Prof. Dr. Mustafa Tekin: İslamcılık gerilemenin İslam’da değil müslümanlarda olduğunu söylemiş; nihayetinde İslam ile sahih bir bağ kurulmasını önermiştir.


Prof. Dr. Mustafa Tekin: İslamcılık gerilemenin İslam’da değil müslümanlarda olduğunu söylemiş; nihayetinde İslam ile sahih bir bağ kurulmasını önermiştir.

1. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı hangi tarihsel kırılmalar ve siyasal tecrübeler içinde şekillenmiştir? Yeni kurulan laik ulus-devletin İslamcılara yönelik baskı ve denetim politikalarının (Takrir-i Sükûn, İstiklal Mahkemeleri, sürgünler) arkasındaki ideolojik ve güvenlik temelli saikler nelerdir?

İslamcılık Osmanlı’nın son döneminde bir ihtiyaçtan mütevellit doğmuştur. Aslında bu dönemde yükselen Batı karşısında başlayan arayışlar tebellür etmiştir. Bu anlamda Batıcılık yanında İslamcılık Batı modernitesi karşısında nasıl bir tavır alınacağına dair yaklaşımları bize vermektedir. Bu bağlamda Batıcılık “İslam dünyası niçin geri kaldı?” şeklinde formüle edilen soruya, İslam’ın bizzat bu gerilemenin sebebi gördüğünü belirtmiş, dolayısıyla Batı’yı hem form hem de içerik olarak takip edilmesi gereken bir rehber olarak algılamıştır. Bunun karşısında İslamcılık gerilemenin İslam’da değil müslümanlarda olduğunu söylemiş, nihayetinde İslam ile sahih bir bağ kurulmasını önermiştir. Fakat son kertede İslamcılık da bugüne kadarki söylemlerinde modernleşme yönündeki adımları tasvip etmiştir. Fakat her halükarda İslamcılık başta olmak üzere bu akımların tartışılmasını anlamlı kılan husus, modernitenin “din” konusundaki tavrıyla paralel olarak İslam’ın konumudur. 

Osmanlı’nın son döneminde yaşanan tecrübeler değişim ve kırılmaları önümüze getirmektedir. Söz gelimi Tanzimat Fermanı’nın ilanı köklü bir kırılmaya tekabül etmektedir. Bu minvalde modernleşme rotasında farklı adımlar atılmış ve değişimler gerçekleşmiştir. Mesela II. Mahmut’un bu yönde gerçekleştirdiği reformlar hem içerik hem de form olarak Batılı karakterler taşımıştır. Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında gerçekleştirilen “Mecelle” çalışmaları bir modernleşme çabası olmakla birlikte meşruiyetini İslam’a dayandırmak gibi bir gayret içindedir. Bu dönemde İslamcıların icraatları ve tartışmalarını da bu minvalde değerlendirmek lazımdır. 

Modernleşme bağlamında Osmanlı’da üç damar oluşmuştur. Bunlar batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük (Milliyetçilik). Aralarında geçirgenlik olmakla birlikte bugüne kadar birer damar olarak gelmişlerdir. Cumhuriyet kurulduktan sonra da tabii ki İslam’ın kamusal alandaki konumu tartışma konusu olmuştur. Cumhuriyet Dönemi’nde bu açıdan radikal bir modernleşme/batılılaşma yönünde hareket edildiği bilinmektedir. Bu minvalde çalışma saatlerinden ölçü ve tartıya, kılık kıyafetten gündelik hayatın birçok alanına dair köklü bir değişimi gözlemlemekteyiz. Bunun yeni kurulan Cumhuriyet’in batılılaşma politikalarının radikal uygulanacağı yönünde bir tercihi ifade ettiğini söyleyebiliriz. Bunun sonucunda İslamcı siyaset ve İslamcılar bekleneceği üzere periferide kalmışlardır. 

Burada İslamcılara yönelik geliştirilen bu tavırların gelmesi, Cumhuriyetle birlikte modern toplum yaratma talebinin sonuçlarından birisidir. Doğrusu Batı’dan gelen laiklik, modern ulus-devlet gibi mekanizmalar bu yönelimin dispozitifleri olmuş, ayrıca bu dönüşüm için ideolojik bir çerçevede üretilmeye çalışılmıştır. İslamcılık bu yönelim açısından bir gerilim alanı yaratacağı için siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda bir konsensus noktası oluşamamış dolayısıyla İslamcıların etkinlikleri zayıflamıştır. 

 

2. Milli Mücadele yıllarında İslamcı kadrolar ile Ankara Hükümeti arasında kurulan ilişki nasıl bir mahiyet taşımaktadır? Bu ilişki, samimi bir hedef birlikteliğine mi dayanıyordu yoksa ortak düşmana karşı kurulan geçici pragmatik bir ittifak mıydı? 1923 sonrası hızla çözülmesinin temel nedenleri nelerdir?

Milli Mücadele yıllarında Osmanlı çok cepheli bir savaş ve tehdidin içerisindedir. Dolayısıyla Osmanlı alim ve aydınlarının ortak problemleri ülkenin savunması, parçalanmaktan kurtulmak ve giderek ülkeyi işgallerden kurtarmaktır. Bu süreçte İslamcı aydınlarla diğerleri arasında teorik tartışmalar olsa da pratikte ortak problemle mücadele söz konusudur. Bu noktada İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülüğü Osmanlı’nın kurtuluşu için sunulan tarzlar olarak okumak gerekir. Aralarında farklı dergiler ve tartışma ortamlarında varolan ilişkilerin işgale karşı pragmatik bir ittifak olduğu kanaatinde değilim. 

II. Abdulhamid’in İslamcı siyaseti, Osmanlı dışındaki müslüman ülkelerin işbirliğini temin etmeye yönelik bir boyut da içermektedir. Fakat II. Abdülhamid döneminde Mehmet Âkif başta olmak üzere İslamcıların memnuniyetsizlikleri de söz konusudur. Bu açıdan İslamcı siyaset karşısında bir muhalefet oluşmuştur. 1908’de Abdülhamid’in düşürülmesinden sonra İttihad ve Terakki batıcı bir siyaset izlemiştir. Cumhuriyet kurulana kadar iç ve dış siyaset ile ülkenin işgal koşullarından kurtulması rotasında batıcılığın daha çok güçlendiğini söylemek mümkündür. Cumhuriyet’in kurulmasının ardından bu konjonktür aktörler tarafından batıcılığın bir tercihle öne çıkarılmasını sonuçlamıştır denilebilir.

Bundan sonra gündelik hayatın sekülerleştirilmesine dair adımlar atılmış ve islamcılık da bu tercihler sonucunda tasfiyeye uğramıştır. Zira islamcı düşüncenin temel argümanları ile batıcılık arasında uzlaşmazlıklar daha da derinleşmiş görünmektedir. Bu bağlamda ulus-devlet, sekülerleşme, bireyselleşme vb. kavramları üzerinden yeni bir tarz-ı hayat kurulmaya çalışılmıştır. 

 

3. Cumhuriyet rejiminin dini yeniden tanımlama ve kontrol altına alma politikaları (Diyanet’in kuruluşu, Türkçe ezan, Türkçe tefsir, dinde reform tartışmaları), İslamcı düşünceyi nasıl etkilemiştir? İslamcı ulema ve aydınlar bu sürece direnç mi göstermiş, yoksa kısmi uyum ve içe çekilme stratejileri mi geliştirmiştir?

Cumhuriyet’in din politikalarını anlayabilmek için aydınlanmanın ve modernitenin dine yönelik tavrını izleyebileceğimiz Kant’ın görüşlerine bakmak faydalı olabilir. Batı’da yapılan rasyonel-irrasyonel ayrımında din irrasyonel olanla eşitlenmiş dolayısıyla dinin kamusal alana hitap etmesi durumunda kendisini “rasyonel” formlarla ifade etmesi talep edilmiştir. Bunun sonucu ise dinin modernleştirilmesidir. Süreç Batı’da bu şekilde işlemiştir. 

Dolayısıyla Cumhuriyet’in din politikalarının beslendiği yer Batı modernitesidir. Bu minvalde gerçekleştirilen sekülerleşme politikaları bir yandan dinin modernleştirilmesi diğer yandan dinin özel alana aktarılmasını kapsamaktadır. Zaten modernite dinin bir özel alan faaliyeti olmasını öngörür ve din kamusal alandaki etkinliğini böylece kaybeder. Osmanlı’dan itibaren modernleşme sürecinde Fransa ile daha yakın temas kurulduğundan dini kamusal alandan tamamen dışarıda bırakan Fransız kamusal alan modeli Türkiye’de belirleyici olmuştur. Öyle ki yakın zamana gelinceye kadar başörtüsü gibi dinsel sembol ve pratikler kamusal alanın dışında tutulma şeklinde gerçekleşmiştir. 

Osmanlı Dönemi’nde de aslında din-devlet ilişkilerinde din bir meşruiyet çerçevesi olarak anlam taşımakla birlikte devletin kontrolü altındadır. Cumhuriyet’in kurulmasından sonra kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı ile Türkçe ezan, Türkçe tefsir ve dinden reform konuları dinin modern bir şekilde yeniden konumlandırılmasına matuftur. Şahsi kanaatim odur ki hiçbir devlet ve hükümet dini dışarıda bırakmaz ve dine ilgisiz durmaz. Türkçe ezan modern ulus-devlet mentalitesinin bir uygulamasıdır. Dinde reform tartışmaları da dinin modernleştirilmesine yönelik bir çabadır. 

Cumhuriyet Dönemi’nde Tecrid-i Sarih ve bir tefsir projelendirilmiştir. Tefsiri Elmalılı M. Hamdi Yazır yazmıştır ki kendisi İslamcı düşünür ve alimdir. Bu çalışmalar bugünden bakınca oldukça başarılı eserlerdir ve içinde bulunulan çağı okumaya yöneliktir. Bu tür çalışmalar İslam’ın modern dünyaya uyumu ve modernleştirme hedefleri ile kurgulanmakla birlikte sonuçları böyle olmamıştır. Türkçe ezan sembolik bir eşik noktası olarak tartışma konusu olmuştur. Fakat toplumda ve İslamcılar perspektifinde “dinde reform” kavramı negatif bir algılamanın konusudur. 

1970’lere gelinceye kadar bu minvalde İslamcılar kamusal alanda görünür değildirler. İslamcılığın içeriklerine atıf yapan kimi tartışmalar ve aidiyetler varsa da, 1970’lere gelinceye kadar İslamcılığın bariz konuşulmasını gerektiren ortam oluşmamıştır. Fakat İslam’a yönelik tartışma ve uygulamalar İslamcılığa doğru yığınak yapmıştır. Bu, Batıcılığın kamusal alan egemenliğinin uygulamalarına tepkileri de içinde barındırmaktadır. Ancak Demokrat Parti, Adalet Partisi’nde toplumsal tabandan kaynaklanan İslam’a dair içerikler ve atıflar bulunmaktadır. Milli Selamet Partisi ise ileriye doğru tedrici olarak islamcılığı siyaset ve toplumsal alanda belirginleştirmiştir. Açıkçası İslamcılığın toplumsal nüvelerinin kuvvet ve belirginlik kazanması siyasetin alan açmasıyla ilintilidir. Bu durum Türkiye’ye özgü iki durumla bağlantılı olarak açıklanmalıdır. Birincisi, siyasetin tüm alanları temellük etmesi. İkincisi de, modernleş(tir)menin diğer Batı dışı toplumlarda olduğu gibi Osmanlı’dan bugüne bir mühendislik projesi olarak ve yukarıdan aşağıya işlemesi sebebiyledir. 

İslamcı aydınlar ve alimler bu süreçlerde örtük bir direnç göstererek içe çekilme tavrıyla belirginlik kazanmışlardır. Aslında dinin yeniden kuvvet kazanması ve toplumsal etkinliğinin artırılması için İslamcı aydın ve alimler kısmi uyum göstermişlerdir. Bu uyum uygun zamanlarda bir dönüşüm işlevi de görmüştür. İslamcılar 2000’li yıllara gelinceye kadar ana gövdesi ve iddialarını koruyarak gelişmeleri İslam çerçevesinde yorumlama ile konjonktürel değişimler arasında varlıklarını devam ettirmişlerdir. 

 

4. Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmetin sair kısımları ile kurdukları bağ Osmanlı Dönemi İslamcılarından kuvvetli midir? Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının öne çıkan isimleri ve hareketleri olarak kimler zikredilebilir?

Cumhuriyet’in erken döneminde İslamcılar zaten Osmanlı’dan tevarüs etmiş kişilerdir ve etkinlikleri zayıflamıştı. Doğrusu genel anlamda Cumhuriyet islamcılarının ülke dışındaki diğer islamcılarla kurdukları bağın çok kuvvetli olmadığını söylemek mümkündür. 

5. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının entelektüel kaynakları ve söylemleri zaman içinde nasıl değişmiştir? Bu dönemde İslamcılar kendi müktesebatlarını yetkin bir şekilde oluşturabilmişler midir? 1950’lerden itibaren hız kazanan tercüme faaliyetleri, İhvan, İran Devrimi, Afgan Cihadı gibi küresel gelişmeler Türkiye İslamcılığını nasıl etkilemiştir ve farklı eğilimlerin ortaya çıkmasına yol açmış mıdır? Bilhassa 1960 sonrasında Seyyid Kutup'un ve Mevdudi’nin Türkiyeli Müslümanlar tarafından bu kadar okunmasını sebepleri nelerdir?

Cumhuriyet’in erken döneminde İslamcıların kaynaklarını zaten klasik dönem eserleri oluşturmaktadır. Diğer yandan kendi dönemlerindeki meselelere yaklaşım açısından Batı’da yapılmış çalışmalar da İslamcılar tarafından hem bir eleştirinin hem de yararlanmanın konusu olmuşlardır. Osmanlı’nın son döneminde tedrici olarak Osmanlı ülkesinden ayrılan Müslüman devletler ve orada meydana gelen gelişmelerle birlikte İslamcılığın ilişki ağları değerlendirilmelidir. Bu minvalde Muhammed Abduh ve Reşit Rıza ile ilişkiler ve biraz daha geniş çerçevede üretilenler de İslamcılık açısından değerlendirilmesi gereken metinlerdir. Osmanlı’nın son döneminde İslamcıların farklı yayın organlarında yayımladıkları metinlerin iyi bir müktesebat oluşturduklarını söyleyebiliriz. Hatta o metinlerin İslam ile modernite arasındaki gerilimler bağlamında günümüze de ışık tutacak içeriklere sahip olduğunu görmekteyiz. Fakat 1970’lere gelinceye kadar “İslamcılık” düşüncesi perspektifinden problemler üzerine kamusal alanda yürütülen çalışmalar çok zayıftır. 

Tercüme faaliyetleri ile Türkiye dışında gelişen olayları ayrı ayrı değerlendirmek lazımdır. Gerek İslam’ın klasik dönemlerinden İbn Teymiyye gibi şahsiyetlerin eserlerinden yapılan çeviriler ile çağdaş dönemde Mevdudi, Seyyid Kutup, Ali Şeriati gibi kişilerin kitaplarının çevirileri İslamcılar açısından önemli olmuştur. Bu kaynaklar İslamcılık düşüncesini kimi zaman yerli tecrübeye oturtmakta bazı gerilimler oluşturmakla birlikte teorik lojistik destekler ve diğer müslüman toplumlarla etkileşimi sağlamışlardır. Aslında İslamcılık 1970’lerden bugüne kadar gelen süreçte dini ve sosyal bilimlere ait artan düzeyde çeviri kitaplarla da karşılaşmıştır. Özellikle 2000’lere kadar bu tür çalışmalar gerek modern dünyanın sorunlarını yakalama gerekse entelektüel derinlik kazanmak noktasında islamcılığı beslemiştir diyebiliriz. 

Diğer yandan özelde müslüman ülkelerde gelişen olaylar da İslamcılığın Türkiye’deki seyrinde elbette etkili olmuştur. Bir kere İhvan hareketi Türkiye’deki islamcılar tarafından da takip imkanı bulunmuş ve tecrübeleri alınmaya çalışılmıştır. Hasan El-Benna’nın Risaleler’i okunarak İslamcılık takviye edilmeye çalışılmıştır. Afgan cihadı ise Türkiye’deki İslamcıların Afganistan’a ve aslında ülke dışına bakışlarını celbettiği gibi İslamcılığın yurtdışı projeksiyonunu da genişletmiştir. 

İran devrimi ise, Türkiye başta olmak üzere farklı Müslüman ülkelerdeki islamcıları olumlu etkilemiş ve bir özgüven aşılamıştır. Ayrıca İran Devrimi Müslüman ülkelerde bir umudun konusu olurken Batı toplumlarında ise dikkatlerin İslam’a çevrilmesine sebep olmuştur denilebilir. Hatta laiklik başta olmak üzere birçok modern kavramlar etrafında tartışmalar başlamış ve İslam’ın gündelik hayattaki rolü tartışmalara dahil edilmiştir. Bu süreçte elbette İslamcılık içinde farklı eğilimler oluşmuştur.  

 

6. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı; milliyetçilik, Batıcılık/Kemalizm ve ulus-devlet paradigmasıyla nasıl bir ilişki kurmuştur? Türk milliyetçiliği, etnik sorunlar (Kürt meselesi), ümmet fikri ve İslam medeniyeti tasavvuru karşısında İslamcıların sunduğu çözüm önerileri yeterli olmuş mudur?

Modernite Batı dışı toplumlara kendi dinamikleri ile değil, bir aktarım yoluyla gelmiştir. Bir başka deyişle, Batı dışı toplumlar kendi ihtiyaçlarına bir çözüm olması amacıyla modernite ile ilişki kurmuşlardır. Bu minvalde imparatorlukların dağılması, modern ulus-devletlerin kurulması, batıcılık-ulusçuluk dönemin yaygın düşünceleri olarak vardırlar. Cumhuriyet Dönemi’ne tevarüs etmiş islamcılar bu kavramlara yönelik tartışmalar yapmışlardır ancak bunlar uzun sürmemiştir. 1970’lerden itibaren 2000’lere kadar biraz da hem siyaseten hem de toplumsal muhalefet konumlarının da etkisiyle tüm bu kavramlarla ilgili tartışmalar yapmışlardır. Fakat 2000’lerden sonra islamcılar daha yoğun bir şekilde mevcudu veri kabul eden bir anlayışa sahip olmuşlardır. Nitekim bu zamana değin kapitalizm, bireyselleşme, ulusçuluk, devlet vb. kavramlar ve onların pratiklerine kadar tartışma yapan islamcı yaklaşımlar yok denecek kadar azdır. Hatta bugün müslüman toplumlar “birlik” sorunu yaşamalarına rağmen, ümmet kavramı ile ilgili yeteri kadar çalışma yapmadıkları gibi kavramın gerçekliğine dair inancın da zayıfladığı söylenebilir. Tüm bunların sonucunda İslamcılık gerek aidiyet gerekse net bir çerçeveye sahip olma bağlamında daha çözülmüş görünmektedir. 

 

7. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasetle ve iktidarla kurduğu ilişki nasıl bir seyir izlemiştir? Milli Nizam–Milli Selamet–Refah Partisi ve AK Parti deneyimleri ışığında, İslamcılığın muhafazakârlaşarak sistemle bütünleştiği mi yoksa dönüştürücü iddiasını koruyabildiği mi söylenebilir; bu çerçevede İslamcılığın bugünü ve geleceği nasıl değerlendirilebilir?

Cumhuriyet Dönemi islamcılarının siyaset ve devletle ilişkiler günümüze gelinceye kadar daha entegre bir biçime dönüşmüştür. Özellikle İslamcıların bürokratik görevlere geldikçe bu entegrasyonun derinliği artmıştır. 1990’larda varolan entelektüalite, iddia, itiraz ve tartışmaların bugün büyük oranda zayıfladığını söyleyebiliriz. Hatta yukarıda da belirtildiği üzere İslamcılık 2010’dan sonra eleştirilerle vazgeçişlere de uğramıştır. Her halükarda İslamcılığın bu entegrasyonu ve muhafazakarlaşması, gerekli referans ve düzeltmeleri yapmamasıyla da ilintilidir. Dolayısıyla İslamcılara bakıldığında muhafazakarlığın bir sonuç olarak ortaya çıktığını görmekteyiz. 

Post/modern bir dönemde yaşamaktayız. Bu dönemin temel özellikleri hakikatin parçalanması, muğlaklık, merkezsizlik, görelilik, iddialardan geri çekilme, ne olsa gider felsefesi, paradigmanın kültürelleşmesi, tüketim vb. olarak zikredilebilir. Bu dönemde bütün din ve ideolojilerin iddialarından geri çekilmesi beklenmiştir. Bu minvalde İslamcılığın da ortodoksisi zayıflamış ve sisteme entegrasyonu artmıştır. Küreselleşme ise daha büyük ölçekte soru(n)ları insanlığın önüne bırakmıştır. Dolayısıyla İslamcılık üzerinden geleceğe doğru bir projeksiyon geliştirmek gerekiyorsa aşağıda belirtilen ödevleri yapması beklenmelidir. 

a- İslamcılık bugüne kadar icraatlarıyla yüzleşmeli, kendisini yaptıkları ve yapamadıkları üzerinden eleştirmelidir. 

b- İslamcılık yukarıdan aşağıya güce dayanan bir değişime taraftar olmuştur. Daha çok toplumsal ve kültürel zemini kuvvetlendirerek iktidarı inşa eden aşağıdan yukarı bir değişim stratejisini izlemelidir. 

c- İslamcılıkta entelektüel boyut zayıflamıştır. Bunun doğal sonucu olarak çok geniş bir tartışma zemininde soru(n)ları konuşamamakta ve çözüm önerememektedir. 

d- İslamcılık sorunlar karşısında daha ziyade kültürel, toplumsal bir dil ve zeminde tezler öne sürmeli ve tartışmalar yapmalıdır. 

e- İslamcılık kendi çizgilerine uygun olmayan düşünce, öneri ve görüşleri kriminalize ederek değil düşünsel tartışmalarla karşılamalıdır. 

f- İslamcılık konjonktürel olarak varolanla uyumu merkezileştirmekte ve bu minvalde kendi perspektifine uygun olmayan savrulmalar yaşamıştır. Bu bağlamda kendi paradigma ve perspektiflerini zihni arkaplanda canlı tutmalıdır.  

g- İslamcılık ekonomiden siyasete, kültürden toplumsala kadar bugün insanlığın yüzyüze geldiği sorunlara yaklaşımlarını netleştirmeli ve bu sorunların çözülmesi için öneriler getirmelidir. 

h- İslamcılık süreç içerisinde kendisine yönelik gösterilen tepkisellikleri biriktirerek bu tepkisellikle kendisini çerçevelemiş ve kamuya da bu tür söylemlerle hitap etmiştir. Tepkiselliklerden uzaklaşarak ilmi ve kültürel bir konuşma zeminini oluşturmalıdır. 

ı- İslamcılık bugün geldiği noktada, geleceğe doğru projeksiyon geliştirirken siyasi, sosyal, kültürel vb. yeni stratejiler çizmelidir. 

i- İslamcılık bugünkü koşullarda kendi parametrelerini, kavramlarını yeniden gözden geçirmeli; yeni tanımlar yapmalı ve kendisini mevcut dünyada paradigmal olarak ortaya koyabilmelidir.   

*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.

Yorum Yapın