Uluslararası nizam, insanlığın ortak huzurunu ve adalet duygusunu korumak üzere inşa edildiği iddia edilen kurumların gölgesinde can çekişmektedir. Bu kurumların başında gelen Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), 4 Nisan 1949 tarihinde 12 kurucu üyenin imzasıyla bir "savunma paktı" olarak kurulduğunda, dünyaya vaat ettiği şey SSCB tehdidine karşı kolektif bir güvenlik kalkanıydı. Ancak Soğuk Savaş’ın bitişi ve küresel dengelerin değişmesiyle birlikte NATO, kuruluş felsefesinin sınırlarını aşarak küresel bir vesayet odağına dönüştü. Bugün, 2026 yılı itibarıyla 32 üyeye ulaşan bu askeri dev, egemenlik haklarını ihlal eden, uluslararası hukuku bypass eden ve en önemlisi, güvenlik maskesi altında insanlığın ortak vicdanını jeopolitik masalarda rehin bırakan bir müdahalecilik aygıtı haline gelmiştir.
NATO kurumsal karakteri gereği kendi bloğu için üstenci bir kibirle yapmak istediği her şeyi nötralize eden küresel bir vesayet pratiği olarak tezahür etmektedir. NATO kendi müttefiki bir kısım ülkelerin ortaya koydukları küresel hadsizliklere karşı kayıtsız kalırken, aynı zamanda kendisini BM’nin de üzerinde küresel bir mahkeme ve infaz kurumu olarak konumlandırmaktan geri durmamaktadır.
2001 yılında 11 Eylül saldırıları gerekçe gösterilerek ABD öncülüğünde, Afganistan’da işletilen 5. Madde, Kuzey Atlantik’i koruma paktının coğrafi sınırları tamamen aşarak Orta Asya’nın göbeğinde 20 yıl sürecek bir askeri vesayet kurmasıyla sonuçlanmıştır. Bu müdahale, güçlü devletlerin istedikleri an, istedikleri coğrafyaya "insani kriz", “terörizm” vs kılıfıyla müdahale edebileceği yeni bir "orman kanunu" dönemini başlatmıştır. Ülkenin egemenliği, Kabil'de kurulan kukla hükümetler ile Amerikan dolarlarının gölgesinde 20 yıl boyunca Brüksel ve Washington'daki generallerin vesayetin de yönetilmiştir. Geriye bırakılan ise trilyonlarca dolarlık yıkım, yüz binlerce sivil kayıp ve 2021’de apar topar bir kaçışla terk edilen derin bir kaos olmuştur. ABD ve NATO, kurtaracağını(!) iddia ettiği Afgan halkını, uçak tekerleklerine tutunarak kaçmaya çalışacak kadar büyük bir çaresizliğin içinde bırakıp apar topar ülkeyi terk etmişti.
Egemenlik haklarının ihlali, NATO ve onun başat güçlerinin elinde adeta diplomatik bir rutin haline gelmiştir. 2011 Libya müdahalesi ve Kaddafi’nin devrilmesinde de başat rol oynamıştı. Sözde sivilleri korumak amacıyla alınan "uçuşa yasak bölge" yetkisi, NATO tarafından hızla egemen bir devletin rejimini silah zoruyla devirme operasyonuna dönüştürülmüştür. Sonuç; petrol kuyularını paylaşmaya çalışan milislerin savaştığı, iç kaosun arttığı bir enkaz ülke olmuştur.
Bu askeri ve siyasi vesayetin en sarsıcı boyutu ise, modern dünyanın merkezinde kaybolan vicdanında ve iki yüzlü standartlarında tezahür etmektedir. Küresel nizamın koruyucuları, kurbanın kimliğine ve coğrafyasına göre seçici bir ahlak sergilemektedir. Ukrayna’daki işgale karşı sergilenen muazzam küresel refleks, hukuki hassasiyet ve yaptırım seferberliği, söz konusu Filistin, Gazze, Yemen olduğunda derin bir sessizliğe ve seyirci kalma ahlaksızlığına dönüşmektedir. 2026 yılı başlarında patlak veren ve bölgesel bir yangına dönüşen İran-ABD/İsrail savaşı, bu ikiyüzlülüğü bir kez daha ifşa etmiştir. NATO kurumsal olarak savaşa doğrudan girmediğini iddia etse ve kendi içinde çatlaklar barındırsa da, önde gelen müttefikler vasıtasıyla arka planda lojistik, istihbarat ve mühimmat desteği sağlamıştır. Awacs uçakları ve uzay tabanlı radar sistemleriyle İsrail’e anlık veri akışı sağlanırken, üsler ve hava sahaları operasyonların emrine amade kılınmıştır. Diplomatik alanda ise, bir tarafın saldırıları "meşru müdafaa" sınırlarında görülerek kınanmaktan kaçınılmış, küresel vicdan jeopolitik çıkarların masasında bir kez daha feda edilmiştir.
Gazze Soykırımındaki Vicdani İflas ve NATO'nun İsrail'i Destekleme Nedenleri
Aynı ittifak yapısının İsrail’in Gazze’deki sistematik yıkımına ve modern tarihin en canlı soykırımına karşı takındığı tavır ise, insanlığın ortak vicdanının tamamen iflas ettiği yerdir. NATO ve önde gelen batılı üyeleri, Gazze’de binlerce çocuğun, kadının ve sivilin katledilmesini, hastanelerin ve altyapının yerle bir edilmesini aylarca derin bir sessizlikle izlemiş; dahası bu vahşeti "İsrail'in meşru müdafaa hakkı" kılıfıyla diplomatik olarak koruma altına almıştır. NATO'nun İsrail’e sağladığı bu kayıtsız şartsız ve vicdansız desteğin ardında derin jeopolitik ve endüstriyel nedenler yatmaktadır. Her şeyden önce İsrail, Ortadoğu coğrafyasında Anglo-Amerikan vesayet düzeninin en ileri karakolu, NATO’nun resmi olmayan ama fiili en büyük stratejik ortağıdır. Bölgedeki enerji rotalarının güvenliği, anti-emperyalist eksenin baskılanması ve batı hegemonyasının sürdürülmesi doğrudan İsrail'in askeri varlığına endekslenmiştir. Ayrıca, küresel silah endüstrisini elinde tutan askeri-endüstriyel kompleks, İsrail’in Gazze’yi bir "canlı test laboratuvarı" olarak kullanmasından ve akan kan üzerinden yeni nesil silah sistemlerini (yapay zeka tabanlı dronlar, füze kalkanları) pazarlamasından devasa karlar elde etmektedir. Dolayısıyla NATO için Gazze’de yitip giden bebeklerin canı, küresel kapitalist nizamın ve jeopolitik kuşatmanın devamlılığı karşısında feda edilebilir birer istatistikten ibarettir.
Afganistan, İran, Irak ve Libya gibi coğrafyalarda doğrudan ya da dolaylı olarak yürütülen operasyonlar, NATO’nun bir güvenlik kalkanından ziyade İslam coğrafyasını istikrarsızlaştıran, işgal eden ve kaynaklarını sömüren emperyalist bir askeri aygıt olduğunu göstermektedir. Bu sancılı ve stratejik denklemde, ittifakın tek Müslüman üyesi olan Türkiye, tarihsel, coğrafi ve askeri olarak vazgeçilmez bir köprü ve denge unsuru rolü oynamaktadır. Türkiye, NATO’nun askeri ve lojistik harekatlarında kritik bir paya sahip olmakla birlikte, özellikle son yıllarda ve 2026 konjonktüründe, ittifakın İslam dünyasına yönelik tek taraflı müdahaleci ve kör politikalarını ne kadar durdurabildiği tartışma konusudur. Türkiye İslam dünyası içinde yer edindiği kadim geçmişini ve rolünü NATO’ya kurban etmeden ve NATO’NUN küresel bir aygıtına dönüşmeden kendi yolunu bulması son derece önemli.
Sonuç olarak; modern dünya, tankların, gelişmiş silahların ve akıllı füzelerin gölgesi altında insanlığın çığlığını duymaz hale gelmiştir. Barış, güçlülerin zayıfları hizaya getirdiği küresel bir kılıf rolünü oynamaya devam etmektedir. NATO’nun kurduğu küresel vesayet düzeni, barışı korumakla görevli olduğunu iddia eden yapıların, kendi varlıklarını sürdürebilmek adına sürekli yeni düşmanlar, tehditler ve kriz alanları üretmek zorunda olduğu ölümcül bir paradoksa dayanmaktadır. Üye ülkelerin bütçelerinin GSYİH'sinin %2'sini savunmaya harcamaya zorlanması bu ülkelerin iç egemenlik iradelerinin de ipotek altına alındığını göstermektedir. Eğitime, sağlığa, açlığa ve iklim krizine harcanabilecek trilyonlarca doların küresel silah endüstrisini (askeri-endüstriyel kompleks) beslemek için silahlara yatırılması, insanlığın geleceğine karşı işlenmiş kolektif bir vicdansızlıktır. Güçlülerin egemenliğinin kutsal, geri kalanların egemenliğinin ise harcanabilir görüldüğü bu çarpık düzen değişmedikçe, insanlığın kaybolan vicdanını yeniden bulması ve adil bir küresel barışın inşa edilmesi mümkün olmayacaktır.
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.