Biyografi yazmayı, kayda geçmeye değer tarihleri sıralamayı, doğumla ölüm arasında uğrak noktası olan her şehrin haritadaki yerini göstermeyi tekdüze hâle getirmek de mümkün. Ayrılışların, geri dönüşlerin, kaybedişlerin ve bunların hepsine dair yazılıp çizilenlerin, sonuçları ve sonuçsuzluklarıyla bir insanın yan masadan göze ilişen yönlerinin sayılması, Akif içinse yeterli olmaz sanıyoruz.
Akif gibi, Türkiye’de herhangi bir sosyal bilim dalında veya edebiyat ve fikir sahasının herhangi bir noktasında belli bir kademeye gelmiş, bu topraklara belirli bir isim borcu oluşmuş herkesin hakkında, üzerinde kalem oynattığı -ya bir makale düzeyinde veya bir kitap hacminde- bir şekilde Akif’ten bahsettiği bir ortamda, onunla ilgili jenerik biyografi bilgilerini uzun uzadıya serdetmeyi gerekli görmüyoruz. Zira Akif, sadece Türkiye tarihine etki etmiş edebî bir figür değildir. O, aynı zamanda - yazı serimizin çerçevesini de oluşturan- Türkiye’deki İslâmcılığın son 150 yılındaki bütün hayal kırıklıklarını, ümitlerini, kayıplarını, zaferlerini, umut bağlamalarını ve umutsuzluklarını kendi varlığında bir araya getirmiş resmidir.
Akif, Millî Mücadele öncesinde Balkan Savaşları, Meşrutiyet’in İlanı vs. gibi hadiselerde Millî Mücadele döneminde ve sonrasında meydana gelen tarih akışında kimi zaman tebessüm ederek, kimi zaman umutsuzluğa kapılarak, kimi zaman tekrar ümit etmeye fırsat ve cesaret bularak geçen günleri kendi aynasında yansıtan insandır. İstiklal Marşı’nı bu millete armağan etmiş olmasının ötesinde, bu milletin varoluş sancısını bütün kaybedişleri ve yeniden bulmalarıyla, gurbetiyle, geri dönmesiyle ve hasta yatağında son nefesinde hep ilk günkü gibi hissetmiştir.
Akif, sadece bir marş yazarı veya bir yarışma prosedürünün adayı değildir. Akif, yazdıklarının belki 20-30 yıllık hengamesinde diniyle, imanıyla, vatanıyla ve o vatanda dinini yaşayan insanların bir parçası olarak marşı sadece yazmamış aynı zamanda yazdıklarının bedelini, yazmadan önce ödeme fırsatı bulmuştur.
Biz bu yazımızda, Akif’in biyografik bilgilerini yararlandığımız kaynaklara havale ederek özetleyecek ve Akif’in İslâmcı portresini İslâmcılık ve Türkiye’deki İslâmcılık tarihinin dönemsel tartışmaları bağlamında, yine Akif’in kendi metinleri üzerinden anlamaya ve anlatmaya çalışacağız.
Mehmet Akif, Arnavut asıllı babası Mehmet Tahir Efendi’nin ve Buhara’dan göçen bir ailenin kızı olan Emine Şerife Hanım’ın evladı olarak İstanbul’da, 1873 yılında dünyaya geldi. Babası Mehmet Tahir Efendi’den temel eğitimini aldı. Annesinin onu hep sarıklı bir hoca olarak görme isteğinin aksine, babasının yönlendirme ve ısrarıyla o dönem için modern sayılan eğitim kurumlarında tedrisat gördü. Emir Buhari Mahalle mektebi, Fatih Merkez Rüştiyesi ve Mülkiye’nin İdadi bölümünde sırasıyla eğitim aldı. Mehmet Akif, İdadi’de 3 yıl okuduktan sonra babasının vefatı üzerine, daha erken yaşta meslek edinebilmek için aynı okulun baytarlık bölümüne kaydolmuştur.
Bu okuldan mezuniyetinin ardından Ziraat Nezareti bünyesinde çeşitli memuriyet görevlerinde bulundu. Asıl görev yeri İstanbul’du fakat Edirne, Anadolu ve Rumeli’nin farklı bölgelerinde bulaşıcı hayvan hastalıklarıyla ilgili araştırmalarda bulundu. Yine görevi sebebiyle Şam topraklarına yolculuk yapmıştır. Bu şekilde farklı bölgeleri görme imkânı bulması, ileride realist ve betimleyici şiirler yazmasına vesile olmuştur. Memuriyeti döneminde kendi çabalarıyla hafızlığını tamamlamıştır. Aynı dönemde Ziraat Mektebi ve Çiftlik Makinist Mektebi’nde resmi yazı usulüne dair dersler vermiştir.
1898 yılında Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa’nın daveti üzerine İzmirli İsmail Hakkı ile birlikte Aliye bölgesinde ziyarette bulunmuştur. Dönüşte Dârülhikmet-i İslâmîye’nin başkatipliğine tayin edilmiştir. Aynı zamanda bu süreçte Ceride-i İlmiye’nin de başyazarı olmuştur. Arapça kamus çalışmalarına dair heyetlerde görev almıştır.
1908 yılında arkadaşlarıyla birlikte yazılarının yıllarca yer bulacağı Sırat-ı Müstakim mecmuasını kurmuştur. 1914’te Dârülhilâfeti’l-Âliye Medresesinde Türkçe ve edebiyat hocalığı yapmıştır.
Balkan Savaşı sırasında kurulan ve Millî Mücadele’de de görev yapacak olan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’ne bağlı İrşat Heyeti’nde görev alacaktır.
1914 yılı başlarında Abbas Halim Paşa’nın himayesiyle Mısır ve Medine’ye seyahate çıkmıştır. Yine Teşkilât-ı Mahsûsa’daki görevi kapsamında, 1914 yılında Berlin’e gitmiştir.
Millî Mücadele başladığında 1920’de Balıkesir’de Kuva-yi Milliyecilerle görüşmüş ve bu görüşmeden sonra İstanbul’daki resmî görevine rağmen Ankara’ya gitmiştir. Ankara’da yaptığı irşat ve cihada (Millî Mücadele’ye) teşvik çalışmalarıyla Millî Mücadele’nin öncü mürşitlerinden biri hâline gelmiştir. Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açılmasında ve ondan sonraki süreçte Ali Şükrü Bey’le birlikte hareket etmiştir. Millî Mücadele döneminde Kastamonu’da Nasrullah Camii’nde verdiği vaazı meşhurdur.
1920 yılının sonlarında açılan millî marş yarışmasına, yarışma ödülünün kendisine verilmeyeceğinin garanti edilmesi üzerine, İstiklal Marşı güftesiyle katılmıştır. 12 Mart 1921 tarihinde bu şiiri millî marş ilan edilmiştir ve yarışma için konan ödül de bir hayır cemiyetine bağışlanmıştır.
Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasının ardından oluşturulan ikinci mecliste muhalefet grubunda yer aldığından aday gösterilmemiştir. 1923’te, daha önce kendisine maddi himayede bulunan Abbas Halim Paşa’nın davetiyle yine Mısır’a gitmiştir. 1923-1925 yılları arasında ara ara Türkiye’ye gelse de 1925’ten itibaren vefatı öncesi hastalığına kadar (1935) genel olarak Mısır’da kalmıştır. Emekli maaşının bağlanmaması ve muhalif kabul edilen pek çok isim gibi takibat altına alınması sebebiyle ülkeye dönmediği şeklinde yorumlar bulunmaktadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1925’te aldığı kararla Diyanet İşleri Reisliği, Kur’an-ı Kerim’in tefsiri için Elmalılı Muhammed Hamdi’ye, meali için de Mehmet Akif’e teklifte bulunmuştur. Akif, bu çalışmanın dinî ve ilmî sorumluluğunu bildiğinden uzun süre tereddüt etmiştir. Fakat daha sonra Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın tefsiri ile birlikte basılması koşuluyla bu teklifi kabul etmiştir. 3 yıl sürdürdüğü mesaisini, ezanın Türkçe okunması gibi süreçlerin devam ettiği bir ortamda yazılan mealin de farklı amaçlarla kullanılabileceğinden endişe ederek hitama erdirmemiştir. Dolayısıyla meal çalışmasını Diyanet İşleri Riasetine teslim etmemiştir. Çalışmasının tamama ermemesinde ve teslim etmeyişinde işin ağır sorumluluğu sebebiyle mükemmeliyetçi tutumunun rolü olduğuna dair yorumlar da mevcuttur. Bu süre zarfında Mısır’da geçirdiği dönemde Türk dili ve edebiyatı dersleri de vermiştir. Kahire’deki Câmiatü’l-Mısriyye Üniversitesinin Edebiyat Fakültesinde Türk dili ve edebiyatı dersleri vermiştir.
On yıldan fazla süren Mısır hayatında vatan hasreti, geçim sıkıntısı, eşinin hastalığı ve çocuklarının hasretiyle mücadele etti. 1935’te rahatsızlandı. Hava değişimi için Lübnan ve Antakya gibi bölgelere gitmişse de yurdundan uzakta hayata veda etmek istemediği için 16 Haziran 1936’da İstanbul’a dönmüştür. Nişantaşı’nda tedavi gördükten sonra Sait Halim Paşa’ya ait Alemdağ’daki Baltacı Çiftliği’nde misafir edilmiştir. Son günlerini de yine Sait Halim Paşa ailesinin mülkü olan Mısır Apartmanı’nda geçirmiştir. 27 Aralık 1936’da bu apartmanda vefat etmiştir. Resmî şahıs ve makamların katılmadığı Beyazıt Camii’ndeki cenazesine, üniversite gençliği ve halkın büyük bir kısmı teveccüh göstermiştir.
Akif hem eğitim hayatında hem de iş hayatında her zaman idealist, ahlaki ilkelerini önceleyen ve gerekirse bu ilkeler uğruna fedakârlık yapmaktan çekinmeyen, bir anlamda duygularıyla yaşayan bir insan oldu. Onun nezdinde doğru olanı vicdanen ortaya koymak; memuriyeti yakmak, okul idarecileriyle sıkıntı yaşamak, vatancüdâ yaşamak pahasına nefes almanın gerçek anlamıdır. Başta imanının salık verdiği ilkelerine aykırı hareket etmek, maddi kayıpların ötesinde bir felakettir Akif için.
Çocukluk yıllarından itibaren bizzat ailesi tarafından kişilikli bir hayat çizgisi üzere terbiye alan Akif, kendisi hakkında yazılan biyografik çalışmaların birçoğunun yakın arkadaşları tarafından kaleme alınması ve bu eserlerin aslında henüz o hayatta iken yazılmaya başlanması dikkat çekicidir. Akif, “öyle görülsün” diye yaşamadığı ortada olan bir insan olmuştur. Hayatının birçok “pozsuz” anına şahitlik eden insanlar zaman zaman onu kendi zamanında sahâbe ahlakıyla yaşayan bir insan olarak tavsif etmiştir.
Hakkında, belki de bir iştiyakla, telifte bulunan arkadaşlarından Mithat Cemal’in anlattıkları yalnız başına sözünü ettiğimiz ahlaki şahitlik için yeterlidir. Sözünde durmasından vakit hassasiyetine, yazı boyunca hatırda tutacağımız zalime karşı duruşundan zor zamanlarda ses çıkarmaya kadar pek çok hasleti, hem hayatında çevresine hem de eserlerine yansımıştır. Verem olan bir arkadaşına koyulan yanlış teşhis veya haksız yere ceza alan bir memur arkadaşı onun tavır aldığı hatta bu tavrı esere dönüştürdüğü olaylardan birkaçıdır. Akif, kendisiyle fikrî noktada aynı kaynaktan beslenmeyen veya aynı zeminde durmayan insanlar için bile bir kişilik ve ahlak kaynağıdır.
Akif’in ahlaki seciyesi, mesleki başarısını ve maharetini, edebiyat alanındaki birikimini, ilmî altyapısını ve eserlerinin yansıttığı sanatı hiçbir zaman gölgelememiştir. İnsanlığına yöneltilen övgü fikrî ve edebî emekçiliğine de yansımıştır.
Bir dilin edebiyatına vâkıf olmanın, onun kültürel ve manevi beslenme kaynaklarına da nüfuz etmeyi getirmesinin bir sonucu olarak Akif, küçük yaşlarda babasından aldığı Arapça eğitiminin bir devamı niteliğinde, Arapça ile alakalı İslâmî ilimlerin hemen hemen hepsine ilgi duymuştur. Özellikle hayatının önemli bir dönüm noktasını teşkil edecek olan meal ve tefsir çalışmalarıyla olan ilgisi, onu Kur’an’la doğrudan bağı olan bir hayat serüveninin kader bakımından sevkidir denebilir belki. Kur’an ve hadislerle olan bağı, dinî kaynaklara, gelenekten kopmayan fakat kendi ifadesiyle Kur’an ve sünneti bugüne taşıyan, bugünün insanının idrakine sunan bir kalıpla, anlayışla ortaya koyma anlayışını olgunlaştırmıştır. Bu anlayışıyla onun nezdinde İslâm, dünya ve ahiret mutluluğunun bir reçetesi olduğundan, İslâm’ı hakkıyla yaşayan, Allah ve Resulü’nün emirlerine anlayarak, fehmederek yaklaşan bir insan hem dünyasını imar eder hem de ahirette Rabbinin rızasına kavuşmuş olur.
Akif, yaşadığı dönemde İslâm milletlerinin maruz kaldığı zulüm, zorbalık, sömürge ve fakirlik gibi pek çok unsurun nedenini insanların İslâm’a inandıkları hâlde İslâm’ın dünya hayatı için ortaya koyduğu ilkelerden uzak kalmalarına, dahası bu ilkelerin bir kısmını yanlış anlamalarına bağlamaktadır. Burada onun İslâmcılığının da ana hatlarını çizeceğimiz şekilde, İslâmî belli başlı anlayışları döneminde nasıl ele aldığını da ortaya koymak durumundayız. Mehmet Akif’in İslâmcılığını veya Türkiye’deki İslâmcılığa sunduğu katkıları bir önem sırasında göz önüne aldığımızda karşımıza çıkan en önemli unsur; kader ve tevekkül anlayışını, belki çevresinde gördüğü olumsuz örnekler ışığında, daha kitabi bir noktaya koyması ve kader ile tevekkülün sa’yi, çabayı, çalışmayı nefyetmediği, aksine bunları emredip çabayla birlikte bir tevekkülü ve kadere imanı öncelediği anlaşılmaktadır.
Kastamonu’da Nasrullah Camii’nde verdiği hutbe dâhil olma üzere Sırat-ı Müstakim’deki (Sebilürreşad) pek çok yazısında, o; İslâm ümmetinin temel probleminin asla üzerinde durduğu akideden kaynaklanmadığını, fakat Müslümanların akidelerine uygun amelde bulunmayıp kader ve tevekkülü yanlış anlayarak tembellik gösterdiklerini, dünyanın içinden geçtiği bu sanayileşme döneminde tam tersi istikamette rehavet gösterdiklerini belirtmektedir. Batı’dan yararlananların veya başka bir ifadeyle bu sanayileşen, gelişen dünyayla irtibat kuran Müslümanların bir kısmının ise yanlış bir tercihle dinlerini bırakıp onların gelişmesine medar olabileceklerini düşündüklerini belirtir. Oysa asıl asıl yapılması gerekenin imana, geleneğe, İslâm’a ve İslâmî ilkelere sımsıkı sarılarak ve bunları asla terk etmeden içinde bulunulan dünyanın maddi ve fiziki gereklerini yerine getirmek olduğu düşüncesindedir. Dolayısıyla klişe bir tabirle söyleyecek olursak Akif, tam anlamıyla Batı’nın dini değerlerini, ahlaki değerlerini almayıp onun teknik gelişimini örnek almanın önemini zikretmektedir.
Burada dönemsel bir parantez açma gereğini de duyuyoruz. Akif’in Japon halkından çokça etkilendiği izahtan varestedir. Zira ona göre Japonlar, tam da Akif’in tercih edeceği veya onaylayacağı şekilde kendi geleneklerine, dinî değerlerine ve millet oluşlarını sağlayan manevi unsurlara bağlılıklarını bırakmadan Batı’nın ortaya koyduğu teknik gelişmeleri takip etmiş, çalışma usullerini ve sanayileşmeyi takip ederek Akif’in o dönem gözünün önünde hayranlıkla baktığı durumlarına gelmişlerdir. Akif, esasen Japon milleti üzerinden veya Japon halkı üzerinden yansıttığı bu gelişim tarzını Türk insanına da önermektedir. Ona göre Osmanlı’nın içinden geldiği tarih zincirinin de bir devamı olarak yapması gereken; Müslümanların, dünya Müslümanlarının kahir ekseriyetinin zulüm altında olduğu bir dönemde insanların bir nebze umutları kaldıysa bunun Osmanlı hilafetine, bu devlete bağlı olduğunu bilerek yapılması gerekenin İslâmî kaynaklara, İslâmî öze dayanılarak teknik ve sanayi anlamında gelişmeler sağlanması olduğunu savunmuştur. Ayrıca parantez içerisinde düşman olunan veya kendisinden düşmanlık görülen, savaşta karşı cepheyi temsil eden tüm unsurlarla maddi anlamda yarışabilmenin ve bunu yaparken İslâm’dan vazgeçmeden, belki İslâm’ın emrettiği şekilde yarışmanın gereğini ortaya koymuştur. Akif’in dünyasında herhangi bir makineyi, vatan ve din müdafaası için, icat etmek veya üretmek, İslâm’ın bizzat emridir. Müslümanlar herhangi bir savaşa, Enfal sûresi 60. ayetinde belirtildiği gibi her türden hazırlığı yapmanın bir gereği olarak zaten o günkü sanayi ve tekniğe öncü olmalıydılar. Müslümanlar bu alanlarda geri kalarak bizzat Kur’an’ın emrine aykırı davranmışlardır. Akif, Kur’an’a ve sünnete uymayı, özellikle eksikliğini hissettiği veya Müslüman olmayan toplumların İslâm dünyası üzerindeki bu olumsuz ve zorba etkilerinin sonucu olan dünyevi gelişmelerini, Müslümanların İslâm’ın emrettiği dünyevi vazifeleri yapmamasına bağlamaktadır.
Müslümanların, “İslâm’dan uzak kalarak hatta ona yüz çevirerek kaybedişlerini” birden fazla veçheden değerlendiren Akif, Balkan Savaşları ve Millî Mücadele döneminde hem Müslümanları ayağa kaldırmak hem de aynı amaçla toplumun İslâm anlayışını “tashih etmeyi” kendine görev bilmiştir.
Ona göre, İslâm toplumlarının mevcut problemlerinin temel sebepleri, Müslümanların İslâm ile olan bağlarındaki problemlerdir. Bu hata ve yanlışlıkların birincil sebebi ise anlama kaynaklıdır. İslâm toplumlarının halk tabanlarının önemli bir çoğunluğu, İslâm’ı doğru anlamamaktadır. Bu yanlış anlayışın en önemli tetikleyicisi, dinin geçmiş nesillerin, atanın, ecdadın mirası üzere inşa edilen bir unsur olarak görülmesidir. Dolayısıyla atalardan, dedelerden böyle görülmüş olmasının bir din olarak telakki edilmesinin, dini bir gelenek hâline getirdiğini; bunun sonucunda da dinin, emirleri anlaşılıp uyulan bir şey değil, görülüp uygulanan, yaşanılıp sonraki nesle aktarılan bir kültür ögesine büründüğünü belirtmektedir. Böyle olunca da din toplumlara emrettiği çalışma ve çabanın aksine atalet ögesine dönüşmektedir.
Burada dikkat çeken husus, Akif’in İslâm’ın toplum içerisinde yaşanmasında en önemli eksiklik olarak gördüğü hususlardan birinin, toplumun elit tabakalarının, eğitimli kesimlerinin İslâm yaşantısından uzak kalmasıdır. Onun birçok mektup ve metninde, bir gelecek hasreti olarak elit insanların, camilerden çıkıp dindarlık göstergelerinde bulunmasının ve dindar bir imaj çizmesinin önemli olduğu, bizzat kendisi tarafından sıklıkla vurgulanmaktadır. Ona göre, ne zaman ibadet hayatı -İslâm’ın toplumsal hayatta görünür kılındığı rol- bizzat yüksek kesimler tarafından ortaya konulur; işte o zaman hem Batı hayranı kesimlerde hem de ibadet hayatına ve İslâmî yaşantıya uzak olan halk kesimleri bu elit kesimleri örnek alarak İslâm’a yöneleceklerdir.
Akif’in Müslümanların mevcut durumlarıyla alakalı ortaya koyduğu tespitlerden biri de milliyetçilik akımının Müslümanlar arasına tefrika soktuğu ve bu tefrikanın bizzat Batılı devletler tarafından köpürtüldüğü yönündedir. Dolayısıyla Müslümanlara düşen, özellikle pek çok isyanın, ayaklanmanın baş gösterdiği dönemlerde hilafet devletinin kanatları altında bir ve beraber yaşamaktır. Bu devleti (Osmanlı hilâfetini) geliştirme yönünde düşmanlarının seviyesine çıkaracak düzeyde çalışmanın gereğine vurgu yapmaktadır.
Akif’in İslâmcılığının ve Müslümanların durumuna yönelik en önemli öncüllerinden biri cihad ve Allah yolunda mücadeledir. Bunun da bir sonucu olarak, 1980’lerden sonra Abdullah Azzam vs. ile gündeme gelecek, İslâm topraklarının savunulması ve Müslümanların sömürge ve işgal hareketlerine karşı direniş, Akif nezdinde felah ve kurtuluşun yegâne anahtarıdır.
Balkan Savalarında kaybedilen vatan toprakları, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İstanbul başta olmak üzere Anadolu’ya yayılan işgal hareketi ve bu işgale karşı başlayan Millî Mücadele, Akif’in İslâm ve İslâm’ın vatan kıldığı topraklara olan bağlılığını samimiyetle ispatının bir anlamda laboratuvarı olmuştur. O yalnızca din ile ikame olan vatan uğruna marş yazmamıştır. Yazdığı mücadelede hem fiili hem de irşadıyla yer almıştır.
Ona göre Balkan Savaşları ile birlikte başlayan büyük toprak kayıplarıyla birlikte, Cidal-i Millî öncesindeki işgal girişimleri ve Millî Mücadele döneminde İslâm vatanı üzerindeki emellerine karşı verilen dirençte Müslümanların en önemli ihtiyacı olan şey, İslâm toprakları üzerinde bir ve beraber olmaktır. Düşmanların birtakım anlaşma ve sözleşmeler eliyle Müslümanlara ve Müslümanların yurtlarına zarar vermeyecekleri yönündeki beyanatlarına aldanmamak gerektiğini belirtmektedir. Bu anlamda Sevr türü anlaşmaları da eleştirmiştir ve bunu bir anlamda kandırmaca olarak görmüştür. Mehmet Akif’e göre Millî Mücadele’nin temeli; İslâm ümmetinin son umudu olan bu hilafet devletini korumak ve işgal girişimlerinden kurtarmaktır. Ona göre gayrimüslimlerin her türlü girişimlerine ve İslâm toplumlarındaki gayrimüslim azınlıkları öne sürerek vatan toprağından pay alma girişimlerine karşı verilecek en güzel cevap; bu hilelere karşı teyakkuzda olmak ve İslâm sancağı altında, vatan toprağında birlikte mücadele etmektir.
Milliyetçiliğin İslâm devletini ve İslâm ümmetini zarara sokacak şekilde bir tefrika mahiyetinde Batılılar tarafından ortaya konulduğunu; esasen bu tefrikayı ortaya koyan devletlerin kendilerinin de birer fırka hâlinde bulunduğunu, fakat bunun bir ayrışmaya sebebiyet vermeden hayatın doğal rutini içerisinde vuku bulduğunu belirtmektedir. Buna göre Mehmet Akif, dayatılan ve köpürtülen ihtilafların birliktelik içerisinde doğal durum olarak görülmesini İslâm ümmetinin selameti açısından önemli bulmaktadır.
Onun problem addettiği diğer bir husus da Müslümanların Kur’an ve sünnet metinlerinden okudukları veya vazedilen hususların maksadını hikmetini anlamamalarıdır. İbadetlerin maksadı da Akif’e göre yeterince anlaşılmamaktadır. Cemaatle kılınan namazın, esasen hayatın her alanında birlik içinde sağlam bir bina gibi olmayı gerektirdiği gözden kaçmaktadır.
Akif’in İslâm toplumlarında gördüğü diğer bir husus ise Batı’nın gelişimini ve terakkisini değil de kültürünü, medeniyetini, kılık kıyafetini örnek alan kesimlerin, Müslümanları desteklemek ve Müslüman devletler lehine -özellikle burada kastedilen Osmanlı’dır- çalışmak varken kardeşine karşı, düşmanlarını memnun ederek buğzetmenin, tefrikanın zararlarına değinmekte ve İslâm ümmetini, İslâm devletini getirdiği noktayı eleştirmektedir.
Mehmet Akif’in İslâmcılığının temel direklerinden birisi de onun eğitim meselesine verdiği önemdir. Zira yaşadığı dönemde modern ve bilimsel eğitimi hep gayrimüslim unsurların okullarında verildiğini, hatta bu eğitimlerin gayrimüslim din adamları tarafından Müslüman çocuklarına verildiğini büyük bir üzüntüyle dile getirmektedir. Bunun çözümü olarak da Müslümanların fenni ve bilimsel eğitimi de veren fakat Müslüman hocalar tarafından İslâmî bir eğitim temelinde verilmesi gerektiğini söyler. Müslümanların modern ve asri eğitim ihtiyaçlarını karşılayamadığını dile getirmektedir. Ona göre Müslümanların İslâmî bir kalkınma için ve yurtlarını müdafaa etmek ve kalkındırmak için yapmaları gereken şey; bir arada bulunmak, milliyetçilik bazlı tefrikadan uzak durmak ve eğitime kurumsal ve ilkesel açıdan gereken desteği vermektir.
Ayrıca Akif, medreselerin yoğun şekilde eleştirildiği bir dönemde, bu kurumları toptan kaldırmak veya kapısına kilit vurmak yerine, modern eğitim sistemleri bakımından ıslah etmek gerektiğini belirtmektedir. Yine Akif'in, dinin toplumsallığı noktasında modern dönemde ortaya koyduğu en önemli iki kavram ıslah ve tecdittir. Buna göre, dini anlamda her yeni fikre ve yeniliğe karşı olan kitlelerin aksine, tecdit ve içtihat yoluyla dinde yenilik yapılabileceğini savunmaktadır. Üstelik bunun, dinî anlamda bir gereklilik olduğunu da önemle belirtmektedir. Islah ve tecdit konusunda Muhammed Abduh ve Cemâleddin Efgânî’ye özel atıflarda bulunur.
Benzer şekilde, toplumların kalkınmasında maneviyatın rolünün küçümsenmemesi gerektiğini belirten Akif, İslami ruhun hilafet devletinin kalkınmasında kilit bir rol oynayacağını ifade eder. Bu ruhun motive edici bir güç olduğunu savunmakla birlikte; teknik ve bilimsel ilkeler konusunda Batı'dan yararlanmak gerektiğini de açıkça belirtmektedir.
Halkın ibadet anlayışında karşılaştığı bazı şeklî uygulamalardan rahatsız olduğu anlaşılan Akif'in, örneğin kolera salgını sırasında ülkenin bazı bölgelerinde Buhârî hatimleri yapılmasına şiddetle karşı çıktığı bilinmektedir. Şair, bu gibi uygulamaların veba salgınına karşı tıp açısından gerekeni yapmayan, sağlık altyapısı bakımından üzerine düşen vazifeyi yerine getirmeyen yöneticilerin, halkı dini duygularla uyutmak için başvurduğu şekli enstantaneler olduğunu dile getirmektedir.
Mehmet Akif’in daha önce bahsettiğimiz zulme karşı durma ve siyasi aktivizm bağlamındaki dönemsel faaliyetlerinin önemli bir kısmının vicdani olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakat burada belirtmemiz gereken husus, yaşadığı haksızlık ve gördüğü zulümlere karşı her zaman aynı tepkiyi veremediğidir. Yayın kısıtlamaları, bazı kitapların yakılması, bazı kültürel ögelerin imhası ve istihbarat ile güvenlik politikaları sebebiyle çokça eleştirdiği Abdülhamid döneminin sonrasında İttihat ve Terakki dönemindeki birtakım milliyetçilik politikalarını eleştirmekle birlikte, 1925 sonrasında, bizzat kendisine yönelik takibat ve devamındaki faaliyetler hususunda ciddi bir eleştiri getiremediği konjonktürel olarak açıklanabilir. Akif’in Millî Mücadele dönemindeki öncü konumu 1925’ten sonra ciddi anlamda değişmiş ve bu sebeple ömrünün son dönemlerinin büyük bir bölümünü Mısır’da geçirmiştir.
Akif’in siyasi ve tarihsel rolleri zaman zaman değişmiş olabilir. “Birinci Meclis”te ön sıralardayken, “İkinci Meclis”te liste dışı kalmış olabilir. Çocukluğundan itibaren üzerine yetiştiği Kur’an-ı Kerim ve Arapçanın en ağır sorumluluğunu taşıdığı meal çalışması bir serencama dönüşmüş ve uzun sürelerin “meselesi” hâline gelmiş olabilir. Hürriyet, meşveret, şura vs. için hayalini kurduğu ve ümit ettiği siyasi değişimler bir zaman sonra umduğunu pek de verememiş olabilir. Teknik gelişim, eğitim seviyesi, halkın İslâmî kültürünün gelişmesi gibi hedef ve hasretlerini âhir ömründe müşahede edememiş olabilir. Bunca şeye yorum yapabilir, ihtimal verebiliriz. Fakat İslâm’a ve onunla ikame olmuş vatanına olan halisane kalbi konusunda başka bir ihtimali düşünemeyiz. Bugün bir kısım Müslümanlarca dahi, maalesef, eleştirilen, İslâm ile bu toprakların kopmaz bağına yaptığı vurguyla hatırlanmalıdır Akif. O, Türkiye ile İslâm’ın özsel bağına en bulutlu günlerde dahi üzeri kapanmayacak bir imza atmıştır. Rahmet olsun.
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.
Yararlanılan Kaynaklar
Ersoy, Mehmed Âkif. "Beyazıt Camii Kürsüsünden". Sebîlürreşad, Cilt 9, Sayı 230, 29 Safer 1331 / 25 Kânûn-ı Sânî 1328 (7 Şubat 1913), ss. 403-407; Sayı 231, ss. 419-424.
Ersoy, Mehmed Âkif. Safahat — Dördüncü Kitap: Fatih Kürsüsünde. İstanbul: Bağcılar Belediyesi Kültür Yayınları, 2014
Ersoy, Mehmed Âkif. Safahat — Üçüncü Kitap: Hakkın Sesleri. İstanbul: Bağcılar Belediyesi Kültür Yayınları, 2014.
Kara, İsmail. "Mehmed Âkif". Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi / Metinler - Kişiler (Cilt 1). İstanbul: Dergâh Yayınları, 2021, ss. 345-420.
Kara, İsmail. Mehmet Akif Ersoy, Şair Bir Mütefekkirin Dünyası. Sabahattin Zaim Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2025.
Kara, İsmail. Kitapların Araladığı Kapılar. İstanbul, Dergâh Yayınları, 2026.
Okay, M. Orhan ve M. Ertuğrul Düzdağ. "Ersoy, Mehmet Âkif". TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), Cilt 11. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1995, ss. 432-439.
Kuntay, Mithat Cemal. Mehmed Âkif: Hayatı, Seciyesi, Sanatı. İstanbul: Timaş Yayınları, 2014.
Cündioğlu, Dücane. Âkif'e Dair. İstanbul: Kapı Yayınları, 2010.
Dipnot:
1- Mısır’a gidiş sebepleriyle ilgili farklı değerlendirmeler için bk. Dücane Cündioğlu, Akif’e Dair, s. 29-32, İstanbul, Kapı Yayınları, 2010; Krş. İsmail Kara, Mehmet Akif Ersoy, Şair Bir Mütefekkirin Dünyası, s. 133-136, Sabahattin Zaim Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2025.
2- Meal yazım süreciyle ilgili bk. İsmail Kara, Kitapların Araladığı Kapılar, s. 32-34, İstanbul, Dergâh Yayınları, 2026; Krş. Dücane Cündioğlu, Akif’e Dair, s. 33-40.
3- “Hepimiz biliyoruz ki, Müslümanlığın asr-ı saadete yakın olan zamanlarında şeref, şan, şevket alabildiğine müterakki idi. O zaman ilimce, fence o kadar ileride idik ki cahil Frenkler tahsil için ta Avrupa'dan kalkıp Bağdat'a gelirler; ulemâ-yı İslam'dan ders alırlardı. Endülüs medreselerinde birçok krallar, birçok papazlar vaktiyle okumuşlardı. Öyledir, dârü'l-irfan idi orası. Sonra cehalet yavaş yavaş taammüm etti. Nihayet, biz de bu hâle geldik! Eğer el birliğiyle bu cehaletin izâlesine çalışmazsak mahvımız muhakkaktır. Yoksa yarım tedbirlerle iş bitmez.” (Sebilürreşad, IX/231, 390-95 (7 Rebiulevvel 1331).
4- Sorunuz, şimdi, Japonlar da nasıl millettir?
Onu tasvire zafer-yâb olamam, hayrettir!
Şu kadar söyleyeyim: Dîn-i mübînin orada,
Rûh-ı feyyâzı yayılmış, yalınız şekli: Buda.
Siz gidin, safvet-i İslam'ı Japonlarda görün!
O küçük boylu, büyük milletin efradı bugün,
Müslümanlıktaki erkânı siyânette ferîd;
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid (Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde)
5- Akif, “Hasbihal”, Sırât-ı Müstakim, IV, sayı: 95 (Fatih Kürsüsünden Vaaz)
6- Akif, “Tefsir-i Şerif”, Sebîlürreşâd, IX, sayı: 209.
7- “Zaten düşmanlarımızın tertip ettikleri sulh şartları bizim için dünya yüzünde hayat hakkı, hayat imkânı bırakmıyor. Bu sefer Anadolu'nun bir hayli kısmını yeniden dolaştım, halkın fikrini yokladım... Baktım ki zavallıların bir şeyden haberi yok. Vakıa halka nisbetle havas geçinen takım, bu şartların pek ağır olduğunu biliyor; lakin ilimleri son derecede icmali. Avam ise hiçbir şeyden haberdar değil. Zannediyorlar ki memleketin kenarları, yani Hicaz gibi, Bağdat gibi bir iki yer elimizden çıkmakla iş olup bitecek; Rumeli, İstanbul, Anadolu, Suriye yine bizde kalacak; artık çiftçi çiftiyle çubuğuyla, esnaf sanatıyla, dükkânıyla; ulema medresesiyle, mektebiyle; tüccar alışıyla, verişiyle meşgul olacak! Heyhat! Düşmanlarımız bizi ne hâle getirmek için geceli gündüzlü çalışıyorlar, biz ise hâla ne gibi hülyalarla kendimizi avutuyoruz!.. Allah rızası için olsun, şu muahedenamenin (Sevr Antlaşması) bizim hakkımızdaki maddelerini okuyunuz. Okumak bilmiyorsanız birisine okutunuz da dinleyiniz. Maazallah onu kabul ettiğimiz gün acaba nemiz kalıyor? Bir kere Rumeli'nde hiçbir alakamız kalmıyor. Çatalca istihkâmatı da dahil olduğu halde denizin öbür yakasındaki memleketler kâmilen gidiyor. Halife diye İstanbul'da bir şeyler bırakılıyor. Lakin kendisine yalnız —tıpkı Roma'daki Papa gibi— yedi yüz asker bulundurmak hakkı veriliyor. Vakıa Müslümanlar İstanbul'dan bu sefer kovulmuyor; fakat Yunanlılar Çatalca istihkâmatına sahip olacakları için tabiidir ki, Çekmece civarında istedikleri kadar asker yığarlar, Avrupa'da bir karışıklık zuhur ettiği gibi İstanbul'u alıverirler.” (Sebîlürreşad, Tarih / Sayı: 25 Teşrinisani 1336 (25 Kasım 1920) tarihli, Cilt 18, Sayı 450.)
8- “Çünkü Müslümanlığın son ümidi olan bu hükûmet, bu hilafet hükûmeti artık hayata veda etmek üzere. Düşman hilafet merkezinden beş altı saat ötede duruyor. Şimdiye kadar onlar nasıl çalıştılar, biz ne kadar lakayt kaldık, hepimiz biliyoruz. Bununla beraber daha ümitler büsbütün kesilmemiştir. Daha İslam için hayat vaadedilmiştir. Çalışmalı; hükûmeti, orduyu takviye etmeli. 'Allah'ım! İslam'a ve Müslümanlara yardım et. Allah'ım, bize sabır ver, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfir kavimlere karşı bize yardım et. Ey Rabbimiz! Bize dünyada güzellik, ahirette de güzellik ver de bizi Cehennem azabından koru” (Sebîlürreşad, IX, sayı: 230 (29 Safer 1331)
9- "Şimdiki felaketin sonsuz sebepleri var ki en birincisi milliyetçilik yüzünden meydan alan tefrikadır. Yalnız dört beş senedir bu yüzden ne hâle geldik! Milliyetçilik gayretiyle ayaklananları ıslah etmek için ordumuzu yorduk. İhtilalden çıktık, ihtilale girdik; müşkilattan çıktık, müşkilata düştük! Çünkü yabancılar böyle istiyor, memleketlerimizi elimizden almak için programları bu. Bir taraftan alıyor, sürekli alıyor; hem emin olmalı ki Allah korusun memleketimizi tamamıyla bitirmeyince rahat olmayacaklardır. Yabancıların kendi hesaplarına gayet elverişli, kestirme bir siyasetleri var: Hani bir zamanlar bizim akıncılarımız vardı. Fethetmek istediğimiz memleketlere ordumuzdan önce onları gönderirdik. Bu akıncılar o memlekete girer, halkı telaşa sokar, birbirine düşürür; sonra da ordu girer, istila eder, işini bitirirdi. Bu adeta ordunun bir keşif kolu idi. İşte tıpkı bunun gibi yabancıların da bugün akıncıları var ki o akıncıları, o keşif kolları tefrikadır. Avrupalılar, zaptetmeyi kararlaştırdıkları memleketin halkı arasına önce tefrika sokarlar, senelerce milleti birbiriyle boğuştururlar. Sersem halk bu suretle yorgun düştükten sonra gelip çullanırlar. Bugün de işte bize karşı aynı siyaset kullanıldı. Zaten her yerdeki siyasetleri budur. Hindistan'da, daha önce Endülüs'te, sonraları Cezayir'de, İran'da hep böyle yaptılar. Takip ettikleri siyaset hep aynı siyasettir, hiç değişmez.
Müslüman olanlar, hani kalbi samimiyetle Müslüman olanlar iyi bilmelidirler ki: Bu tefrika, bu milliyetçilik çıkmaz yoldur. Din bununla beraber gidemez, Müslümanlık bu suretle yaşayamaz. Sonra din hakkında şöyle böyle diyenler, ufak tefek şüphe taşıyanlar da iyice zihinlerine yerleştirmelidirler ki: Yine bu siyasetle memleket yürümez. Buna artık bir son vermeli. Cenâb-ı Hak 'tefrikaya düşmeyiniz' buyuruyor, fırkalara ayrılmayın diyor.
— İyi ama bütün milletlerde birçok fırka var. Dünyaları da pek iyi gidiyor, terakki edip duruyorlar. Bu fırkalar hiç de onların izmihlaline sebep olmuyor...
Evet, lakin onlar 'fırka'yı 'tefrika' manasına telakki etmiyorlar." (Sebîlürreşad, IX, sayı: 230 (29 Safer 1331).
10- “Biz dinî emirleri yerine getiriyoruz, fakat o emirlerdeki maksadı kaçırıyoruz. Mesela ikindide şu camiye toplandık, aynı kubbenin altında, aynı imamın arkasında namaz kıldık; fakat camiden çıkınca yine birbirimize bigâne oluyoruz. Acaba bu namazlardan Yaratıcı'nın maksadı ne idi? Bize birbirimizi tanıtmak, Müslümanlardan bir cemaat, bir cemiyet meydana getirmek. Çünkü din cemaatle kaimdir, cemaatsiz din yaşamaz. Dinsiz cemaat belki yaşar. İslam'ın cemaate olan ihtiyacı, cemaatin İslam'a olan ihtiyacından fazladır. Aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimiz öyle buyuruyor. Dinin bütün hükümlerindeki ruh; cemaate, birliğe sevk etmektir. Biz bugün ne oluyoruz bilmiyorum, en bölünmüş millet olduk.” (Sebîlürreşad, IX, sayı: 230 (29 Safer 1331).
11- Mütefekkirlerimiz anlamıyorlar sanırım,
Ki çemenzâr-ı terakkide atılmış her adım,
Değişir büsbütün, akvama, cemaate göre;
Başka bir kavmin izinden yürümek, çok kerre,
Âdeta mühlik olur; sonra ne var, her millet,
Gözetir seyr-i tekamülde birer ayrı cihet.
Mütefekkirleriniz dini de hiç anlamamış;
Rûh-ı İslam'ı telakkileri gayet yanlış.
Sanıyorlar ki: Terakkiye tahammül edemez;
Asrın âsâr-ı kemaliyle tekamül edemez.
Bilmiyorlar ki: Ulûmun ezelî dâyesidir,
Beşerin bir gün olup yükselecek pâyesidir.
Mündemiç sîne-i sâfında bütün insanlık...
Bunu teslim eder insafı olanlar azıcık.
Müslüman unsuru gayet mütedennî, doğru,
Şu kadar var ki değildir bu, onun mahzûru.
'Müslümanlık' denilen rûh-ı ilâhî, arasak,
'Müslümanız' diyen insan yığınından ne uzak!
Hâil olsaydı terakkiye eğer şer'-i mübîn,
Devr-i mes'ûd-ı kudûmiyle giren asr-ı güzîn,
En büyük bir medeniyyetle mi eylerdi zuhûr?
Mündemiç olmasa rûhunda onun nâ-mahsûr.. (Safahat, Hakkın Sesleri)
12- "Sonra zenginlerimiz: 'Haydi gidin, fen getirin!'
Diye, her isteyenin şahsına bilmem kaç bin
Ruble tahsis ile sevkeylediler Avrupa'ya;
Pek fedakâr idi hemşehrilerim doğrusu ya.
Bu giden kafileden birçoğu cidden tahsil
Ederek döndü. Fakat geldi ki üç beş de sefil,
Hepsinin namını telvise bihakkın yetti...
Gönderenler ne peşiman oluyorlar şimdi!
Hiç unutmam ki, cömerdin biri, hem zengin adam,
Beni yüzdürdü nihayette şu sözlerle: 'İmam,
Günde on kerre gelip istediniz, hep verdim.
Yine vermezsem eğer millet için, nâ-merdim.
Yalnız, ehline gitsin bu emekler... Olur a,
İş bizim Avrupa yârânına benzer sonra!
Hâli ıslah edecekler, diyerek kaç senedir
Bekleyip durduğumuz züppelerin tavrı nedir?
Geldi bir tanesi akşam, hezeyanlar kustu!,
Dövüyordum, bereket versin, edepsiz sustu.
Bir selamet yolu varmış... O da neymiş? Mutlak,
Dini kökten kazımak. Sonra, evet, Ruslaşmak!
O zaman iş bitecekmiş... O zaman kızlarımız
Şu tutundukları gayet kaba, pek manasız
Örtüden sıyrılacak... Sonra da erkeklerden,
Analık ilmini tahsil edecekmiş... Zaten,
Müslümanlar o sebepten bu sefalette imiş:
Ki kadın 'sosyete' bilmezmiş, esarette imiş!..
Din için, millet için iş görecek alçağa bak;
Dini pâmâl edecek, milleti Ruslaştıracak!
Bunu Moskof da yapar, şimdi rıza gösterelim!
Başka bir marifetin varsa haber ver görelim!
Al okut, 'Avrupa tahsili...' desinler, gönder" (Safahat, Fatih Kürsüsünde)
13- "Ey Müslüman cemaat! Artık gözünüzü açınız, aklınızı başınıza toplayınız; zira saltanat tahtı gıcırdıyor! Böyle gidersek —Allah korusun— o da devrilecek. Eğer Rusya'daki Müslümanlar henüz dinlerini muhafaza ediyorlarsa, eğer Fransızların idaresi altındaki dindaşlarımız hâla Hıristiyanlaşmamışlarsa, eğer İngiltere Hintli kardeşlerimize şimdilik ses çıkarmıyorsa... İyi biliniz ki hep çürük çarık yine bu hükûmet sayesindedir. Allah korusun bu giderse hepsinin gittiği gündür. Biz bu saltanatı muhafaza edemiyorsak düşünmeliyiz ki bizim yüzümüzden o bîçareler de mahvolacaklar. Onların bütün nazarları, bütün ümitleri buraya matuftu. Hep bizden bir hayır bekliyorlardı. Ama biz ne yapacaktık? Bütün Müslümanları tevhid ederek büyük, cesametli bir Müslüman hükûmeti teşkil etmek mi? Hayır! Yalnız biz adam olaydık, onlar da bulundukları memleketlerde daha asude olurlardı; yabancıların onlara karşı muamelesi daha iyileşirdi. İşte Rusya'dan gelenler, işte Hindistan'dan, Çin'den, Kuzey Afrika'dan gelenler... Hangisine isterseniz sorunuz, hepsi böyle söylüyorlar. Bîçarelerin tabi oldukları yabancı hükûmetleri kendilerine karşı hep Osmanlı piyasasına bakarak muamelede bulunuyorlar." (Sebîlürreşad, IX, sayı: 230 (29 Safer 1331).
14- "Bizde ise böyle mi? Heyhat! Fırkacılık tefrikacılıkta karar kılıyor. Birbirimize düşman kesiliyoruz. Her fırka diğer fırkayı vatanın düşmanı tanıyor, o gözle bakıyor. 'Maksat memleketin selametidir; falan fırka selameti şu yoldan harekette görmüş, bizim fırka da bu tarafından gitmekte...' demiyor. İşte bu tefrikalar hep o yüzden oldu. Nihayet memleket uçurumun, yok olma uçurumunun ta kenarına kadar geldi; yuvarlanmasına pek cüzî bir şey kaldı. Şu son nefeste olsun aklımızı başımıza almazsak, yine böyle gidersek —Allah korusun— ümitler bitecek." (Sebîlürreşad, IX, sayı: 230 (29 Safer 1331).
15- “…Merhum Şeyh'in sözleri ne yazık ki pek doğru. 'Ne yazık ki' diyoruz; çünkü milliyeti, diyaneti hakkındaki henüz hiçbir telakkisi olmayan masum evladını papazların eline teslim etmek; hiçbir fikrî mülahazadan, histen azıcık nasibi olan bir baba için isteye isteye yapılır bir hareket olmasa gerektir! Biz ne hamiyetsiz adamlar, ne vazifesiz babalarız ki mevcut mekteplerimizi işe yarar bir hâle getirmek yahut yeniden adamakıllı müesseseler yapmak tarafına hiç yanaşmıyoruz da istikbalimizi teşkil edecek ciğerparelerimizin terbiyesini o istikbalin hayalinden bile ürken birtakım yabancılara bırakıyoruz!" (Hasbihal, Sırât-ı Müstakim, V, sayı: 108)
16- Yok, şu sizin medreseler,
Asrın icabına uymakta inad etmeseler ...
- Gidin ıslah edin öyleyse!
- Hakikat, lazım. (Safahat, Âsım)
17- Efgânî’ye dair yazıları için bk. Akif, “Cemaleddin Efganî” ve “Hasbihal”, Sırât-ı Müstakim, IV, sayı: 90, 91.
18- Akif, “Hasbihal- Koleraya Dair”, Sırât-ı Müstakim, V/115, s. 178.