Prof. Dr. Ahmet Çapku: Osmanlı, insanı merkeze alan, yönetilen sınıfı Allah'ın emaneti olarak gören bir anlayışı kuvveden fiile geçirmiş ve İslam’ın bir ‘medeniyet’ olarak cihanşümul seviyede tebellür ettiği siyasi-toplumsal yapıyı temsil etmiştir.


Prof. Dr. Ahmet Çapku: Osmanlı, insanı merkeze alan, yönetilen sınıfı Allah'ın emaneti olarak gören bir anlayışı kuvveden fiile geçirmiş ve İslam’ın bir ‘medeniyet’ olarak cihanşümul seviyede tebellür ettiği siyasi-toplumsal yapıyı temsil etmiştir.

1- Osmanlı Dönemi İslamcılığı hangi tarihsel, siyasal ve toplumsal kriz ortamında doğmuştur? Bu bağlamda İslamcılık, Osmanlı Devleti için bir kurtuluş ideolojisi olarak mı tasarlanmıştır ve İttihad-ı İslam politikasıyla nasıl bir ilişki içindedir?

Osmanlı Devleti’nin kurucu isimlerine ve onların yaşam biçimlerine bakılınca görülür ki, bey, sultan, padişah şeklindeki siyasi ünvanlar yanında şehit, gazi, sofu gibi dini sıfatları da taşıdıkları; hemen birçoğunun âlim, şair, sanatkâr oldukları görülür. Bu özellikler, gerçekte İslam’ın emir ve tavsiye ettiği hasletlerdir. Her şeyden evvel, Hz.Peygamber’in ‘Kostantiniye’ ile ilgili hadisindeki müjdeye Osmanlı Padişahlarından Fatih Sultan Mehmet mazhar olmuştur. Üç kıtaya (eski dünya) hükmetmiş, adaletiyle ün salmış, “Reâyâ kalbin âbâd etmeyi” ülkü edinmiş bir devletten söz ediyoruz.  Osmanlı, kendi iç dinamiğinde özellikle insanı merkeze alan, yönetilen sınıfı ‘vedîatullah’ (Allah emaneti) olarak gören bir anlayışı kuvveden fiile geçirmiş ve İslam’ın bir ‘medeniyet’ olarak cihanşümul seviyede tebellür ettiği siyasi-toplumsal yapıyı temsil etmiştir.

Tarihçiler Osmanlı Devleti’ni, tarihsel yürüyüşünde kuruluş-yükseliş-duraklama-gerileme-dağılma şeklinde sınıflara ayırırlar. Bu tasnif, daha çok askerî ve siyasi bakış merkezlidir. Altı asrı aşan bir devlet yapısını ilim, sanat, kültür, dil gibi pek çok açılardan tasnife gitmek mümkündür.

Gündelik ve siyasi alan, hareketli olduğu için sürekli yeni olarak karşımıza çıkan meselelere yeni çözümler üretmenizi gerektirir. Bunun için Fârâbî’nin işaret ettiği üzere, yöneticilerin hem geçmişi iyi bilmesi (nazari bilgi birikimi) hem geçmişin tecrübesinden hareketle yeni çözümler (ameli/pratik alan) üretebilmeleri önemlidir. Osmanlı son döneminde İbn Rüşd ve İbn Haldun düşüncesinin tekrar gündeme gelmesi dikkat çekicidir. Başka bir ifade ile rasyonel aklın pratik çözüm üretmesi için kendini hissettirmesi olarak görüyorum bu tavrı.

Özellikle Karlofça Anlaşması (1699) sonrasında başlayıp Cumhuriyete gelene kadar Osmanlı topraklarının 1700 yılında 24 milyon kilometrekare iken I. Cihan Harbi sonrasında 775.10 kilometrekareye düştüğü görülür.[i] İlk görünen sebep, ordunun savaşlarda eski başarıyı gösteremeyişidir. Ancak bunun arka planında düşünce, iktisat, toplumsal gidişat ve siyaset gibi unsurlar vardır. Katip Çelebi’nin 1635’lerde kaleme aldığı Düsturu’l-amel’inde olumsuz gidişatı not ettikten sonra haksız vergi, rüşvet ve ehil olmayanlara görev verilmesi, askerin kalbine düşman korkusunun sindiğini belirtmesi, fizik ile metafizik irtibatları birlikte ele alması bence mühimdir.[ii] Konu Tanzimat ve sonrasına geldiğinde hadiselerin hızlı ve karmaşıklığına telmihen bir ifade biçimi olarak ‘İmparatorluğun en uzun yüzyılı’ ile karşılaşırız. Islahat Fermanı, Tanzimat’ın devamı niteliğindedir. Meşrutiyet, Kanun-ı Esasi ve kurumsal planda yeni yapılanma Osmanlı Devleti’nin Batı karşısında yeniden tavır alışı ile ilgilidir. Bununla birlikte Ahmet Midhat Efendi’nin dikkat çektiği üzere sözü edilen hususların seyrinde Batı’nın desteği de söz konusudur.[iii]

Gidişatın tehlikeler arz ettiğini, düşünen, araştıran ve fikir yürüten hemen herkes fark etmiştir. Tanzimat aydını, bürokrasi (kalemiye) açısından durumun gidişatında kilit rol üstlenmiş görünmektedir. Batı etkisi sadece askerî ve siyasi değil topyekün bir dünya görüşü olarak kendini göstermiştir. Çeşitli felsefi akımlar peyderpey Osmanlı ülkesine de gelmiştir. August Comte’nin Mustafa Reşit Paşa’ya gönderdiği mektubu bu bağlamda düşünebiliriz. Aynı şekilde Namık Kemal’in Ernest Renan’a cevaben kaleme aldığı Renan Müdafaanamesi’ni de. Demek ki, topyekün saldırı ve savunu söz konusu idi. Böyle bir ortamda çeşitli düşünce akımlarının çıkması tabiidir. İslam dünyasının birliğini savunan İslamcılık akımı da bu akımlardan biri ve ilkidir.

İttihad-ı İslam kavramı ilk önce Namık Kemal’in yazılarında görülür. Daha sonra bu konuda risale, gazete yazıları kaleme alınmış. Özellikle Doksanüç Harbi sonrası II. Abdülhamid’in siyaset anlayışı ile birlikte daha belirgin hâle gelmiştir. Çünkü kaybedilen topraklar ve bunun getirdiği sıkıntılar, Arap dünyasında Osmanlı Devleti’nin geçirmekte olduğu sarsıntı sebebiyle birtakım soru işaretlerinin oluşması, sömürgecilere karşı Müslümanların dayanağının Osmanlı Devleti’nin olduğu düşüncesi sözü edilen anlayışı ön plana çıkarmıştır.

Denilebilir ki, Sultan II. Abdülhamid’in düşünce ve uygulamaları da bunda etkili olmuştur. Osmanlı toprakları ve İslam dünyasına yönelik iki farklı yönü olan bu siyasetin II. Abdülhamid’in padişahlığı boyunca etkili olduğu bilinmektedir. İslamcı ‘aydınlar’ ağırlıklı olarak, istibdat olarak gördükleri Abdulhamit yönetimine muhalif tavır almışlardır. II. Meşrutiyet sonrası İslamcılık, bir şeklide İttihat ve Terakki’ye müzahir olmaya devam etmiştir. Bunda eski yönetime tepkisel tutum da söz konusudur. Ancak İttihat ve Terakki’nin baskıcı siyaseti, Arnavutluk isyanı, Rus yayılmacılığı gibi hadiseler Türkçülük akımını da gündeme getirmiş, bu da bazı yönlerden İslamcıların eleştirisine sebep olmuştur. İslamcılık akımı, hilafetin ilgasına kadar güçlü bir düşünce akımı olarak devam etmiştir. Demek ki, İslamcılık, Batı karşısında teknoloji alanında geri kalmışlığa bir çare aramak, çözüm üretmek amacıyla ortaya çıkmış, birtakım prensipleri kendine misyon edinmiştir.

İttihad-ı İslam II. Abdülhamid siyaseti ile kabul görmüş bir düşünce olarak görünmektedir. Onun için II. Abdülhamid siyasetine karşı çıkan İslamcılar, İttihad ve Terakki içinde yer almayı normal karşılamış ancak I. Cihan Harbi yıllarından sonra çeşitli sebeplerle sözü edilen partiden ayrılmalar olmuştur. Cumhuriyet döneminde ise inkılaplar ve gidişat, İslamcı düşünürlerin beklentilerinin dışında oluşunca içlerinden bazıları gönüllü bazıları sürgün olarak yurtdışına gitmiş, bazıları ise İstiklal mahkemelerinde yargılanmış ve kendi dünyasına kapanmıştır. 1933 Üniversite reformu ile birlikte akademisyen konumundakiler ise saf dışı bırakılmıştır.

2- Osmanlı Dönemi İslamcılığı devlet merkezli bir ideoloji midir? II. Abdülhamid’in Pan-İslamizm siyaseti ile Cemaleddin Afgani'nin İslamcılık çizgisi arasında doktrinel ve stratejik farklar nelerdir ve devlet bu sınıraşan ideolojiyi nasıl denetim altına almaya çalışmıştır?

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti, özünde İslam’ın şer’î ve örfî hukuku ile hüküm sürmüş, nizam-ı âlemi kendine hedef edinmiş bir devletti. Bunu Kınalızâde’nin “Adldir mûcib-i salâh-ı cihân” diye başlayan adalet teorisinde ve daha pek çok eserde görürüz.[iv] Tasavvufi açıdan ise Sultan II. Abdülhamid’in, Osmanlı hanedanının, ordunun manevi hâmisi olarak Hacı Bektaş Veli’yi, devlet ve hanedan ailesinin manevi hâmisi olarak Hacı Bayram Veli’yi gördüklerini belirtmiştir.[v]

Bu açıdan bakıldığında Osmanlı yönetim yapısı, öncelikle kendini Allah’a karşı sorumlu hisseden bir özellik arz etmiştir. Kanuni’nin vefatı ve defnini tasvir eden minyatürlerde cenazenin önünde başının üstünde sandıkla yürüyen biri vardır. Sandıkta, Kanuni’nin her sefer öncesi Şeyhülislam’dan aldığı fetvalar olduğu ifade edilir. İnançlar, dini olsun felsefi olsun, bazen ideolojiye dönüştürülebilir. Günümüzde bunlardan bolca mevcuttur. Bir inanç, ideoloji olunca içeriğinde temel ilkeler yanında duyguya da yer verir. Din, özünde hissiyatı barındırır. Çünkü duygu olmadan din yaşanamaz.

Osmanlı son döneminde kendini materyalist, pozitivist, liberalist, hümanist şeklinde tanımlayan hegemonik gücün kendi içinde ciddi bir dini inanç ve misyoner ruh taşıdığı bilinmektedir. Bu açıdan meseleye bakılınca sadece ‘ideoloji’ kelimesi üzerinde konuyu betimlemek ne kadar sahici olabilir? Asırlar boyunca Osmanlı, İslam temelinde îlâ-yı kelimetullahı götürebileceği yerlere kadar taşımış ve bunun cehdi içinde olmuştur. Tanzimat ve Islahat fermanları sonrası bazı hukuki ve toplumsal düzenlemelere gitme mecburiyeti hissetmiş. Bunda söylem ve eylem planında Fransız İhtilalinin izlerini görmek mümkündür. Bugünkü çalışmaların işaret ettiği üzere dönemin icbarları, Batı merkezli siyasi ve gizli odakların etkisi ayrıca göz önünde bulundurulmalıdır.

Buna göre Osmanlı son döneminde İslamcılık anlayışı, fırtınaya tutulan devlet gemisini kurtarmak ve sahili selamete çıkarmak adına elbette bir imkân olarak değerlendirilmiştir. Çünkü Fransız İhtilali ile birlikte artık Osmanlı’ya da sirayet eden ve bugün ulusçuluk dediğimiz ırk temelli anlayış, önce Balkan coğrafyasında kendini hissettirmiştir. Halbuki Osmanlı, Balkanlarda nüfus olarak çok da etkili olmamış ama uyguladığı adalet ve tolerans ile asırlar boyu oralarda hüküm sürmüştür. Rus ve Batı etkisi ile Balkanlardaki Hristiyan unsurların başkaldırısı neticesinde Müslümanların bir arada bulunması ve tehlikeyi birlikte bertaraf edebilmeleri düşüncesinin en başta devlet ricali tarafından dile getirilmiş olmasını tabii karşılamak gerekir. Günümüzde bile olup bitenler karşısında Müslümanların uyanık ve yük-vücut olmaları gerektiği tezi artık yüksek sesle dile getirilmektedir ve gayet yerindedir. Çünkü tarih, coğrafya ve kader sizi buna mecbur eder.

Burada mühim olan nokta şudur: Madem ki, modernleşme (asrîlik) kaçınılmaz görünüyor, şu halde onun kontrollü olarak yukarıda aşağıda doğru sunulması akla yatkın olandır. Osmanlı da bunu yapmaya çalışmış. Yani devlet kaçınılmaz olarak yönünü Batı’ya dönme ihtiyacı hissetmiş. Batılılaşmanın kendi kontrolünde olmasını önemsemiştir. Bu açıdan konuya bakılınca Batı’ya öğrenci gönderilmesi, Batı’dan çeşitli dersler için hocaların getirilmesi, eğitim kurumlarının yenileşmesi, giyim kuşamda değişim, iktisadi gidişat hep devletin denetiminde olsun istenmiş. Aynı hususu biz bugün küresel medya unsurları üzerinden düşünelim mesela. Ne ölçüde denetimi yapılabiliyor? Yapılamazsa yetişen nesil üzerinde etkisi ne olur? Bunları ciddi şekilde düşünmemiz gerekiyor.

Cemalettin Efgânî’nin hayat hikayesi, onun Sultan II. Abdülhamit ile olan ilişkisine de bir nebze açıklık getirir. Nereli olduğuna dair tartışmalar yanında özellikle Mısır’da iken kurmuş olduğu gizli yapı, mason locasına kayıt olması ve hatta bu yöndeki teşebbüsleri, İran şahının ölümüne sebebiyet verdiği düşünülmesi gibi hususlar, devlet yönetiminin keyfiyetine dair farklı ülkelerdeki düşünce ve teşebbüsleri tabii olarak Sultan II. Abdülhamid’in dikkatli olmasını beraberinde getirmiştir. Çünkü özellikle Efganî’nin meşrutiyetçi, İslamcı aydınların anladığı mânâda hürriyetperver tavırları Osmanlı idaresi için tehditkâr olarak görülmüş olsa gerektir.[vi]

Efgânî’nin, İslam ülkelerinin birliğinin sağlanması yönündeki düşünce ve teşebbüsleri hâlâ daha müzakere edilmeye değerdir. Kendisinin bir derdi olduğu açıktır ancak düşüncelerinin Osmanlı payitahtında nasıl anlaşılmış olduğu mühimdir. Bu açıdan Sultan II. Abdülhamit, onun düşünce ve tecrübesinden faydalanmak istemiş ancak birtakım çekinceler sebebiyle bunun gerçekleşmesi zorlaşmıştır. Özellikle Darulfünûnun açılışında yaptığı konuşmasında ‘nübüvvetin bir sanat’ olduğu şeklinde anlaşılan ifadesi bir takım tartışmaları tetiklemiş ve onun aleyhine olacak bir netice vermiştir. Bununla birlikte belki radikal denilebilecek bir tavırla, İslam’ın ilk dönemini göz önünde bulundurarak sahabenin hayatındaki gibi saf, müteşebbis, muttaki bir Müslümanlık tasavvuru, kaynaklara dönüş diye ifade edilen tavrı beraberinde getirmiştir. Kaynaklara dönüş düşüncesinin kendi içinde nasıl mahzurlar taşıdığını bugün daha iyi biliyoruz. Asırların birikimini bir hamlede atlayıp doğrudan ilk asra gitmek, M. Akif’in deyimiyle ‘doğrudan doğruya Kur’an’dan ilham almak’ ne ölçüde doğrudur? O devasa tecrübe ne olacak? İlk asır sonrası İslam yanlış anlaşıldı şeklindeki bir yaklaşım ne kadar doğru olabilir?[vii] Bu tür bakış açıları, kanaatimde, dönemin icbarları ve aciliyetleri ile ilgilidir. Onun için Yusuf Akçura’nın, felsefe eğitimi gören Mehmet İzzet’e, ‘Bize filozof değil demirci lazım’ sözü bu gerçeklikle ilgilidir. Efgânî ve öğrencisi Muhammet Abduh’un tavrını önemseyen Mehmet Akif’in bile ilmin nazari kısmına pek de itibar etmez görünen edası bize manidar gelebilir.[viii] Halbuki o dönem için aciliyetler söz konusu idi.

Osmanlı, hilafet makamı olarak görüldüğü için Batı’nın saldırıları karşısında müdafaa konusunda diğer coğrafyalardaki Müslümanlarla da ilgilenme ihtiyacı duymuştur. Bu durum hem Müslüman olmanın hem yaşadığı coğrafyanın bir tecellisidir. Devletin en üst seviyesinde sorumluluk mevkiindeki yöneticinin, Efgânî gibi düşünürler göz önüne alınınca, daha hassas tepkiler vermiş olmasını yerinde bulmamız gerekir.

3- Osmanlı Dönemi İslamcılığı; Osmanlıcılık, Türkçülük ve Batıcılık akımlarıyla hangi yönlerden ayrışmış, hangi noktalarda etkileşime girmiştir? Bu düşünsel yapı eklektik bir karakter mi taşımaktadır ve bu akımlar arasındaki rekabet devlet siyasetine nasıl yansımıştır?

Sözünü ettiğiniz konu, Peyami Safa’nın Türk İnkılabına Bakışlar isimli eserinde, hangi akımın diğerlerinden hangi konular açısından farklılaştığı, listeler halinde verilmiştir.[ix] İslamcıların programında yer alan maddeler özetle şöyledir: İslam birliğinin sağlanması. Batı’nın sadece ulûm ve fünûnun (bilim-teknik) alınması gerektiği. Şer’i mahkemeler ile medreselerin ıslah edilmesi. İslami vecibeler göz önünde tutularak kadına hürriyet tanınması. Batı’nın maddi ve manevi saldırıları karşısında İslam ve medeniyetinin savunulması. Buna göre Türkçülerle İslamcılar, bir din olarak İslam’ın milletlerarası geçerli olduğu konusunda hemfikirlerdir. Batıcılarla İslamcılar, lisan-ı Osmanî’nin korunmasını önemserler. Kanun-ı Esasi’nin korunmasında hepsi ittifak halindedir. Demek ki, her üç akım, batılılaşma (asrîleşme) konusunda birliktelik gösterir ancak bunun nasıllığı konusunda farklılaşır. Türkçenin korunması konusunda da aynı duyarlılığı görürüz. Bununla birlikte İslamcılar, medreselerde Arapça ve Farsçanın ileri seviyede okutulmasını isterken diğerleri yeteri kadarıyla yetinmek isterler. Türkçü Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak’ta bir senteze gitmek ister ancak bu düşüncesinin eleştiriye açık yönleri de vardır.

Buna göre İslamcıların programında şu hususlar önem arzeder:

- İslamcı hareket, Müslüman kalarak batılı olmak şeklinde ifade edilen bir durumu kendine hedef olarak koyar. Onların düşüncesinde yer alan temel sorgulama alanlarının başında Batı’nın sömürgeci tavrı karşısında niçin geri kaldık sorusu önem arz eder. Bunun gerçekliğe tekabül eden tarafı olduğu gibi, psikolojik ve bazı alanlarda gerçekliğe aykırı yönleri de vardır. Teknik ve teknolojik alanda, Batı karşısında çizginin bir miktar gerisinde kalmışlık, işin gerçekliğine tekabül eder. Ancak bu durum, diğer alanlar üzerinde psikolojik baskı unsuru olarak işlev görebilir. Meselenin kişisel tarafına bakılınca, siz kendinizi geri kalmış sayıyorsanız geri kalmışsınızdır. Ancak bunun bir ilmî yarış olduğunu, zamanla aradaki farkın pekâlâ kapatılabileceğini ve başkalarını geçmenin mümkün olduğunu dikkate alırsanız bu durumda geri kalmışlık sizin için itici bir güç olabilir. Nitekim “Biz bu günleri, insanlar arasında döndürüp dolaştırırız” (Âl-i İmran, 200) ayeti, bu hususa da işaret eder. Teknik teknolojik açıdan dünya tarihine bakılacak olursa bu durum net olarak görülebilir. Osmanlı’nın özellikle 18. Yüzyıldan itibaren bu alana nasıl yatırım yaptığı bilinmektedir. Yenileşme (cedid) ve çağdaşlaşma (asrilik) adına yapılan çalışmalar ağırlıklı olarak ‘müsbet’ ilimler sahasındadır.

- Bizi geri bırakan (ayakbağı olan) unsurların elenmesi meselesi. Bu konuda “ilhamı doğrudan Kur’an’dan almak” ifadesi, ara tarihin (gelenek) atlanarak İslam’ın ilk asırlarını doğru okuma anlayışını beraberinde getirmiştir. Çünkü ilk dönem İslamı, ‘olağanüstü’ bir özellik arz eder. Başka bir ifade ile İslam, ‘garip!’ doğmuştur. Çünkü çok kısa sürede dünya ölçeğinde üç kıtaya yayılmış, gittiği her yerde çok hızlı değişim ve dönüşümlere yol açmıştır. Dolayısıyla soru şudur: Sahabe ve tâbiîn, İslam’ı en doğru anlayan ve yaşayanlar idi. Onların düşünce ve hayatları böyle olunca bizim de aynı yolu takip etmemiz gerekir. Başka bir ifade ile “Hata, İslam’da değil Müslümanlardadır” şeklinde bir kabul söz konusu olmuştur. Bu bakış açısına göre İslam, ilk dönem hariç, hep yanlış anlaşılmıştır. Çünkü İslam, akıl ve ilim dinidir. Onun için biz, İslamı yeniden düşünmek ve yorumlamak durumundayız. Ancak araya giren asırlar vardır. İşte o asırların birikimini anlamak ve ayıklamak kolay değildir. Her şeyden evvel zaman ayırıp tek tek incelemek ve eleştirmek gerekir. Halbuki o dönem düşünürlerinin buna ayıracak zamanı yoktu. Onun için diyor Hilmi Ziya Ülken, son dönem Türk düşüncesi ağırlıklı olarak ‘amelî’dir, pratiğe dönüktür. Böyle bir bakışı günümüzde de zaman zaman duyarız. Halbuki ‘nazarî’si olmayan amelî düşünce ne ölçüde yeterli gelebilir? Dönemin icbar ve aciliyetlerine cevap verebilirsiniz ancak uzun süreli ve soluklu yürümek istiyorsanız nazarîsi olmayan amelî ne kadar iş görür sorusu önemsenmelidir. Onun için kelamî tartışmalar, tasavvufî birikim ve kültürel öğeler, fıkhî ictihadların yetersizliği (ictihad kapısı meselesi), felsefenin nazarî ağırlıklı yönleri sözü edilen anlayış açısından ciddi bir eleştiri konusu olmuştur. Çünkü hızlı gidişat, fırtınaya tutulan gemiyi kurtarmaya yönelik tutumları gerekli kılmış, onlar da bu yönde düşünce üretme ihtiyacı duymuşlardır. Mehmet Akif’in, Berlin’e fizik araştırmaları için göndermek istediği ideal genç Asım’a, “Bir gün evvel gidiniz, bir saat evvel dönünüz” ifadesi bu duruma açıklık getirir niteliktedir.

- Hurafeler bahsi ayrı bir meseledir. İslam düşüncesi ve dünyasının hurafelere boğulduğu iddiası da geri kalmışlık bağlamında İslamcıların ele aldığı konulardan biridir. Mehmet Akif’in, Safahat’ta, Abdurreşit İbrahim’in dilinden Buhara anlatısı dikkat çekicidir. Güneş tutulması karşısında ellerinde teneke ile tam tam davulu çalmaları, eski ilim merkezlerinin harabeye dönmüşlüğü, ahlaki yozlaşmışlık gibi durumlar örnek olarak verilir. Dolayısıyla medrese bile artık eski İbn Sinaları, Gazzâlîleri, Fahreddin Razîleri yetiştiremez durumdadır. Kur’an’ın, “Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için” inmemiş olduğu iddiası ilk başta kulağa hoş gelir. İşin içine girilince görülür ki, Kur’an hem hayattakiler hem ölüler için bir (manevî) “şifa” kaynağıdır. Diyelim Hz. Peygamber’in kabrini ziyarete gitmiş bir hacı, orada Allah Rasulü’nün ruhuna hediye amacıyla Kur’an okumaz mı? Aynı okumayı kendi geçmişleri için yapmasının ne mahsuru olabilir? Kur’an hem bu dünya hem öteki dünya için hükümler içerdiğine göre ve hepsi de Allah’ın alemleri ise bu durumda dinî açıdan bakılınca herhangi bir sıkıntı yoktur. Lakin dünyevî gidişat, İslamcı düşünürlere eski ihtişamı, ‘kadim’ dönemi yeniden geri çağırmayı gerekli kılmıştı. Onun için ‘tevekkül’ bahsi iki de bir gündeme getirilir. Bu anlatıya göre Müslümanlar nasıl olsa öldüğümde gideceğim yer cennettir, şu halde dünyada bu kadar yorulmaya ne gerek vardır gibi bir atalete bürünmüşler. Doğrusu bu anlatı ne ölçüde doğrudur diye sormamız gerekir? Madem ki, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak var, şu halde bunca miskinlik yeri konumundaki kahvehaneler (ve hatta tekkeler) ne diye karşımıza dikilmektedir? Özellikle batıcıların bizi geri bırakan unsurlar olarak gördükleri yapıları ötekileştirmelerinin arka planında böyle bir bakış açısı yer alır. Bunun oryantalistik bir söylemi de barındığını biliyoruz. Bu durum asrileşme ve terakkiye katılma gayretinde olan hemen her düşünce sahibinde, farklı boyutları ile de olsa, görülür.

- Batı’nın tekniğinin eleştirel gözle alımlanması meselesi. Bu durum günümüzde de geçerli. İslamcılar, Namık Kemal’den Ahmet Cevdet Paşa’ya, Filibeli’den Mehmet Akif’e uzanan çizgide Batı dünyasında üretilen ve pratik hayat için gerekli olan müsbet ilimlerin ürünü ilim ve icatlara açık olmuşlardır. Bununla birlikte dikkatli ve eleştirel bir tavrı da hep yedekte tutmaya çalışmışlardır. Ahmet Midhat Efendi’ye göre Osmanlı, Batı’yı bir yüzyıl geriden takip etmektedir.[x] Mehmet Akif, Batı’nın ürettiği bu ilimleri ‘marifet’ kelimesi ile karşılar. Bizde ‘fazilet’ vardır, ama ‘marifet’imiz eksiktir. Şu halde bu ikisi bir araya gelince ‘insanlık’ ortaya çıkar. Bunlardan herhangi birinin eksikliği ya felaket getirir ya meskenet! Ki bu betimleme yerindedir de. Ancak şunu sormak gerekir: Acaba müsbet ilimlerin ürünü olan unsurlar (icatlar vb.) alındığında onu üreten zihniyetten de pay alınmış olmuyor mu? Diyelim bugün cep telefonu aldık ve kullanıyoruz. Sadece faydalıdır diye cep telefonu almış olmakla mı kalıyoruz yoksa onun içeriğinden ve hatta markasından, görüntüsünden de etkilenmiş olmuyor muyuz? Bu soru bugün bile hâlâ ciddiyetini korur. İslamcılar Batı’nın tekniğini ve onu üreten ilimleri alalım ama ahlak, kültür ve değer alanı onlara kalsın demişler. Aslında bu tavrın kökleri çok gerilere gider. Beytül’hikme’de eski Yunan’ın bilim ve felsefesi alınırken onların edebiyat ve müzikleri alınmadı ama felsefeleri tercüme edildi, eleştirildi ve üzerine yeni sözler söylendi. Benzer tavrı burada da görüyoruz. Fakat şu fark var: Beytül-hikme’de çeviri yapılırken hakim unsur, Müslümanlar idi. Osmanlı son döneminde ise farklı bir durum söz konusu idi. Çünkü Batı, sadece icatları ile gündemde değildi. Aksine yeni bir dünya görüşü ile geliyordu. Bu bağlamda materyalizm, deizm, pozitivizm gibi inanç ve ahlak ile ilgili akımlar yanında hümanizm, feminizm gibi insana yönelik akımlar da vardı. Liberalizm gibi iktisadi akımlar yanında sosyalizm gibi siyasi toplumsal akımlar da vardı. Romantizm gibi edebi akımlar yanında perspektivizm gibi sanata yönelik akımlar da vardı. Bütün bunlar zamanla kurumlarını ihdas etti. Demek ki, Osmanlı’nın üzerine gelen şey sadece askerî bir güç değil toptan bir dünya görüşü idi. Onun için mesele sadece bilim-teknik gibi görünse de aslında daha derinlerde işleyen bir mekanizma vardı. Bu süreç bugün de devam ediyor. Beyin göçü ne tarafa işliyor sorusuna bakmak yeterlidir.

Özetlendiğinde yukarıda zikredilen akımların temel maksadı, devlet gemisini kurtarmak idi. Bu konuda hemfikirlerdir. Bunun nasıllığı konusunda ise farklı bakış açılarına sahiptirler. Radikal batıcı Abdullah Cevdet, gülü ve dikeniyle batılılaşmaya taraf iken[xi] Türkçüler bu konuda temkinli idiler. İslamcılar ise yerli kalarak batılılaşmayı önemsediler. Ancak İslamcıların millilik ve yerliliği ne ölçüde ayakları yere basıyor idi sorusu ciddiyetini hep korumuştur.

4- Osmanlı Döneminde İslamcılık modernleşmeye nasıl yaklaşmıştır? İslamcı aydınlar, Batı menşeli modern siyasal ve toplumsal kavramları (meşrutiyet, parlamento, terakki vb.) İslami bir çerçevede yeniden yorumlayarak “İslami bir modernleşme” mi inşa etmeye çalışmışlardır?

İslamcıların Batı kaynaklı siyasal kavramları alıp Osmanlı’ya uyarlamaya çalışmalarının arka planında nasıl bir geçmiş vardı? Bir iki hususa dikkat çekmekte fayda mülahaza ediyorum. Birincisi Osmanlı, cedid hareketi ile birlikte bir yenileşme, isterseniz batılılaşma diyelim, sürecine girmeye kendini mecbur hissetti. Mühendishane okullarının açılması, dışarıdan hoca getirilmesi, dışarıya gönderilen sefirlerin raporları, medreselerin ıslahı konusu hep bununla ilgili. Ancak gün geldi, yenileşme bahsinde askeri yapıyı önemseyen Sultan III. Selim bunu canı ile ödedi. Sultan II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmasının arka planında da devletin bu zecri gidişata karar vermişliği vardı. Çünkü her şeyden evvel gerek Rus yayılmacılığı gerek Batı’nın Osmanlı’yı zayıf görüp onu parçalamaya yönelmesi Osmanlı devlet ricalini derinden düşündürmüş ve önlem almaya sevketmiştir. Ahmet Midhat Efendi’nin Üss-i İnkılab’ının ilk iki mukaddimesinde konu öz olarak anlatılır. Burada Batı dünyasının, Rus yayılmacılığı karşısında Osmanlı’yı bir ‘sedd-i metîn’ olarak görme eğilimi vardır. Nitekim mezkûr eserin yazarı, Tanzimat ve Islahat’ın ancak bu şartlarda Batı etkisi ile ilan edilmiş olduğundan söz eder. İçeride ise ahlak erozyonu, idareciler ile askerler arasındaki gerilimli atmosferden söz edilir ilgili eserde. Çok boyutlu ve katmanlı bir durum yaşanmış. İşte böyle hengamede gerek sefir olarak gerek kaçarak Batı’ya giden ve oradaki gelişmeleri görüp not eden Osmanlı münevverlerinin kaleme aldıkları eserlerden anlaşılan o ki, ayakta kalabilmemiz için bir takım radikal değişikliklere gitmek gerekmiştir. Devlet kurumları, yeni okulların açılması, müfredatta yenileşmeler, yeni kanunlaştırmalar, yeni siyasal biçimi hep bu durumla ilgilidir.

Tanzimat ve Islahat daha çok hukuki ve toplumsal yapı ile irtibatlı. Tanzimat-ı Hayriye fermanının ilk cümleleri eskiye özlemi (özellikle Kanuni dönemi) ifade ile başlar. Ancak Kanun-ı Esasi’nin kabulü ve Mebusan Meclisi açılması, artık batılı siyaset biçiminin de yavaş yavaş adapte edilmeye başlandığını gösterir. Bütün bunlar, mümkün mertebe din dili kullanılarak yapılmaya çalışılmış. Çünkü din, hem meşruiyet kaynağı hem de meşrulaştırma vasıtası. Bu açıdan idari yapı ile halk arasında bir iletişim unsuru olarak din, oldukça elverişli olagelmiştir. Kaynaklara dönüşü önemseyen İslamcılar yeni siyasi yapılanmayı, İslam’ın ilk dönemi ile irtibatlandırarak meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Bu noktada Batı hem bir düşman (kefere) hem bir merci-i taklit konumunda olmuştur.

Terakki, son dönemin sihirli kavramlarından biri idi. Günümüzde de geçerliliğini sürdürmektedir. İlerleme kavramı, zıttını da çağrıştırmıştır. Gerileme, gericilik, irtica, gelenek gibi unsurlar bir tür ayakbağı şeklinde telakki edilmiş. Radikal batıcılar açısından bunların başında din (İslam) gelmekteydi. Söz konusu bakışa tepki gösteren İslamcı şairlerin diliyle ifade edilecek olursa; “İslam imiş devlete, pâ-bend-i terakkî / Evvel yoğ idi iş bu rivayet yeni çıktı!” (Ziya Paşa). “Bir de din kaydını kaldırmalı, zira, o belâ / Bütün esbâb-ı terakkîmize engel hâlâ!” (M. Akif-Safahat). Bu bakış açısına göre ileride olan kimlerdir? Elbetteki, Batı dünyası. Şu halde hayatta kalabilmenin yolu, onlar gibi olmaktır. Bu, ‘onlar gibi’ olmak epey muhataralı bir durumdur. Çünkü onların yolunu takip ederek hayatta kalabilmek için müsbet ilimleri alma yanında acaba onların mimari, musiki, edebiyat, giyim kuşam, ahlaki yapıları hatta inanç unsurlarını da almak gerekir mi? Bu konuda epey müzakereler, mücadeleler yapılmıştır. Söz konusu durum, sadece Osmanlı için değil Batı’nın elinin uzandığı her coğrafyada kendini göstermiştir. Rus aydınlanması nasıl olmuştur? Japon modernleşmesi, Hindistan tecrübesi, Endonezya ve Malezya’da durum ne idi? Genel itibariyle görülür ki, modern Batı gittiği her yere kendine ait unsurları da taşımıştır.

İslamcı aydınlar kaçınılmaz görünen bu gidişatı, mümkün mertebe ‘kendileri kalarak’ almaya ve uygulamaya çalışmışlar. Çünkü kendi özünü kaybettikten sonra Müslümanlık iddiasının anlamlı kalamaz. Bu süreç günümüzde de devam etmektedir. Bu gidişata bağlı olarak Osmanlı kalemiyesi (bürokrasi) Sultan II. Mahmut sonrası dönemde modernleşme çalışmalarında başat rol oynamış ve Batı’daki siyasi kavram ve kurumların, Osmanlıya uyarlanmasında kendi tarih ve tecrübemizden de istifade ederek bir yapılanma içine girmiştir. Özellikle radikal batıcılarda ‘gülü ve dikeniyle’ Batı’yı alımlama tekliflerini görürüz. Ancak ağırlıklı düşünce ve gidişat, her şeye rağmen kendimiz kalarak batılılaşma yönünde olmuştur. Meşrutiyet, Meclis-i Mebusan, Kanun-ı Esasi gibi yeni durumlar, gerçekte asrileşme ile ilgili meselenin siyaset kısmına yansıması ile ilgilidir. Nasıl ki, diğer alanlarda dini söylem temelli bir meşrulaştırmaya gidilmişse aynı husus bu konuda da kendini göstermiştir.

5- Osmanlı Döneminde İslamcılığın önde gelen temsilcileri kimlerdir ve bu düşünürler hangi entelektüel kaynaklardan beslenmiştir? Sırat-ı Müstakim (Sebilürreşad), Beyanü’l-Hak gibi dergiler, İslam dünyasında nasıl bir ortak bilinç ve dava anlayışı üretmiştir?

1860’lar sonrası Namık Kemal ile başlanabilir. Namık Kemal, yerli kalmak için mücadele veren sedası gür bir düşünce ve kalem ehlidir. Hayat hikayesine bakılınca daha erken yaşlarından itibaren muhalif bir tavır içinde olduğu görülür. Hürriyet Kasidesi zaten bu tavrının simgesi gibidir. Gidişattan muzdariptir. Batı’yı takip etmektedir. Yönetim biçimi, kurumlar, Batı’nın mütehakkim tavrı ve söylemleri, halkın durumuna dair sürekli işleyen bir dimağa sahiptir. “Bâis-i şekvâ bize hüzn-i umumidir Kemal / Kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdıma” mısraları onun bu halet-i ruhiyesini ele verir. Hem doğuyu hem batıyı aynı anda takip etmeye, anlamaya ve yorumlamaya çalışmıştır. Ahir ömründe kaleme aldığı Renan Müdafaanamesi onun düşüncesinin hangi minval üzere olduğunu bize gösterir. Kendi inanç ve düşüncesine güveni tamdır. 19. asır sürecinde Batı, hegemonik bir güç olarak ‘öteki’ gördüklerini önce şüpheye düşürmeye, sonra tarafsız kılmaya, nihayetinde kendi özünden nefret ettirmeye (redd-i miras), devamında ise zihniyet olarak batılı kılmaya yöneltmiştir. Bu durumu İslam coğrafyasının birçok alanında görmek mümkündür. Bu bağlamda Osmanlı coğrafyasında açılan okulları, kolejleri ve bunların etkinliklerini incelemek yerinde olur.

Namık Kemal, özellikle siyaset alanında Meclisin açılması, Kanun-i Esasi’nin kabul edilmesi gibi hususlar uygulamaya konulunca Osmanlı birliğinin daha sağlam kalacağı düşüncesindedir. Aynı şekilde Ahmet Midhat Efendi’ye baktığımızda Osmanlıcı ve İslamcı bir düşünceye sahiptir. Üss-i inkılab’ın mukaddimelerini İslamcılığın deklarasyonu olarak görenler vardır. Orada Osmanlıyı, yeryüzüne gelmiş en İslami/insani ve adil bir siyasi yapı olarak takdim etmektedir. Çünkü yönetilen sınıfı Allah emaneti (vediatullah) olarak görmekte, her türlü zor şartlara rağmen uhuvvet ve adaleti tesis etmeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan Ahmet Midhat Efendi, Batı’yı, eski Yunan ve Roma’nın bir devamı olarak resmeder. Yani, kendileri gibi olmayanları ‘barbar’ olarak gören bir düşünce ve siyaset biçimi. Bunda haksız da değildir. Bununla ilgili Batı’nın hegemon güçlerinin Çin ile yaptığı Afyon Savaşlarına bakmak yeterlidir. Günümüzde de özellikle Bosna, Gazze soykırımları ve son zamanlardaki İslam ülkelerine saldırıları göz önünde bulundurulursa son üç asır boyunda ortaya koymuş oldukları liberalizm, hümanizm, feminizm gibi felsefi düşünce ve değerlerin nasıl buhar olduğu görülür.

Sözü edilen düşünürlerin düşünce kaynaklarının İslam metinleri olduğu bilinmektedir. Mesela Ahmet Cevdet Paşa’nın hayat hikayesine bakılınca onun büyük bir İslam hukuk bilgini (fakih) olduğu izahtan varestedir. Mecelle-i ahkâm-ı adliye bunun açık delilidir. Aynı zamanda tasavvufi yönü var, belirgin olmasa da. Eğitimci yönü olduğu, yazdığı eserlerden anlaşılıyor. Okul ders kitapları kaleme almış. Kendi çocuklarını da İslam bilgisi ve ahlakı üzere yetiştirmiş. Bu açıdan medrese eğitimi ve kültürü yanında Batı’yı da takip etmeye çalışan bir düşünürdür.

Sait Halim Paşa’dan söz edebiliriz. Aslen Arnavuttur. Mısır'da Kavalalı ailesindendir. Ciddi bir eğitim görmüş. Eserlerini Fransızca olarak yazmıştır. Bazı eserlerini Mehmet Akif, Türkçeye çevirmiştir. Batı’yı ve modern düşünceyi iyi bilir. Buhranlarımız içinde yer alan düşünceleri, İslamcı düşünürler arasında onu müstesna kılar. Çünkü düşüncesi yerli ve belli ilkeler üzerine kuruludur. Paşa, ciddi şekilde sorgulayan, eleştiren, yeni teoriler ortaya koyabilen bir düşünce yapısına sahiptir. Kısa, öz, ilkeleri belli düşünce dünyası vardır.

Filibeli Ahmet Hilmi’nin yetişme tarzında felsefe ve tasavvuf belirgindir. Arusi tarikatına intisap etmiş olması, Amâk-ı Hayal’de vahdet-i vücutçu bir varlık-bilgi-değer anlayışını sunması onun felsefi yönünü belirgin kılmaktadır. Oldukça velüt bir düşünürdür. İlmihâlden psikolojiye, felsefeden tasavvufa, mizahtan tarihe uzanan çizgide kaleme aldığı kitapları onun çok boyutlu ve katmanlı bir düşünür olarak görmemizi sağlar. Üniversiteli Gençlere Bir Konuşma’sında Avrupa pazarında bizler için lazım olanı almamız gerektiğine dikkat çeker. Hele hele Avrupalılar için muzır (zararlı) olan şeylerin bizler için helak edici olacağına şüphe etmez. Avrupa karşısında bizi mağlup eden esas şeylerin, usûlsüzlük, sathilik, taklitçilik olduğunu dile getirir. Avrupanın bize ‘hür düşünürlük’ tavsiye ederken sömürdüğü topraklara binlerce misyoner gönderdiğine değinir. Filibeli, çeşitli felsefi akımları tek tek gözden geçirir, Batı’da bizim için lazım olan özellikle matematik temelli ilimleri almamız gerektiğine vurgu yapar.[xii]

Biz, İslamcı düşünürler denilince ilk önce Mehmet Akif’i hatırlarız. Bu bir yönüyle doğrudur da. Çünkü etkisi fazla olmuş bir mütefekkirdir. Mehmet Akif, mekteplidir. Safahat’taki şiirleri özellikle buhran içindeki Osmanlı devlet ve toplumunun ne şekilde kurtuluşa erebileceği yönündeki düşünceleridir. Islah, tecdid açısından Akif’in hem milli hem modern tarafları olduğu bilinmektedir. Her şeyden evvel İstiklal Marşı şairidir. Hayatı boyunca hep İslam düşüncesi ve dünyası ile beraber yaşamış, sorunlara çözüm bulmaya gayret etmiştir. Özellikle “Kur’an’dan alıp doğrudan ilhamı”, “İnmemiştir hele Kur’an, şunu hakkıyla bilin / Ne mezarlıkta okumak ne de fal bakmak için” şeklindeki söylemleri bizim geleneksel düşünce ve tavrımıza uygun düşmez. İslamcıların tasavvufa bile bu açıdan pek de müsbet bakmadıklarını biliyoruz. Akif’in yer yer ‘kuvvet’ kavramı merkezli pozitivizmi çağrıştıran ifadelerine rastlamak bile mümkündür. Bu durum Osmanlı son dönemi İslamcı aydınlarının birçoğunda görülür.

Demek ki, İslamcıların önde gelenlerinde şunları gözlemliyoruz: 1- Milli bir düşüncesi önemsiyor ve önceliyorlar. Ancak kaynaklara dönüş düşüncesi, birikimsel olarak gelen ve adına müdevvenat dediğimiz asırların tecrübesine mesafeli bir tavırları söz konusu. Bu da onların zaaf yönünü gösterir. Dünyayı ve gidişatı okumaya çalışıyorlar. Nitekim bunların birçoğu en az bir Batı dili bilmektedir ve gündemi takip etmektedir. Bazıları çeşitli vesilelerle Batı’ya gitmiş, orayı incelemiş, gözlemler yapmıştır. Dolayısıyla eldeki hasıla ile oradaki verileri mukayese etmektedirler. 2- Toplumsal hadiselere karşı duyarlılar. İktisattan siyasete, ahlaktan musikiye uzanan çizgide çeşitli düşünce ve yazıları vardır. Çünkü Batı’nın hegemonik tavrı toptan ve bütüncüldür. Bunun farkındalar. Buna karşılık bir savunma merkezli düşünce ve eldekini korumayı önemsiyorlar. Ahmet Cevdet Paşa’nın, İbn Haldun’un determinist tavırlar nazariyesine iradeci yaklaşımı, Filibeli’nin materyalist-pozitivist Batı düşüncesine mukabil vahdet-i vücutçu varlık anlayışını gündeme getirmesi, Ahmet Cevdet Paşa’nın Fransız kodifikasyonu tekliflerine karşı çıkıp Mecelle’yi bir heyetle birlikte ortaya koyması gidişatla ilgili İslam düşüncesi merkezli yeni bir atılımın da habercisidir. Nitekim Şaban Teoman Duralı, 1600’lerden 1900’lere kadar sürüp gelen İslam düşüncesini taşıyan isimleri zikrettikten sonra, Batı’dan alınması gereken şeyin “ilim değil bilimdi” demektedir. “İşte bu da 1900’lerin başında tam edinildi edinilecekti ki…” cümlesi ile gerçekte Batı’dan alınması gereken unsurların bilim ve teknik olduğuna işaret eder.[xiii] 3- İslamcı düşünürler, biraz naif kalsa da tasavvuf temelli bir ahlak arayışı içinde olmuşlar düşüncesindeyim. Çünkü Osmanlının kuruluşunda veliler, gaziler, âlimler hep iç içedir ve bunlar birbirini dışlayan değil tamamlayan durumdadır. Onun için dergah ile medrese hep yan yana olmuştur. Biri aklı, diğeri gönlü terbiye etmiş, doğru düşünce ve mahabbet merkezli ahlak kişide ve toplumda kendini gösterebilmiştir. Mehmet Akif’in Safahat’ının son kısmı (Gölgeler), tasavvufi metinler gibi görülebilir.[xiv] 4- Her bir İslamcı düşünürün düşüncesinde belli ağırlık noktaları vardır. Filibeli’de felsefe ve tasavvuf, Ahmet Cevdet Paşa’da fıkıh (hukuk), Ahmet Midhat Efendi’de felsefe ve tarih, Mehmet Akif’te edebiyat ve ahlak ağırlıklıdır. Bunlar kişisel tercih ve tavırlar olmakla birlikte bir bütünün farklı tezahürleri olarak görülebilir.

Sırat-ı Müstakim, Beyanü’l-Hak gibi mecmualar elbette ortak bir bilinç ve birikim sağlamıştır. Yazarlar arasında ilk başlarda milliyetçi isimler de vardır. Sözü edilen dergiler yeni İslam yorumları, toplumsal yapıyı önemseyen, ümmete seslenen ve dolayısıyla Osmanlı içinde ve dışında İslam birliğini hedefleyen bir tavır sergilemiştir. Biz bunlara Ceride-i İlmiye, Hikmet, Mahfil gibi dergileri de ilave edersek etki alanlarının hayli geniş olduğunu görebiliriz.[xv]

6- Osmanlı Döneminde İslamcılığın yükselen Türk ve Arap milliyetçiliklerine yönelttikleri eleştirilerin teolojik ve sosyolojik temelleri nelerdir? 1914’te Cihad-ı Ekber’in ve ümmetçi siyasetin beklenen etkiyi yaratamamasının arkasında hangi yapısal nedenler bulunmaktadır?

Osmanlı dönemi İslamcılarının Türk milliyetçilerini kavmiyet üzerinden eleştirdiğini biliyoruz. Ahmet Naim Beyin ‘kavmiyet’ ile ilgili yazısı malumdur.[xvi] Altı çizilen husus şudur: Her şeyden evvel, Allah, Kur’an’da, üstünlüğün ırkta veya başka şeyde değil takvada olduğunu buyurmuştur. (Hucurât Suresi, 13). Irk üzerinden dava ileri sürmek dinen yasaktır ve “bir dava-yı cahiliyettir.” “Bütün diyar-ı İslam, diyar-ı küfre inkilab etmişken buradaki bir avuç Müslümanın ben Türküm, ben Arabım, ben Kürdüm, ben Lazım, ben Çerkezim gibi davalarıyla yekdiğere karşı zerre kadar ravâbıt-ı mahabbeti gevşetmeleri, hele düşmanlarımızın pay-ı tecavüzü ta kalpgâhımıza bastığı bir sırada, cinnettir! Ve asabiyet-i kavmiye bayrağını ellerinde tutanların aldığı manaca da vatanperverliğe münafidir.”[xvii]

Ahmet Naim Bey’in bu bakışında, Arnavut isyanı sonrası olup bitenler göz önüne alınınca, kavmiyet merkezli iddiaların Osmanlı toplumunun dağılmasını beraberinde getireceği endişesi vardır. Babanzade Ahmet Naim’in yakın arkadaşı hatta el’an kabirleri bile yan yana olan Mehmet Akif, Safahat’ında “Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber” diyerek aynı çizgide durur. Şunu görüyorlardı: Şayet biz, ırk üzerinden bir siyasi görüşe tabi olursak bu durumda asırlar boyu birlikte yaşamış, kader ortağı olmuş ve ‘Osmanlı millet sistemi’ni oluşturmuş yapı, kendi içinde çözülüme uğrar. Demek ki, Osmanlı son dönem İslamcıları, hem inanç hem tarihi tecrübe gereği böyle bir bakışı uygun görmemişler, ırk temelli milliyetçi düşünceleri eleştirmişlerdir.

Milliyetçilik konusunda Ziya Gökalp, ırkî, kavmî, coğrafî, fertçi Türkçü ayrımları yaptıktan sonra milleti, lisan, din, ahlak ve sanat açısından müşterek veya aynı terbiyeyi almış insanlardan oluşan bir bütün olarak tanımlar.[xviii] Lisan temelli düşündüğü Turan fikrinin merkezinde Türkiye, ikinci aşamada Oğuzculuk, üçüncü aşamada ise Turan dünyası yer alır. Bu yönüyle Türklük cereyanı, Osmanlıcılığın karşıtı değil İslamiyet ve Osmanlılığın bir dayanağıdır.[xix] Muasırlarma (Batılılaşma) ise onun düşüncesinde “Avrupalılar gibi dritnavtlar, otomobiller, tayyareler yapıp kullanabilmek demektir.” Avrupadan sadece ilmî ve amelî aletlerle fenlerin alınması yeterlidir.[xx] Gökalp’in, Lisan isimli şiirinde “İstanbul konuşması / En saf, en ince bize” mısrası zaten bunu gösterir. Aynı şiirde “Türklüğün vicdanı bir / Dini bir vatanı bir / Fakat hepsi ayrılır / Olmazsa lisanı bir” dörtlüğü, dil merkezli bir siyasi birliğe işaret eder. Uygulama imkanı mümkün müydü ? Oldukça zor. Biz bunun örneğini mesela İslamcı Enver Paşa’nın tavırlarında görürüz. Turancı yönü ağır basan Şevket Süreyya Aydemir’in hayat hikayesine de bu açıdan bakılabilir. (Bkz. Suyu Arayan Adam).

Arap milliyetçilerinin öncelikle ağırlıklı olarak Hristiyan Araplar arasında ortaya çıktığını hatırlamakta yarar vardır. Son dönemde Arapça sözlüklerin yazarlarına bakmak bile bu açıdan anlamlıdır. Oryantalistik etki de söz konusudur. Özellikle batılı tarzda eğitim yapan azınlık okulları, Batı’da tahsil görüp gelen öğrencilerin etkileri, o coğrafyanın Batı tesirine açılması gibi durumlardan söz edilir. Bununla birlikte çeşitli savaşlar neticesinde iyice güçten düşen Osmanlı Devleti’nin olası bir büyük savaş durumda Arapları koruyamama düşüncesinin bunda etkili olduğu belirtilir. Bunun yanında bazı paşaların Hristiyan Arapları tebaa statüsünden çıkarıp asli unsur olarak görmek istemeleri ayrı bir bahistir. İngiliz desteği ile 1916’da Şerif Hüseyin ayaklanması ile birlikte Araplar Osmanlı’dan ayrılmıştır.

Gaspıralı da bir Türkçü olarak bilinir. Ancak onun Türkçülüğü, Gökalp’in düşüncesinden farklılık arzeder. Özellikle (Kırım merkezli) yerel ihtiyaçları göz önünde bulundurması yönüyle dikkat çeker. Onun dilde, işte, fikirde birlik mottosuyla yola çıkmış olması ve buna uygun şekilde cedidçi bir eğitim yöntemi, toplumsal dokuyu inşa etme çabası, Rusya ve Batı’da olup bitenleri dikkatle takip etmesi yönüyle Gaspıralı ve onun fikrinde olanların ayrı bir yeri vardır.

Osmanlı Devleti 1914’te Cihad-ı Ekber fetvası yayınlamıştır. Amaç, Müslümanlara zulmeden sömürgeci devletlere karşı cihadın farziyeti ve onların idaresindeki Müslümanların başkaldırısının sağlanması. Bu fetvanın yeterli etkiyi göstermediği bilinmekle birlikte mesela Çanakkale Harbine baktığımızda İslam coğrafyasının dört bir yanından nice Müslümanın bu harbe iştirak ettiği görülür. Ancak şunu göz önünde bulundurmamız gerekir: O dönemde İslam coğrafyası zaten İngilizlerin ve batılı ülkelerin işgaline uğramış veya uğrama tehlikesi ile yüzyüze idi. Osmanlı Devleti’nin yıkılması, Müslümanlar için ne anlam ifade ediyordu sorusunun cevabı onların zihinlerinde net idi. Hintli Müslümanların kendi aralarında yardım toplayıp Osmanlıya göndermelerini bu şekilde okuyabiliriz.

7- Osmanlı Döneminde İslamcılığın tarihsel mirası nedir? Milli Mücadele sürecindeki tutumu, Cumhuriyet’in ilanı ve laiklik politikaları karşısındaki pozisyonu dikkate alındığında, Osmanlı İslamcılığı ile Cumhuriyet dönemi İslamcılığı arasında süreklilik mi yoksa 1924 sonrası bir kopuş mu söz konusudur?

Her şeyden evvel şunu dile getirmemiz mümkün; tarih bir süreç, bir akıştır. Tarihi oluşumlar da böyledir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine bakıldığında İslam Dini’nin toplumsal hayatın temeli, dokunun mayası ve ahlaki değerlerin belirleyicisi olduğu görülür. Teoman Duralı Hocanın, bütün milletler, benliklerini ermişlerine emanet ederler sözünü hatırlamamız yerinde olur. Demek ki, maddi görünen unsurların temelinde manevi unsurlar, inançlar yer almaktadır. Bu açıdan Osmanlı son döneminde İslamcılık şeklinde isimlenen ve devleti yıkılmaktan koruyup yeniden eski ihtişamına kavuşturmayı amaçlayan akımın temelleri daha başından beri var olan unsurlardır.

Osmanlı Devleti’nde millet-i hakime denilen Müslüman unsur, her zaman kendini gözden geçirmeyi dini ve akli bir vecibe olarak görür. Onlarca siyasetname ne içindir? Değişen zamanın ihtiyaçlarına temel ilkelere bağlı kalarak ve dönemin icaplarını da dikkate alarak çözüm üretmek. Şu söylenebilir: Son dönem İslamcıları, kendilerini hızlı ve muhataralı gidişata acil çözüm bulmakla yükümlü hissettiler. Çünkü kendini yeni ve yegane medeniyet olarak takdim eden emperyalist Batı, türlü çeşit felsefi akımlarıyla ve kolonyalist çalışmalarıyla çok uzaklara el atabiliyor, yerli toplumdan kendine bendeganlar üretebiliyor, yerel uyuşmazlıklar çıkarabiliyordu.

Osmanlı Devleti’nin bekasını temin konusunda din ile devletin aynı anda ifadesi olan ‘dîn ü devlet’ deyimi, siyasi yapı ile dini geleneğin iç içe geçtiğine işaret eder. Bu bakış, bir açıdan doğrudur da. Çünkü devletiniz olmadığında mağlup konumda bulunursunuz. Mağluplar, galiplere öykünür. Bu açıdan eldeki hasılanın kaybolma riski yüksektir. Bu durum İslamcı düşüncede oldukça belirgindir. Bununla birlikte konu tartışmaya açıktır.

Cumhuriyet döneminde İslamcıların tavırları 1924 sonrası, önceki döneme nisbetle farklılaşır. Çünkü inkılaplarla birlikte İslamcı söylem ve ümitler kendi kabuğuna çekilmeye zorlanmış ve dışlanmıştır. Mehmet Akif’in 1925 sonrası gönüllü sürgününü bu şekilde okuyabiliriz. Mustafa Sabri Efendi’nin yurt dışına çıkması/kaçması, Elmalılı’nın idamla yargılanması, 1933 üniversite reformu ile birlikte Ahmet Naim Baban, Ferit Kam, İsmail Hakkı İzmirli gibi hocaların tasfiyesi gibi hususlar hatıra ilk gelenlerdir. Osmanlı döneminde özellikle İstiklal Harbi, din ve hilafetin korunması söylemleriyle yürütüldü.

Buna göre Cumhuriyet dönemi İslamcı düşünce, öyle anlaşılıyor ki özünde kendi iddialarını korumaya devam etmiştir. Ancak kendini siyaset ve toplumsal planda kuvveden fiile koyabilmesi için 1924’lerden 1970’lere kadar bekleme ihtiyacı duymuştur. Bu zaman zarfında kendini revize etme anlamında değişim yaşamıştır.[xxi] 1970 sonraları kısmen sağ muhafazakar siyasi yapılanmada kendini ifade edebilme imkanı bulabilmiştir. Ancak mesela 1911 sonrası başlayıp 1923’e kadar devam eden kanlı boğuşma döneminde (aslında bunlar, büyük bir var olma mücadelesinin kesintisiz devamı niteliğindedir) düşmanla yapılan harp ve hesaplaşmadaki siyasi ve toplumsal talepler ile 1970 sonrasına baktığımızda aradaki fark çok belirgindir. Bu çerçevede şunu da dile getirmemiz mümkündür: Tanzimat sonrası mektepleşme ve eğitim sistemindeki çatallaşma ile Batı’dan devşirilen kavramlar, teoriler ve düşünce biçimleri göz önüne alındığında uzun yıllara dayalı olarak düşünce kalıplarında Batı lehine bir farklılaşma söz konusudur. Bu durum günümüzde de devam etmektedir.

*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.

Dipnot:

[i] Vahdettin Işık, “M. Akif’in Yaşadığı Dönem”, Vefatının 75. Yılında Mehmet Akif Ersoy içinde, hzl. Vahdettin Işık, Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yay., İstanbul 2011, Sf. 45.
[ii] Katip Çelebi, Düsturul-amel li-ıslâhi’l-halel (Siyaset Nazariyesi), hzl. Ensar Köse, İstanbul 2016, Büyüyen Ay Yay., sf. 114-115.
[iii] Ahmet Midhat Efendi, Üss-i İnkilab (kısm-ı evvel), Takvimhane-i Amire Yay., İstanbul 1294, sf. 57-61.
[iv] Kınalızâde, Ahlâk-ı Alâî, hzl. Mustafa Koç, İstanbul 2007, Klasik Yay., sf. 539.
[v] Kara, Mustafa, Buhara Bursa Bosna, İstanbul 2018, II. Bsm., Dergah Yay., sf. 599.
[vi] Kara, İsmail, Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak (Çağdaş Türk Düşüncesinde Din Siyaset Tarih Medeniyet), İstanbul 2017, Dergah Yay., 25.
[vii] Bkz. Karaman, Hayreddin, “Efgânî, Cemaleddin” mad., Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. 10, sf. 456-464b
[viii] “Nazariyâta boğulmakla geçen ömre yazık / Amelî kıymetidir kıymeti ilmin artık.” Mehmet Akif, Safahat, hzl. M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul 1991, İz Yay., sf. 172.
[ix] Peyami Safa, Türk İnkılabına Bakışlar, İstanbul 1997, 4. Bsm., Ötüken Neşriyat, sf. 54-69.
[x] Okay, Orhan, Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Midhat Efendi, İstanbul 1989, MEB Yay., sf. 9.
[xi] Abdullah Cevdet, “Şîme-i Muhabbet”, İctihad, sayı 89, 16 Kanunusani 1329, sf. 1979-1984.
[xii] Bkz. Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi, Üniversiteli Gençlerle Bir Konuşma, İstanbul 1960, Bedir Yay., sf. 11-32.
[xiii] Duralı, Ş. Teoman, Omurgasızlaştırılmış Türklük, İstanbul 2010, Dergah Yay., sf. 99-100.
[xiv] Kara, Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak (Çağdaş Türk Düşüncesinde Din Siyaset Tarih Medeniyet), sf. 60.
[xv] Kara, a.g.e., 26-27.
[xvi] Bkz. Ahmet Naim, “İslamda Dava-yı Kavmiyet”, Sebilürreşat, 10 Nisan 1330, sayı 293, sf. 114-128.
[xvii] Ahmet Naim, a.g.m., sf. 114.
[xviii] Gökalp, Ziya, Türkçülüğün Esasları, hzl. Mehmet Kaplan, İstanbul 1976, Kültür Bakanlığı Yay., sf. 18.
[xix] Gökalp, Ziya, Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak, hzl. İbrahim Kutluk, Ankara 1976, Kültür Bakanlığı Yay., sf. 7.
[xx] Gökalp, a.g.e., sf. 11-12.
[xxi] Dönemlendirme ve İslamcı çizgideki yenilenmelere dair bkz. Kara, İsmail, Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak (Çağdaş Türk Düşüncesinde Din Siyaset Tarih Medeniyet), İstanbul 2017, Dergah Yay., 22-42.

Yorum Yapın

İlginizi çekebilir