Bir Yürüyüşün Hikayesi

İslam dünyasının modern dönemdeki serüveni, sömürgecilik ve modernleşmenin dayattığı sekülerleşme ile, İslam ümmetinin hafızasında açılan kırılmaların ötesinde, bağımsızlık mücadelelerinin ve kimlik arayışlarının tarihidir bir yönüyle. Osmanlı’nın dağılmasıyla ümmet, ulus devletlerin dar sınırlarına hapsedildi. Batının ekonomik, askeri ve kültürel hegemonyası ise aidiyet bilincini zayıflattı. Hindistan’dan Cezayir’e, Mısır’dan Filistin’e, Endonezya’dan Mali’ye, Nijerya’dan Afganistan’a kadar verilen bağımsızlık mücadeleleri, ümmetin tarihsel hafızasında mücadele ve özgürlük arayışının kalıcı izlerini bıraktı.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren Filistin’in işgali, Afganistan’daki Sovyet müdahalesi, Bosna’daki soykırım, Irak ve Afganistan savaşları, ABD’nin küresel müdahaleleri ve nihayet Arap Baharı ile başlayan umutların kısa sürede hayal kırıklığına dönüşmesi, İslam dünyasında sürekli bir kriz hali üretti. Bu kesintisiz krizler, Müslüman toplumlarda yalnızca bir savunma refleksi değil, aynı zamanda yeni bir arayış ve yeniden ıslah, ihya ve inşa iradesi doğurdu. Ortaya çıkan tecrübeler, mücadele ruhunun beraberinde söylem; eylem, temsil ve kültür üzerinden yeniden inşa edilmesi gereken bir medeniyet tasavvurunu da işaret etti. Bu krizlerin ortasında İslami hareketler, ümmetin dağılmış ruhunu toparlama, kaybolmuş hafızasını yeniden hatırlatma ve yaralı medeniyet tasavvurunu yeniden kurma iradesiyle ortaya çıktı. Pakistan’da Mevdûdî, fikrî mirasıyla İslami hareketin kurucu rolünü üstlendi ve ümmetin siyasal, toplumsal bilincini şekillendirdi. Mısır’da Hasan el-Bennâ ve Seyyid Kutub, dinin her asırda yaşanabileceğini, insanın ve insanlığın meselelerine çözüm olacağını ortaya koyarak ümmetin fikrî ve davetçi damarını besleyerek yeniden ihyâ için kurucu bir irade ortaya koydular. Mısır bu yönüyle modern dönemde İslam dünyasının en güçlü fikrî laboratuvarı oldu. Filistin hattı, ümmetin hafızasında üç damarı birleştirdi: Hacı Emin el-Hüseynî siyasal temsil ile davayı uluslararası sahneye taşıdı, İzzeddin Kassâm fiili mücadele ve şehadetiyle bir neslin bilincini uyandırdı, Şeyh Ahmed Yasin ise örgütlü direnişi kurucu bir harekete dönüştürdü. Böylece Filistin, ümmet için yalnızca bir direniş değil, temsil, sebat ve inşa iradesinin sahici laboratuvarı oldu. İran’da Ali Şerîatî, Mutahharî ve Humeynî, fikrî ve devrimci damarlarıyla öne çıkarken Bosna’da Aliya İzzetbegoviç, İslami kimliği modern Avrupa bağlamında yeniden tanımlayan ve çağa uygun bir İslami perspektif önerisiyle toplumsal önderlik üstlenen bir lider olarak tarihe geçti. Türkiye’de ise Mehmed Âkif Ersoy ve Said Halim Paşa gibi öncüler fikri ve manevi damarlarıyla öne çıktılar. Âkif, “Safahat” ve “İstiklal Marşı” ile ümmetin ruhunu diri tutarken Halim Paşa, “İslamlaşmak” fikriyle modernleşme krizine İslami bir çözüm önerdi. Bu hattı Cumhuriyet’in ilk yıllarında Bedîüzzaman Said Nursi ve İskilipli Âtıf Hoca sürdürdü. İman merkezli diriliş ve şehadetle bedel ödenen bir mücadele ortaya kondu. Bu fikrî ve manevî birikim, Kurtuluş Savaşı’nda ümmetin desteğiyle yürütülen bağımsızlık mücadelesine zemin oluşturdu. Türkiye İslami hareketi yalnızca düşünce düzleminde kalmadı, toplumsal ve siyasal alanda da karşılığını buldu. Bu hattı siyasi düzleme taşıyan en önemli isim Necmettin Erbakan oldu. Erbakan, İslam’ın yaşanması için kurucu bir sistem önerisi geliştirdi, “Millî Görüş” hareketiyle ümmetin değerlerini siyasi örgütlenmeye, “Adil Ekonomik Düzen” ile de alternatif bir ekonomik düzene dönüştürmeye gayret etti. Onun bu gayreti ve katkısı, İslamcılığın Türkiye’de yalnızca bir fikir akımı değil, aynı zamanda bir sistem arayışı olduğunu gösterdi. Bu tarihi birikim, çağdaş dönemde 15 Temmuz ile yeniden görünürlük kazandı. O gece ümmetin iradesi, zulme karşı duruşun en sahici örneğini verdi. Böylece Türkiye hattı, Âkif ve Halim Paşa gibi öncülerin fikrî hazırlığından, Nursi ve Âtıf Hoca’nın manevi dirilişinden, Erbakan’ın siyasi inşasından geçerek çağdaş dönemde ümmetin iradesiyle birleşen bir yürüyüşe dönüştü. Bugün ise İslamcılık geleneğine yaslanarak alternatif önerilerde bulunan ve bunları ete kemiğe büründürme çabası içerisinde olan cemaat ve hareketlerin varlığı yarının dünyasına umutla bakılmasını sağlayan en önemli saiktir. Sudan’da Hasan Turabi, Somali ile Orta Asya’daki hareketler de bu iradenin farklı coğrafyalardaki tezahürleridir. Bu tarihi örnekler, ümmetin yürüyüşünü üç aşamalı bir model içinde anlamamızı sağlar. 

İlk aşama mücadeledir: Zulme ve baskıya karşı sebatla verilen cevap, sadece tepki değil, istikamet üzere bir duruş ve imanla beslenen bir mücadele hattıdır. 

İkinci aşama ıslah, ihya ve inşadır: Mücadeleden doğan bilincin kurumlara, toplumsal örgülere ve yeni hayat biçimlerine dönüşmesidir. Bu dönem, ümmetin kurucu iradesini ortaya koyduğu, değerlerini somut yapılarla hayata geçirdiği safhadır. 

Üçüncü aşama ise gelecek vizyonudur: Ümmetin kurucu iradesinin medeniyet vizyonuna taşınmasıdır. Bu vizyon, tevhid, adalet ve ihsan merkezli bir hayat nizamı ve ümmetin geleceğe dair ortak ufkudur. 

Medeniyet, geçmişin mirası ile geleceğe yönelen, ümmeti yeniden ıslah, ihya ve inşa eden insanlığa umut sunan bir ufuktur. Ancak bu çeşitlilik içinde farklı yönelimler ortaya çıktı. Bir yanda sahici mücadele ve inşa hareketleri, diğer yanda şiddet ve terör eksenli çizgiler belirdi. Burada özellikle vurgulamak gerekir ki, İslam’ın asli kavramı olan “cihad”, zulme karşı duruş, adaletin tesisi ve hakikatin savunulmasıdır. Cihadın kapsamı içinde elbette “kıtal” vardır, yani ümmetin varlığını ve değerlerini korumak için meşru sınırlar içinde verilen silahlı mücadele. Buna çağımızda verilecek en güzel örnek, Afganistan’da Rusya ve ABD’nin yenilgiye uğratılarak kovulmaları ve Gazze’deki destansı mücadeledir. Bu, insanlığa umut veren kurucu bir iradedir. Buna karşılık El-Kaide, IŞİD ve Boko Haram gibi örgütler, cihad kavramını çarpıtarak ve sahici anlamından saparak şiddet ve terör çizgisine savrulmuş, İslam’ın sahici mücadele hattından ayrışarak küresel İslamofobi’yi besleyen havuzlara katkı sağlamışlardır. Dolayısıyla İslami hareketlerin tecrübesi hem sahici inşa iradesini hem de bu iradeden sapmaları birlikte barındıran çok veçheli bir tarih olarak karşımıza çıkıyor. Bu çok veçheli tecrübe, söylem, eylem, temsil ve kültür boyutları üzerinden anlaşılabilir.

Söylem, hakikati çağın diline tercüme ederek kimliği yeniden tanımlar. Söylem olmadan eylem yalnızca reaksiyona dönüşür. Söylem, eyleme ruh verir; temsilin meşruiyetini kurar ve kültürün sürekliliğini sağlar. Bu nedenle güçlü söylem, hareketin sürekliliğinin ilk şartıdır. Tam burada şunu belirtmeden geçemeyeceğim, ‘’ideolojilerin devri bitmiştir’’ iddiası yanlış bir iddiadır ideoloji olmadan hareket ve cemaatlerin kimlik ve kültür oluşturmaları imkân dahilinde değildir. Çünkü ideoloji, hareket ve cemaatlerin omurgasını kurar; yani kimliği oluşturur, söyleme yön verir, eyleme anlam kazandırır, temsilde tutarlılığı sağlar, kültürü besler. Velhasıl kelam, ideoloji olmadan hareket ve cemaat kimliksizleşir ve dağılır. Ancak şunu da göz ardı edemeyiz, ideolojik katılık söylemi mutlaklaştırır, tartışma ve müzakere yollarını kapatır, eylemi tek boyutlu hale getirir. Örneğin; sadece siyaset veya sadece şiddet temsil krizine yol açar çünkü halkın çeşitliliğini ve ihtiyaçlarını yok sayar. Kültürü daraltır, üretkenliği engeller. Kısacası ideolojik katılık, ideolojinin sağladığı canlılık alanını yok ederek söylemi donuklaştırır, eylemle kopuşa ve temsil krizine yol açar. Söylem, yalnızca fikir üretimi değil, ümmetin gündelik hayatına dokunan kurucu bir iradedir. 

Bunun için:

Ekonomide: faizsiz finans kurumları, Karzı Hasen, dayanışma sandıkları ve üretim, tüketim kooperatifleri, sadece alternatif modeller değil, adaletin toplumsal düzenin merkezine yerleşmesini sağlayan kurucu damarlar olmalıdır. Burada mesele, ekonomik araçların İslami değerlerle bütünleşerek ümmetin bağımsızlığını ve dayanışmasını güçlendirmesidir.

Siyasette zulme karşı meşruiyet üreten örgütlenmeler, adalet ve özgürlüğü kurucu ilke hâline getiren hareketler, sadece politik tepki değil, ümmetin iradesini temsil eden, insanlığa umut olabilecek sahici bir toplumsal sözleşme üretebilmelidir. 

Sanatta, edebiyatta ve mimaride: ihya bilincini taşıyan eserler, ümmetin ruhunu besleyen estetik üretimler, yalnızca kültürel birikim değil, kimliğin yeniden inşasında ortak bilinç işlevi görmelidir.

Dijital dünyada bağımsız medya ve bilgi ağları kimliği korumakla kalmaz, ümmetin sesini küresel düzlemde sahici bir alternatif olarak duyurur.

Gündelik hayatta, ticarette marufu (çok kazanç değil helal kazancın önemi... Yanında çalışanın alının teri kurumadan hakkını vermek. Yediğinden yedir giydiğinden giydir...) gözeten esnaf ve iş adamı; adalet bilincini öğreten öğretmen, şefkat ve merhameti görünür kılan aile pratikleri… Bütün bunlar bireysel davranışlardan ziyade toplumsal düzenin takva eksenli kurucu hücreleridir.

Bu damarlar tek başına çözüm değildir. Çözüm, her birinin takva eksenli toplumsal düzen vizyonuna bağlanmasıyla ortaya çıkar. Böylece söylem hem entelektüel üretim hem toplumsal örgütlenme ile iç içe olur; ümmetin kimliğini yeniden tanımlarken aynı zamanda toplumsal düzenin kurucu diline dönüşür.

Eylem, söylemin hayata taşınmasıdır. Mücadeleyle doğan bilinç, eylemde sahici karşılık bulur. Bu karşılıkta; yardım faaliyetleri, zulme karşı durmak, adaleti tesis etmek, merhameti görünür kılmak ve kötülüğü engellemek eylemin özünü oluşturur. Nitekim “bir kötülük gördüğünüzde elinizle düzeltin, değilse dilinizle, değilse kalbinizle buğz edin” ölçüsü, eylemin en sahici tanımıdır. Eylem, bir işçinin hakkını savunmak, bir mazlumu korumak, bir gencin eğitimine destek olmak, bir annenin evladına, helal, haram bilincini, zulme karşı durmayı öğretmesi, bir öğretmenin öğrencisine adalet bilincini aktarması, bir esnafın ticaretinde marufu gözetmesi gibi gündelik hayatın damarlarında görünür olur.

Kriz anlarında eylem, yardım ulaştırmaktan ibaret değildir, aynı zamanda adaletli paylaşımı gözeten, güveni pekiştiren dayanışmayı büyüten ve toplumsal barışı koruyan uzlaşma yollarını açığa çıkaran bir iradedir. Böylece eylem, mekâna bağlı projelerin ötesine geçer. İslam’ın değerlerini gündelik hayatın merkezine yerleştiren sahici bir tutum olarak görünür. Küçük jestlerden büyük toplumsal düzenlemelere kadar her adım bu iradenin parçasıdır. Eylem, geçici tepkilerin ötesine geçerek toplumsal düzenin sürekliliğini besleyen bir tutum haline gelir. Böylece gündelik hayatın akışında İslam’ın değerlerini taşıyan ve medeniyet tasavvurunu canlı kılan bir irade olarak ortaya çıkar.

Temsil, halkın güvenini kazanma ve ahlaki tutarlılığı gösterme alanıdır. Ancak temsil yalnızca bireysel sadelik ve samimiyetle sınırlı değildir, aynı zamanda toplumsal önderliktir. Bir hareketin söylem ve mücadelesi halkın ihtiyaçlarına cevap verdiğinde temsil doğar. Bu da toplumun sorunlarını çözme, yönlendirme ve yönlendirmenin sonuçlarını kendi kontrolünde sürdürme iradesiyle güçlenir.

Temsil, kaba bir güç gösterisi değil, kabul edilebilir bir bağlılık ve gönüllü itaatle sağlanan toplumsal liderliktir. Halk, bir anlaşmazlıkta kurumunu hakem olarak görüyorsa, bir zulüm karşısında çözüm kaynağı olarak ona başvuruyorsa, bir hayırlı işte “bu olmadan olmaz” diyorsa, işte o noktada temsil sahici bir önderlik kazanmıştır.

Bu nedenle temsil, yalnızca ahlaki duruş değil, aynı zamanda toplumsal güvenin kurumsal hale gelmesidir. Mali şeffaflık, hesap verme kültürü, düzenli istişare toplantıları ve halkla doğrudan temas, temsilin güven üretmesini sağlar. Yerel ölçekte başarı, büyük ve gösterişli projelerle değil, insanların gündelik hayatına dokunan sahici çözümlerle ortaya çıkar.

Temsil, toplumla ilişkiyi kesmek değil, topluma rehberlik ve önderlik yapmaktır. Bu yönüyle temsil, toplumsal önderliğin en sahici tezahürüdür. Halkın vicdanına bağlı, güven üreten, yönlendiren ve toplumsal düzenin sürekliliğini besleyen bir tutum haline gelir. Son kertede temsil, İslami hareketin yürüyüşünde meşruiyetin ve güvenin taşıyıcı sütunudur, söylem ve mücadelenin toplumsal karşılığını kurarak medeniyet tasavvurunun sahici bir zemine oturmasını sağlar.

Kültür, kimliği mayalayan ve düşünceyi doğuran asli zemindir. Kimlik kültürün içinden çıkar. Kültür, fertlerin sosyalleşme sürecinde içselleştirdiği değerlerle, kurumların ruh kazandığı örgütsel iklimle ve toplumun ortak hafızasında yer eden sembollerle şekillenir. Bu nedenle kültür, kimliği tanımlayan, düşünceyi besleyen ve eyleme yön veren kurucu bir iradedir. Siyaset sahici bir zemine kültür üzerinden oturur. Kültürün ürettiği değerler, ortak hafıza ve toplumsal ruh siyasetin meşruiyetini kurar. Kültür olmadan siyaset yüzeysel bir kimlik söylemine sıkışır. Kültür, kimliğe sahici bir zemin, düşünceye kök, eyleme ise dayanak kazandırır.

Kültür, söylem–eylem–temsil bütünlüğünün sürekliliğini sağlayan toplumsal ruh olarak siyasetin ve düzenin zemini hâline gelir. Kültür olmadığında kimlik dağılır, düşünce zayıflar ve eylem asli amacını kaybeder. Kültür bu bütünlüğü mayalar, toplumsal düzeni sahici bir ufka taşır ve ümmetin yürüyüşünü geleceğe bağlayan asli damar hâline gelir.

Sonuç olarak, İslami hareketlerin yüz yılı aşkın yürüyüşü söylem, eylem, temsil, kültür zinciriyle okunabilir, bu zincirin ruhunu ise takva kurar. Ancak bu zincir, yalnızca idealist çağrılarla değil, sahici ve uygulanabilir stratejilerle medeniyet tasavvuruna dönüşebilir. Nihai öneri, ‘‘takva eksenli toplumsal değişim ve marufun egemenliğidir.’’ Bu yaklaşım, geçmişten bugüne taşınan hafızanın, bağımsızlık mücadelelerinin, direnişlerin ve kültürel üretimlerin bir devamı olarak sahici bir gelecek vizyonu sunar. 

Fakat asıl soru şudur: Hareketler, bu zinciri kendi içlerinde yeniden kurma cesaretini gösterebilecek mi? 

Takvayı bireysel ahlakın sınırlarında bırakmayıp toplumsal düzenin kurucu ilkesi haline getirebilecek mi? 

Eğer bu sorulara sahici bir karşılık verilebilirse, İslami hareketler artık yalnızca bir “tepki” değil, ümmetin hafızasını ve geleceğini taşıyan medeniyetin kurucu aktörleri haline gelecektir Vesselam…

*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.

Yorum Yapın

İlginizi çekebilir