikle dikkat çekicidir. Bir taraftan Şeyhülislamlık ve medrese sistemi tasfiye edilirken diğer taraftan din bütünüyle başıboş bırakılmamış, aksine doğrudan devlet bünyesi içine alınmıştır. Bu durum Cumhuriyet’in dine karşı mutlak dışlayıcı değil, kontrolcü bir yaklaşım geliştirdiğini göstermektedir. Devlet dini toplumsal bir gerçeklik olarak kabul etmiş fakat onun özerk bir güç odağı haline gelmesini engellemeye çalışmıştır. Dolayısıyla dinin yeniden tanımlanması aynı zamanda devletin meşruiyet alanının yeniden kurulması anlamına geliyordu.
Türkçe ezan, Türkçe ibadet ve Türkçe tefsir tartışmaları da bu bağlamda okunmalıdır. Resmî söylem bunları halkın dini daha iyi anlaması, dinin millîleştirilmesi ve hurafelerden arındırılması gibi gerekçelerle savunmuştur. Ancak mesele sadece anlaşılabilirlik değildi. Burada dinin ümmet merkezli tarihsel karakterinden kopartılarak ulusal çerçeveye yerleştirilmesi arzusu vardır. Özellikle Türkçe ezan uygulaması sembolik olarak oldukça önemlidir. Çünkü ezan yalnızca bir çağrı değil, İslam dünyasının ortak hafızasını ve aidiyetini temsil eden güçlü bir simgedir. Bunun değiştirilmesi, İslamcı çevreler tarafından dini dönüştürme ve seküler ulus-devlet projesine tabi kılma girişimi olarak görülmüştür.
Bu politikalar elbette İslamcı düşünce üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Ancak İslamcı ulema ve aydınların bu sürece verdikleri tepki tek boyutlu olmamıştır. Açık siyasal muhalefetin büyük ölçüde imkânsız hale geldiği bir ortamda, İslamcı çevreler çoğu zaman doğrudan çatışmadan ziyade kısmi uyum, içe çekilme ve uzun vadeli toplumsal varlığı koruma stratejileri geliştirmiştir. Özellikle erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki yoğun baskı ortamı düşünüldüğünde bunun büyük ölçüde zorunlu bir tercih olduğu söylenebilir. Bu bağlamda İslamcı düşüncenin önemli bir kısmı açık siyasal taleplerden geri çekilmiş, daha çok iman, ahlak, eğitim ve kültürel süreklilik meselelerine yoğunlaşmıştır.
Bununla birlikte tamamen pasif bir kabullenişten söz etmek de doğru değildir. Türkçe ezan gibi uygulamalara yönelik toplumsal ve entelektüel direnç hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmamıştır. İslamcı aydınlar doğrudan siyasal meydan okumalar geliştiremeseler de dergiler, kitaplar ve sınırlı kültürel alanlar üzerinden Cumhuriyet’in din politikalarına yönelik eleştirilerini sürdürmüşlerdir. Ancak bu eleştiriler çoğu zaman sistem içi açık bir siyasal muhalefetten çok, toplumsal hafızayı ve dinî sürekliliği koruma biçiminde ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla Cumhuriyet Dönemi’nin ilk evrelerinde İslamcı düşüncenin temel karakteri, açık siyasal mücadeleden ziyade “hayatta kalma” ve “kendini yeniden üretme” çabasıdır. Bu süreçte İslamcılık bütünüyle tasfiye olmamış, aksine entelektüeller, cemaat yapıları ve ilerleyen dönemde siyasal hareketler üzerinden kendisini yeniden kuracak zemini korumayı başarmıştır. Bu nedenle erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki geri çekilme hali, yalnızca bir zayıflama değil, aynı zamanda sonraki dönemlerde yeniden görünür hale gelecek İslamcı damarların yeniden organizasyon süreci olarak “aktif bekleyişte” bir hareket olarak okunmalıdır.
4- Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmetin sair kısımları ile kurdukları bağ Osmanlı Dönemi İslamcılarından kuvvetli midir? Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının öne çıkan isimleri ve hareketleri olarak kimler zikredilebilir?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmetin diğer parçalarıyla kurdukları ilişki, Osmanlı dönemi İslamcılarına kıyasla hem daha sınırlı hem de bazı yönleriyle daha yoğun ve ideolojik bir karakter taşımaktadır. Bu durum ilk bakışta çelişkili gibi görünse de iki dönemin tarihsel ve sosyolojik şartları dikkate alındığında anlaşılır hale gelir. Osmanlı dönemi İslamcılığı, doğrudan doğruya çok uluslu ve çok coğrafyalı bir imparatorluk tecrübesi içinde şekillenmişti. Dolayısıyla ümmet fikri onlar için yalnızca ideolojik bir ideal değil, aynı zamanda somut siyasal ve toplumsal bir gerçeklikti. II. Abdülhamid dönemi pan-İslamizmi, hilafet kurumu ve Osmanlı’nın İslam dünyası üzerindeki tarihsel etkisi düşünüldüğünde Osmanlı İslamcılarının ümmetle kurduğu ilişki daha organik, merkezî ve kurumsal bir mahiyet taşımaktaydı.
Cumhuriyet Dönemi’nde ise bu zemin büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Ulus-devlet formuna geçiş, hilafetin kaldırılması ve Türkiye’nin içine kapanan yeni siyasal yapısı, İslamcıların ümmetle ilişkisini de dönüştürmüştür. Artık ortada ümmeti temsil ettiği düşünülen siyasal bir merkez yoktur. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmet tasavvuru daha çok düşünsel, duygusal ve ideolojik bir aidiyet biçimine dönüşmüştür. Özellikle erken Cumhuriyet dönemindeki baskılar ve içe kapanma hali nedeniyle ümmetle kurulan bağ görece zayıflamış, daha çok kültürel hafıza düzeyinde korunmuştur.
Bununla birlikte 1950’lerden sonra yaşanan sosyolojik dönüşümler bu ilişkinin yeniden güçlenmesini sağlamıştır. Türkiye’de nüfus artışı, hızlı kentleşme, eğitimin yaygınlaşması ve yeni orta sınıfların ortaya çıkışı İslamcı düşüncenin toplumsal zeminini genişletmiştir. Özellikle köyden kente göçle birlikte şehirlerde oluşan yeni muhafazakâr kitleler, hem kimlik arayışını hem de dinî aidiyetleri daha görünür hale getirmiştir. Kentleşme sadece mekânsal bir değişim değil, aynı zamanda yeni bir kimliklenme sürecidir. Geleneksel bağların çözülmeye başladığı şehir ortamında İslamcı hareketler, cemaatler ve dergiler yeni gelen kitleler için aidiyet, dayanışma ve anlam üretme alanları sunmuştur.
Aynı dönemde imam hatip okullarının ve ilahiyat fakültelerinin yaygınlaşması da oldukça önemlidir. Bu kurumlar yalnızca din eğitimi veren yapılar değil, aynı zamanda yeni bir İslamcı entelektüel kuşağın oluştuğu alanlar haline gelmiştir. Cumhuriyet’in ilk dönemindeki sınırlı dinî elit yapısı zamanla genişlemiş; eğitimli, şehirli, yayın takip eden, tercüme faaliyetlerine açık yeni bir İslamcı gençlik ortaya çıkmıştır. Üniversiteleşmenin artması, basın-yayın faaliyetlerinin çoğalması ve tercümelerin yaygınlaşması sayesinde Türkiye’deki İslamcı çevreler Mısır, Pakistan, İran ve diğer İslam coğrafyalarındaki hareketlerle daha yoğun ilişkiler kurmaya başlamıştır.
Özellikle Müslüman Kardeşler hareketi, İran Devrimi, Afgan cihadı, Müslüman sömürge ülkelerin bağımsızlaşma süreçleri ve Filistin meselesi Türkiye’deki İslamcı çevreler üzerinde ciddi etkiler üretmiştir. Bu dönemde ümmet fikri artık daha romantik ve ideolojik bir mobilizasyon kaynağı haline gelmiştir. Osmanlı Dönemi’ndeki gibi doğrudan siyasal-merkezî bir ilişki olmasa da, modern iletişim araçları, eğitim ağları ve tercümeler sayesinde daha yaygın bir entelektüel etkileşim ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmetle bağının Osmanlı Dönemi’ne göre daha kuvvetli olduğunu söylemek zor görünmektedir; ancak daha bilinçli, ideolojik ve küresel bir dayanışma söylemi geliştirdikleri de söylenebilir.
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı içerisinde farklı hatlar ve tonlar bulunduğu için öne çıkan isimler de buna göre çeşitlenmektedir. Düşünsel ve entelektüel düzlemde Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç önemli isimler arasında zikredilebilir. Necip Fazıl özellikle Büyük Doğu hareketiyle İslamcı-muhafazakâr düşüncenin en etkili figürlerinden biri olmuş, İslam’ın kamusal savunusunu yapmış ve Kemalizm eleştirisini derinleştirmiştir. Sezai Karakoç ise “diriliş” düşüncesi etrafında medeniyet merkezli bir İslamcı söylem kurmuş, ümmet coğrafyası üzerinden ulus-devlet sınırlarını aşan daha evrenselci ve halkı incitmeyen bir dili temsil etmiştir. Bunun yanında daha keskin bir dil kuran kişi ve gruplar da olmuştur.
Cemaat hareketleri açısından Said Nursi ve Nurculuk ilk dönem itibariyle önemli bir yere sahiptir. Cumhuriyet’in baskıcı sekülerleşme politikaları karşısında iman merkezli bir toplumsal direnç hattı geliştirmiştir. Bunun yanında Süleymancılık gibi dini eğitim faaliyetlerini merkeze alan yapılar da önemlidir. Daha sonraki dönemde farklı cemaat ve vakıf ağları İslamcı toplumsallığın taşıyıcıları haline gelmiştir.
Siyasal hat açısından ise Milli Görüş hareketi belirleyici konumdadır. Necmettin Erbakan liderliğinde Milli Nizam Partisi’nden başlayarak Milli Selamet Partisi, Refah Partisi ve devamındaki partiler Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasal alandaki en sistematik örgütlenmesini temsil etmiştir. Bunun yanında Rasim Özdenören, İsmet Özel, Atasoy Müftüoğlu, Ali Bulaç, Ercüment Özkan, Hamza Türkmen, Akif Emre gibi isimler özellikle 1970 sonrası İslamcı düşüncenin benzeşen ve farklılaşan damarlarını temsil eden önemli figürler olmuşlardır.
Dolayısıyla Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı tek merkezli ve homojen bir yapı değildir. Entelektüel üretim, cemaat örgütlenmeleri ve siyasal hareketler birbirini etkileyerek ilerlemiş; sosyolojik dönüşümlerin de etkisiyle yeni toplumsal tabanlar kazanarak büyümüştür. Bu durum Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının hem çoğullaşmasını hem de ümmet fikrini yeniden güçlü bir siyasal ve kültürel referans haline getirmesini mümkün kılmıştır.
5- Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının entelektüel kaynakları ve söylemleri zaman içinde nasıl değişmiştir? Bu dönemde İslamcılar kendi müktesebatlarını yetkin bir şekilde oluşturabilmişler midir? 1950’lerden itibaren hız kazanan tercüme faaliyetleri, İhvan, İran Devrimi, Afgan Cihadı gibi küresel gelişmeler Türkiye İslamcılığını nasıl etkilemiştir ve farklı eğilimlerin ortaya çıkmasına yol açmış mıdır? Bilhassa 1960 sonrasında Seyyid Kutup'un ve Mevdudi’nin Türkiyeli Müslümanlar tarafından bu kadar okunmasının sebepleri nelerdir?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının entelektüel kaynakları ve söylemleri, Türkiye’nin yaşadığı siyasal ve toplumsal dönüşümlere paralel olarak önemli değişimler geçirmiştir. Erken Cumhuriyet Dönemi’nde İslamcı düşünce büyük ölçüde savunmacı bir karakter taşımaktaydı. Rejimin yoğun sekülerleşme politikaları, dinî alanın daraltılması ve kamusal görünürlüğün baskılanması nedeniyle İslamcı entelektüel üretim daha çok kültürel devamlılığı koruma, dini hafızayı muhafaza etme ve ahlaki çözülmeye karşı direnç geliştirme ekseninde şekillenmiştir. Bu dönemde sistematik ve kurumsallaşmış bir İslamcı düşünce üretiminden ziyade, daha parçalı ve sınırlı imkânlarla sürdürülen bir entelektüel faaliyet söz konusudur.
Ancak özellikle erken dönemlerde İslamcı düşüncenin en önemli sorunu, kendi kavramsal ve teorik çerçevesini sistematik biçimde üretebilecek kurumsal zeminden mahrum olmasıdır. Medreselerin tasfiyesi, ulema geleneğinin parçalanması ve dinî eğitimin kontrol altına alınması, İslamcı düşüncenin klasik ilim havzalarıyla bağını zayıflatmıştır. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı uzun süre hem gelenekle hem de modern dünyayla aynı anda ilişki kurmaya çalışan parçalı bir entelektüel yapı görünümü sergilemiştir.
Fakat imam hatip okullarının ve ilahiyat fakültelerinin açılması, eğitim seviyesinin yükselmesi, şehirleşme ve yeni muhafazakâr orta sınıfların ortaya çıkışı İslamcı düşüncenin toplumsal zeminini genişletmiştir. Özellikle kentleşme oldukça önemlidir. Köyden şehre göç eden muhafazakâr kitleler yeni kimlik arayışları içine girmiş; şehir ortamında din artık sadece geleneksel bir aidiyet değil, ideolojik ve entelektüel bir kimlik biçimi olarak da yeniden üretilmeye başlanmıştır. Üniversite gençliği, öğrenci yurtları, dernekler ve yayın faaliyetleri İslamcı düşüncenin taşıyıcı alanları haline gelmiştir.
Tam da bu dönemde tercüme faaliyetleri büyük bir etki üretmiştir. Özellikle Mısır’daki Müslüman Kardeşler hareketinin düşünürleri, Pakistan’daki Cemaat-i İslami çevresi ve daha sonra İran Devrimi’nin etkisiyle Türkiye’deki İslamcı düşünce yeni kavramlar ve teorik çerçevelerle tanışmıştır. Seyyid Kutub, Ebu’l Ala el-Mevdudi, Hasan el-Benna, Muhammed Kutub, Ali Şeriati gibi isimlerin eserleri yoğun biçimde okunmuş ve tartışılmıştır. Bunun birkaç önemli sebebi vardır:
Birincisi, Türkçe İslamcı literatürün nicelik ve çeşitlilik bakımından sınırlı olmasıdır. Cumhuriyet’in ilk dönemlerindeki baskılar, yayın faaliyetlerinin zayıflığı, harf inkılâbı ve entelektüel üretim imkânlarının daralması sebebiyle özellikle genç kuşakların okuyabileceği sistematik İslamcı metin sayısı oldukça azdı. Var olan metinler çoğu zaman ahlakî veya kültürel savunma düzeyinde kalıyor; modern devlet, ideoloji, kapitalizm, emperyalizm, devrim, toplumsal dönüşüm gibi meselelerde kapsamlı teorik çerçeveler sunamıyordu. Seyyid Kutub ve Mevdudi gibi isimler ise modern dünyayı açıklamaya çalışan, sistematik, bütünlüklü ve mücadeleci bir dil kuruyorlardı. Bu nedenle özellikle üniversiteli genç Müslümanlar açısından ciddi bir çekim merkezi oldular.
İkincisi, tercümeler sadece dışarıdan gelen pasif etkilenme araçları değildi. Türkiye’deki İslamcı çevreler tercüme faaliyetlerinin aynı zamanda aktif öznesiydi. Hangi kitapların çevrileceği, hangi kavramların öne çıkarılacağı, hangi düşünürlerin dolaşıma sokulacağı bilinçli tercihlerdi. Dolayısıyla İslamcılar tercümeler yoluyla yalnızca etkilenmiyor, aynı zamanda kendi entelektüel alanlarını kuruyor ve yeniden şekillendiriyorlardı. Özellikle baskı ortamında tercümeler önemli bir imkân sunuyordu. Yerli koşullarda doğrudan ifade edilmesi zor olan birçok eleştiri, “tercüme” üzerinden dolaşıma sokulabiliyordu. Böylece tercüme faaliyetleri aynı zamanda dolaylı bir düşünsel ve siyasal ifade alanı işlevi görüyordu. Bu nedenle tercüme meselesini sadece dış etki veya ithal fikirler çerçevesinde değerlendirmek yanıltıcıdır; burada seçen, yorumlayan, yayımlayan ve dolaşıma sokan aktif bir İslamcı özne vardır.
Üçüncüsü, 1960 sonrası Türkiye’de ideolojik hareketlerin yükselmesi bu ilgiyi daha da artırmıştır. Sol hareketlerin, milliyetçi akımların ve devrimci söylemlerin güç kazandığı bir ortamda İslamcı gençlik de daha sistematik ve mücadeleci bir dil arayışına girmiştir. Seyyid Kutub’un özellikle “cahiliye toplumu”, “hakimiyet yalnız Allah’ındır” vurgusu taşıyan söylemi, modern ideolojik hareketlerle rekabet edebilecek güçlü bir siyasal dil üretmiştir. Mevdudi ise İslam’ı yalnızca bireysel inanç alanına değil, toplumsal ve siyasal düzen tasavvuruna dönüştüren tevhidi yaklaşımıyla etkili olmuştur. Türkiye’deki İslamcı gençlik bu isimlerde hem entelektüel derinlik hem de mücadele dili bulmuştur.
Küresel gelişmeler de bu süreci hızlandırmıştır. İran Devrimi, modern dönemde İslam adına gerçekleştirilen ilk başarılı devrim olarak büyük yankı uyandırmıştır. Afgan Cihadı ise hem anti-emperyalist bir direniş sembolü olmuş hem de ümmet bilincini güçlendirmiştir. Filistin meselesi de benzer biçimde İslamcı mobilizasyonun merkezî unsurlarından biri haline gelmiştir. Bu gelişmeler Türkiye’deki İslamcı çevrelerin kendilerini yalnız hissetmemesine, küresel bir hareketin parçası olarak görmesine yol açmıştır.
Bu süreçte sadece İslam dünyasından değil, Batı düşüncesinden yapılan tercümeler de önemli etkiler üretmiştir. Özellikle 1980 sonrası genel olarak sosyal bilimler, ama özelde siyaset teorileri, ekonomi, sömürgecilik eleştirisi ve modernlik tartışmalarıyla ilgili Batılı düşünürlerin eserleri İslamcı çevrelerde yoğun biçimde okunmaya başlanmıştır. Marksizm, varoluşçuluk, Frankfurt Okulu, postkolonyal düşünce ve modernlik eleştirileri dolaylı veya doğrudan İslamcı entelektüel çevreleri etkilemiştir. İslamcı dergiler ve yayınevleri yalnızca İslamcı metinleri değil; modern dünyayı anlamaya yardımcı olacak düşünsel kaynakları da dolaşıma sokmuştur. Bu durum İslamcı düşüncenin kavramsal kapasitesini genişletmiş; sistem, ideoloji, yabancılaşma, sömürü, hegemonya, kültür endüstrisi, modernleşme gibi meselelerde daha sofistike analizler geliştirilmesini mümkün kılmıştır. Dolayısıyla Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı sadece geleneksel dinî kaynaklar ve tercüme İslamcı metinlerden değil, modern sosyal teori ve Batı düşüncesiyle kurduğu eleştirel ilişkiden de beslenmiştir.
Fakat bu süreç aynı zamanda farklı İslamcılık eğilimlerinin ortaya çıkmasına da sebep olmuştur. Bir kısım çevre daha devrimci ve sistem karşıtı bir çizgi geliştirirken, bazıları toplumsal dönüşümü önceleyen tedrici yaklaşımlar benimsemiştir. İran Devrimi’nden etkilenenler, tevhidî uyanış çevreleri, Milli Görüş çizgisi, tasavvufî-muhafazakâr damarlar ve entelektüel İslamcılık gibi farklı yönelimler giderek belirginleşmiştir. Bu da Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının tek merkezli değil, çoğul ve tartışmalı bir yapı haline gelmesine yol açmıştır. Dolayısıyla Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı kendi müktesebatını bütünlüklü şekilde tamamen kuramamış olsa da önemli bir entelektüel birikim üretmiştir.
6- Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı; milliyetçilik, Batıcılık/Kemalizm ve ulus-devlet paradigmasıyla nasıl bir ilişki kurmuştur? Türk milliyetçiliği, etnik sorunlar (Kürt meselesi), ümmet fikri ve İslam medeniyeti tasavvuru karşısında İslamcıların sunduğu çözüm önerileri yeterli olmuş mudur?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı, Kemalizm ve ulus-devlet paradigmasıyla daima gerilimli fakat aynı zamanda bütünüyle dışsal olmayan bir ilişki içerisinde olmuştur. Bunun temel sebebi, Cumhuriyet İslamcılığının Osmanlı modernleşmesinden devralınan krizler içinde şekillenmiş olmasıdır. Dolayısıyla İslamcılık bir yönüyle Cumhuriyet’in kurucu ideolojisine muhalefet üretirken, diğer yönüyle aynı modernleşme zemininin içinde düşünmeye devam etmiştir. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılığını sadece “karşıtlık” üzerinden okumak eksik kalır; çatışma kadar etkileşim, eklemlenme ve zaman zaman benzeşme unsurları da vardır.
İslamcıların Kemalizm ve Batıcılık eleştirisinin merkezinde, Cumhuriyet’in dini toplumsal ve siyasal hayatın belirleyici unsuru olmaktan çıkarması yer almıştır. Özellikle laiklik uygulamaları, kültürel Batılılaşma politikaları ve pozitivist toplum tasavvuru İslamcı çevreler tarafından büyük ölçüde bir medeniyet krizi olarak görülmüştür. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcı düşüncesinde “medeniyet” kavramı oldukça merkezi hale gelmiştir. Birçok isim Batı medeniyetini yalnızca teknik veya ekonomik bir yapı olarak değil, aynı zamanda ahlaki ve ontolojik bir kriz alanı olarak değerlendirmiştir. Buna karşılık İslam medeniyeti, sadece geçmişte kalmış tarihsel bir miras değil; yeniden kurulması gereken bütünlüklü bir hayat tasavvuru olarak sunulmuştur.
Fakat Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı ile milliyetçilik arasındaki ilişki daha karmaşık bir mahiyet taşımaktadır. Osmanlı Dönemi’ndeki ümmet merkezli düşünce, Cumhuriyet’le birlikte ulus-devlet gerçekliği içinde yeniden biçimlenmek zorunda kalmıştır. Birçok İslamcı teorik olarak ümmet fikrini savunmaya devam etmiş olsa da pratikte ulusal sınırlar, devlet formu ve Türk siyasal kimliğiyle belirli ölçülerde uzlaşmıştır. Özellikle Soğuk Savaş döneminde gelişen anti-komünizm ve muhafazakâr-milliyetçi sentez, İslamcılığın bazı damarlarını ciddi biçimde etkilemiştir. “Türk-İslam sentezi” yaklaşımı bunun en belirgin örneklerinden biridir. Bu çizgide İslam, ümmetçi ve evrensel bir çerçeveden ziyade Türk kimliğini besleyen kültürel ve ahlaki bir unsur olarak öne çıkmıştır.
Bununla birlikte daha evrenselci ve ümmetçi damarlar da güçlü biçimde varlığını sürdürmüştür. Özellikle 1960 sonrası tercüme faaliyetleriyle birlikte Seyyid Kutub, Mevdudi ve Hasan el-Benna gibi isimlerin etkisi artmış; milliyetçilik daha sert biçimde eleştirilmeye başlanmıştır. Bu çevreler milliyetçiliği ümmeti parçalayan modern bir ideoloji olarak değerlendirmiş ve ümmet fikrini yeniden siyasal bir ideal olarak gündeme taşımıştır. İran Devrimi, Filistin meselesi ve Afgan Cihadı gibi küresel gelişmeler de bu ümmetçi söylemi güçlendirmiştir.
İslamcı çevrelerin önemli bir kısmı uzun süre etnik meseleleri ümmet kardeşliği içinde çözülebilecek tali sorunlar olarak görmüş; bunun için de modern ulus-devletin ürettiği yapısal eşitsizlikleri ve kimlik taleplerini derinlemesine ve çok boyutlu şekilde analiz edemediği yönünde eleştirilmiştir. Buradan hareketle –genelleme ve indirgeme pahasına- “Müslüman kardeşliği” vurgusu güçlü olsa da bu söylemin çoğu zaman somut siyasal ve kültürel problemlere yönelik kapsamlı çözüm önerileri geliştirmekte yetersiz kaldığı da söylenebilir. Özellikle devletin bekası, güvenlik meselesi ve siyasal istikrar gibi konular öne çıktığında ümmetçi söylem geri çekilebilmiş; bu da Kürt meselesi gibi alanlarda ciddi eleştirilere yol açmıştır. Öte taraftan İslamcıların ulus-devlet eleştirisinin de sınırlı kaldığı söylenebilir. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı çoğu zaman ulus-devleti aşmaya çalışan bir söylem ile mevcut devlet formu içinde siyaset yapma pratiği arasında gidip gelmiştir.
Bununla birlikte Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının bu konuda tamamen başarısız olduğunu söylemek de doğru değildir. Elindeki sınırlı siyasal, ekonomik ve kurumsal kapasite ile İslamcı düşünce, Türkiye’de modernleşme tartışmalarına güçlü bir medeniyet eleştirisi getirmiş; dini kamusal alanın dışına iten laik paradigmanın mutlaklaşmasını engellemiş; ümmet, ahlak, adalet ve sömürgecilik karşıtlığı gibi kavramları canlı tutmuştur. Ancak özellikle etnik meseleler, çoğulculuk, ulus-devlet eleştirisinin somutlaştırılması ve modern siyasal düzen karşısında alternatif kurumsal modeller geliştirme konusunda ciddi teorik ve pratik sınırlılıklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu durum da Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının en temel gerilim alanlarından biri olarak varlığını sürdürmektedir.
7- Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasetle ve iktidarla kurduğu ilişki nasıl bir seyir izlemiştir? Milli Nizam–Milli Selamet–Refah Partisi ve AK Parti deneyimleri ışığında, İslamcılığın muhafazakârlaşarak sistemle bütünleştiği mi yoksa dönüştürücü iddiasını koruyabildiği mi söylenebilir; bu çerçevede İslamcılığın bugünü ve geleceği nasıl değerlendirilebilir?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasetle ve iktidarla kurduğu ilişki, sabit ve doğrusal bir çizgi izlememiş; Türkiye’nin değişen siyasal, toplumsal ve küresel şartlarına bağlı olarak önemli dönüşümler geçirmiştir. Bu ilişkinin genel seyrine bakıldığında, erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki dışlanma ve geri çekilmeden, çok partili hayatta kontrollü katılıma; oradan sistemle gerilimli intibaka ve nihayet devletin dönüşümünde etkin aktör haline gelmeye uzanan bir süreçten söz edilebilir. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılığını anlamak için sadece ideolojik söylemlerine değil, devletle kurduğu somut ilişki biçimlerine de bakmak gerekir.
Erken Cumhuriyet Dönemi’nde İslamcılık açık siyasal alandan büyük ölçüde dışlanmıştır. Tek parti dönemindeki baskılar sebebiyle İslamcı hareketler daha çok cemaatler, yayın faaliyetleri ve kültürel ağlar üzerinden varlıklarını sürdürmeye çalışmıştır. Çok partili hayata geçiş ile birlikte dinî görünürlüğün artması, imam hatiplerin açılması ve kamusal alandaki görece rahatlama, İslamcı çevrelerde sistem içinde siyaset yapma düşüncesini güçlendirmiştir. Fakat asıl kırılma Milli Görüş hareketiyle yaşanmıştır.
Milli Nizam Partisi’nden başlayarak Milli Selamet Partisi ve Refah Partisi çizgisi, Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasal alandaki ilk sistematik ve kitlesel örgütlenmesini temsil etmektedir. Necmettin Erbakan liderliğindeki bu hareket, yalnızca dini hassasiyetleri temsil eden bir muhafazakârlık değil; ekonomik, kültürel ve siyasal alternatifler sunmaya çalışan bütünlüklü bir söylem geliştirmeye çalışmıştır. “Adil düzen”, ağır sanayi hamlesi, İslam ülkeleriyle entegrasyon ve ahlaki kalkınma gibi vurgular bunun göstergesidir. Özellikle Refah Partisi döneminde İslamcılık ilk defa geniş toplumsal tabanlara ulaşmış ve devlet iktidarına ciddi biçimde yaklaşmıştır.
Fakat 28 Şubat süreci bu ilişkinin en kritik dönüm noktalarından biridir. Çünkü bu süreç yalnızca bir hükümet değişikliği değil, İslamcılığın siyasal ve toplumsal görünürlüğüne yönelik kapsamlı bir müdahaledir. Başörtüsü yasaklarından sermaye baskısına, medya kampanyalarından sivil toplumun tasfiyesine kadar uzanan süreç, İslamcı çevrelerde devletle doğrudan temasın maliyetine dair güçlü bir bilinç oluşturmuştur. Bu durum İslamcılığın siyasal stratejisinde önemli değişimlere yol açmıştır. Çok genelleştirerek söylenirse İslamcılıkta “devlet kurma” düşüncesinden “devleti dönüştürme” düşüncesine geçiş yaşanmıştır.
AK Parti deneyimi tam da bu dönüşümün ürünü olarak ortaya çıkmıştır. AK Parti başlangıçta Milli Görüş çizgisinden kopuşu, muhafazakâr demokrat kimliği ve Avrupa Birliği vurgusuyla yeni bir siyasal dil geliştirmiştir. Özellikle 2001-2010 arasında İslamcı çevrelerin önemli bir kısmı AK Parti’ye ihtiyatlı iyimserlikle yaklaşmış; askerî vesayetin geriletilmesi, dinî özgürlüklerin genişlemesi ve kamusal alandaki dışlanmanın azalması sebebiyle bu süreci olumlu değerlendirmiştir. İslamcıların uzun yıllar maruz kaldıkları dışlanmışlık düşünüldüğünde, devlet mekanizmasına ilk defa bu ölçüde yaklaşmaları ciddi bir psikolojik ve tarihsel kırılma üretmiştir.
Fakat tam da burada İslamcılığın en önemli tartışma alanı ortaya çıkmıştır: İslamcılık sistemle bütünleşmiş midir, yoksa dönüştürücü iddiasını koruyabilmiş midir? Bu soruya tek boyutlu cevap vermek mümkün değildir. Bir taraftan AK Parti dönemiyle birlikte İslamcıların önemli bir kısmının devlet merkezli düşünmeye başladığı, bürokratikleştiği ve muhafazakârlaştığı yönündeki eleştiriler ciddi bir gerçeklik taşımaktadır. Özellikle iktidarın sunduğu imkânlar, yeni orta sınıfların oluşması, tüketim kültürünün yaygınlaşması ve devletle kurulan yakın ilişki, İslamcılığın muhalif ve dönüştürücü tonunu zayıflatmıştır. Birçok İslamcı çevre açısından “devletin korunması” düşüncesi zamanla daha merkezi hale gelmiş; bu da eleştirel kapasitenin azalmasına yol açmıştır.
Diğer taraftan bu süreci yalnızca “eklemlenme” veya “İslamcılığın ölümü” gibi kavramlarla açıklamak da gerçekliğe uygun görünmemektedir. Çünkü Cumhuriyet tarihi boyunca ilk defa İslamcı çevreler devletin merkezine bu kadar yaklaşmış; kamusal görünürlük, eğitim, medya, sivil toplum ve dış politika alanlarında ciddi bir etkinlik kazanmıştır. Bu durum İslamcıların uzun süre taşıdığı “izzet arayışı” boyutuyla da yakından ilişkilidir. Bu dönemde İslamcılık varoluşsal hedeflerinden vazgeçmemiş; ancak izzet arayışı boyutu ıslah boyutunun önüne geçmiştir. Diğer bir ifadeyle İslamcılık ilk defa devlet gücüyle bu kadar temas etmiş ve bunu büyük bir tarihsel kazanım olarak görmüştür. Fakat tam da bu sebeple eleştirel, ahlaki ve dönüştürücü tarafı zayıflamaya başlamıştır.
Bugün gelinen noktada Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı ciddi bir yeniden düşünme süreciyle karşı karşıyadır. Özellikle genç kuşaklarda görülen mesafe, küreselleşme, dijital kültür, tüketim kültürü gibi hususlar İslamcı hareketlerin klasik söylemlerini zorlamaktadır. Ayrıca İslamcılığın devletle fazla özdeşleşmesi, onu toplumsal eleştiri üretme kapasitesi bakımından sınırlandırmıştır. Bununla birlikte İslamcılık sadece siyasal partilerden ibaret değildir; aynı zamanda bir ahlak iddiası ve toplumsal anlam arayışıdır. İkinci kısım daha az görünür olsa ve daha az tartışılıyor olsa da hareketin “aktif bekleyişte” tecrübesini ve hafızasını dikkate almak gereklidir.
Dolayısıyla İslamcılığın geleceğini belirleyecek temel mesele, yeniden güçlü bir “ıslah” dili kurup kuramayacağıdır. Eğer sadece iktidarı, devleti ve gücü merkeze alan bir hatta sıkışırsa muhafazakârlaşarak mevcut düzenin taşıyıcılarından biri haline gelebilir. Fakat toplumsal adalet, ahlak, özgürlük, ümmet, sömürgecilik karşıtlığı ve insan onuru gibi meselelerde eskiyi tekrar eden değil, ama yeni şartlar içerisinde yeniden eleştirel ve kurucu bir dil geliştirebilirse, farklı biçimlerde varlığını ve etkisini artıracaktır. Bu nedenle İslamcılığın geleceği büyük ölçüde yeni bir ıslah dili (ve elbette faaliyeti) kurmaktaki başarısına bağlı görünmektedir.
Burada ıslah bahsine bir parantez açmak ve daha kişisel kanaatlerimi paylaşmak isterim. Islah, sadece bir eleştiri ve özeleştiriden ibaret değildir. Bu gereklidir, ama yeterli değildir. Hakikat iddiasına sahip olarak özgüvenle inşacı ve kurucu bir eylemsellik içerisinde olmayı da kapsar. Diğer bir söyleyişle ıslah, hem düşünce hem de eylem boyutunda tecdit ve ihyayı da içerir. Kurucu aşamaya geçildiğinde, düşünce ve ideoloji boyutundaki safiyeti ve netliği beklemek de sünnetullaha aykırıdır. Bu İslam’ın kişilere kazandırdığı merhamet ve insafa dayalı adalet anlayışına da uygun düşmez. Belli yönleriyle asr-ı saadet istisna tutulursa tarihsel olarak gerçekliği de yoktur. Bakılması gerekli olan İslamcı kolektivitenin yaptıkları, yapamadıkları ve yapabilecekleridir. Mevcutla iktifa etmek ve onunla tatmin olmak, inşacı boyutu kaybetmeye ve durağan bir muhafazakarlığa yol açar. Bunun için de daireyi yeniden tamamlayarak, diğer bir söyleyişle dinamik bir ıslah ile yolda olmak gerekir. İslamcılığın tam da böyle kritik bir dönemeçte olduğunu söyleyebiliriz. Muhasebe etme ve inşacı (ıslah) kanadını güçlü bir özgüvenle daha fazla beslemelidir.
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.