Adem Ceylan: İslamcılar dönüştürücü bir etki üretebilecek en önemli fikrî pozisyon olmaya devam ediyor.


Adem Ceylan: İslamcılar dönüştürücü bir etki üretebilecek en önemli fikrî pozisyon olmaya devam ediyor.

1.Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı hangi tarihsel kırılmalar ve siyasal tecrübeler içinde şekillenmiştir? Yeni kurulan laik ulus-devletin İslamcılara yönelik baskı ve denetim politikalarının (Takrir-i Sükûn, İstiklal Mahkemeleri, sürgünler) arkasındaki ideolojik ve güvenlik temelli saikler nelerdir?

Cumhuriyet, İmparatorluğun belki de en uzun yüzyılının muhataralı zamanlarının neticesinde ilan edildi. Osmanlı’nın son dönem İslamcıları aynı zamanda Cumhuriyet’in erken dönem İslamcıları olarak nitelenebilir. İslamcılık fikriyatını bir düşünce hattı olarak görürsek, Tanzimat sonrası aynı hatta kalan birçok ismin cumhuriyet sonrası tavırlarında farklılaşmaların olduğu ifade edilebilir. Osmanlı’nın son döneminde yaşanan tüm olumsuz gelişmelere rağmen Osmanlı hilafet merkezidir ve siyasetin de hukukun da meşruiyet çerçevesini şeriat belirler. Bu sebeple Osmanlı İslamcıları devleti kurtarmayı önceleyen bir dil kullanırken maksat aslında dinin muhafızı olan devleti kurtarmaktı. Sonraki cevaplara da zemin olacak ayrım burasıdır. Yeni rejim, dini çeperlerin dışına itince İslamcıların rejimle ilişkileri de değişmiştir. 

Cumhuriyet elitleri her ne kadar ihtilafları olsa da batılılaşma konusunda hemfikirdiler. Yeni ulus devlet İslami referanslarla sınırlanmış bir devlet değil, Batılı paradigmayla uyumlu bir devlet inşa etmek için kolları sıvamıştı. Bu süreçte ayaklarına dolanma ihtimali olan en önemli kitle İslamcı aydınlardı. Bu sürecin kusursuz işlemesi için yapılan yasal düzenlemeler bu kadar hızlı bir kopuş beklemeyen İslamcıları tabiri caizse hazırlıksız yakaladı. Halk oluşan korku ikliminde doğal olarak sindirildi. Zaten aralarında organik değil fikri bir bağ olan İslamcılar da atılan adımlar karşısında toplu bir tavır takınamadılar.

Modern ulus devlet önceki dönemlerden farklı olarak vatandaş imalini merkeze alan bunun inşası için de kamusal alanı yeniden tanzim etme ihtiyacı hisseden bir serüvenden geçmişti. 

Yeni Cumhuriyet, attığı adımları hem olası karşı hamleleri engellemek hem de üzerinde yürünmesi konusunda azmedilmiş batılılaşma yolunun engebelerini pürüzsüz hale getirmek için atmıştı. Hülasa edecek olursak yapılan yasal düzenlemeler hem ideolojik hem de güvenlik kaygısıyla atıldı. 

2. Milli Mücadele yıllarında İslamcı kadrolar ile Ankara Hükümeti arasında kurulan ilişki nasıl bir mahiyet taşımaktadır? Bu ilişki, samimi bir hedef birlikteliğine mi dayanıyordu yoksa ortak düşmana karşı kurulan geçici pragmatik bir ittifak mıydı? 1923 sonrası hızla çözülmesinin temel nedenleri nelerdir?

Milli Mücadele yıllarında askerî elitlerin kullandığı dil halkın ve İslamcı aydınların hedeflerini karşılayan bir dil olduğu için İslamcı aydınlar sürecin sadece dışarıdan destekleyicileri değil bilfiil parçası oldular. Başta Mehmet Akif olmak üzere hem istihbari düzeyde hem de halkın motivasyonunun diri tutulması için azami gayret gösterdiler. Savaşı komuta eden isimlerin cemaziyülevvelleri İslamcı aydınlar tarafından biliniyor muydu, bu konuda bir bilgiye sahip değilim; biliyorlarsa bile ümmetin maslahatı için direniş ruhunu baltalayacak bir çıkış yapılmamıştır.

1923 sonrasıyla alakalı İslamcılar az önce de kısaca temas ettiğim gibi hazırlıksız yakalandılar diyebiliriz. Özellikle birinci meclisin tasfiyesi sürece dair önemli bir işaret fişeği olmuşsa da artık güç temerküz etmeye başlamıştı. Ve güç sahipleri etraflarını tasfiye süreci konusunda tereddütsüz ve hızlı adım atarak netice elde edebileceklerine inanmışlardı. Uluslararası konjonktür ve küresel egemen güçlerle olacak müstakbel ilişkiler de göz önünde bulundurulduğunda yeni rejimin askerî-bürokratik elitleri zaten avantajlı pozisyondaydılar. Zaten askerî ve idari pozisyonların üretilmesinde küresel güçlerle temasın öneminin farkında olan Cumhuriyet elitleri İslamcılara ve genel Müslüman halka yönelik uygulanacak jakoben politikanın zamanın ruhuyla mutabık olduğuna hükmetmiş olabilirler.

3. Cumhuriyet rejiminin dini yeniden tanımlama ve kontrol altına alma politikaları (Diyanet’in kuruluşu, Türkçe ezan, Türkçe tefsir, dinde reform tartışmaları), İslamcı düşünceyi nasıl etkilemiştir? İslamcı ulema ve aydınlar bu sürece direnç mi göstermiş, yoksa kısmi uyum ve içe çekilme stratejileri mi geliştirmiştir?

Yeni kamusal alanda dinin rolünün ne olacağına dair Cumhuriyet eliti birçok tartışma yaşamış, dinî mekanların Hristiyanî forma kavuşması gibi uç fikirler bile teklif edilmiştir. Tüm bu tartışmaların neticesinde 1928 yılında yayınlanan dini ıslah beyannamesinin ilk iki maddesi şöyledir:

Demokrasi sahasında tecelli eden muazzam Türk inkılabı, lisanî, ahlâkî, hukukî, iktisadî bütün İçtimaî müesseseleriyle başlıca iki manzara gösteriyor. Birincisi; bütün içtimaî müesseselerin amelileşmesi, ikin­cisi; bütün içtimaî müesseselerin millîleşmesi(dir). Binaenaleyh cemiyetimi­zin hayatında ilme ve makûlâta ait olan bütün mevzular akim ve ilmin salahiyeti ile idare edildiği gibi millî hayata ait olan bütün faaliyetlerde infiradçılıktan kurtulmakta ve millî tesanüde dahil olmaktadır. Türk inkılabı lisanda, ahlâkta, hukukta, iktisatta, sanatta yaptığı bü­tün tahavvüllerin mebdeini ilmin makûliyetinden ve millî hayatının fezyinden almıştır.

 Din de içtimaî bir müessesedir. Diğer İçtimaî müesseseler gibi hayatın zaruretlerine katlanmak, tekâmülün seyrini kovalamak mecbu­riyetindedir. Bu tekâmül gerçi dinimizin tabiat-ı esasiyesi haricinde olmayacaktır. Fakat bununla dinimizin ilmî, İktisadî ve bediî emirleri her ne olursa olsun bütün eski şekillere ve eski örflere merbut ve tekâmül kudretinden mahrum kalacağını düşünmek hatadır. Binaenaleyh Türk demokrasisin­de din de muhtaç olduğu inkişafı(gelişmeyi) ve hayatiyeti göstermelidir. 

Bu ıslahat için encümenimizin tasavvur ettiği tedbirler şunlardır:

Evvelâ ibadetin şeklinde; mabetlerimiz temiz, muntazam, kâbil-i iskân bir hale getirilmelidir. Mabetlerde sıralar, elbiselikler tesis edilmeli ve temiz ayakkabılarla mabetlere girilmesi terviç edilmelidir. Bu, dinî ıslahatın ibadete ait olan sıhhî şartıdır.

Saniyen ibadetin dilinde; ibadet lisanı Türkçe olmalıdır. Ayetlerin, duaların, hutbelerin Türkçe şekilleri kabul ve istimal edilmelidir. Bunlar yalnız hafızanın sermayesi olarak değil mektûb ve muharrer olarak da­hi istimal edilebilmelidir ve mabetlerde bu esasta teşkilat yapılmalıdır.

Sâlisen ibadetin sıfatında; ibadetlerin son derece bediî, müheyyic, derunî bir şekilde yapılması temin edilmelidir. Bunun için usul dairesin­de teganniye müstait müezzinler, imamlar yetiştirmek lazımdır. Ayrıca mabetlere mûsikî aletlerinin kabulü dahi lazım gelir. Mabet­lerde İlâhî mahiyetinde asrî ve enstrümantal mûsikîye katî ihtiyaç vardır.

Râbian ibadetin fikriyatında; hutbelerin matbu şekilleri kâfi de­ğildir. Hitabet kıraattan ayrı bir şeydir. Hutbelerde mühim olan mahi­yet doğrudan doğruya ilmî yahut iktisadî fikirler değil, doğrudan doğ­ruya dinî olan kıymetler ve murakelerdir.

Tüm bu maddeler, oluşan hâkim kanaatin dini tamamen terk etmek yerine dini devletin yedeğine alan, dini dönüştüren daha hafif bir dille kurgulanmış milli bir din projesini tercih ettiğini göstermektedir. Bu proje bazı yönleriyle Hristiyanlık-Roma ilişkisine bazı yönleriyle de Anglikan kilisesinin kuruluş dönemine benzetilebilir. Nihayetinde devlet dinî düşünceyi kontrolünde tutmak ve iktidarı tehdit edecek alternatif bir dinî düşüncenin inkişafını engellemek için hem hukuki hem siyasi hem idari adımlar atmıştır. Tüm adımlar karşısında İslamcıların bir kısmı hicret etmiş, bir kısmı müstetir bir siyasallık sergilemiş, bir kısmı gül yetiştiren adam metaforuyla işaret edildiği gibi daha münzevi bir tarzı tercih etmiştir. Özellikle basın ve sivil topluma uygulanan sansür İslamcıların kamusal bir muhalif duruş sergilemelerini de engellemiştir. 

İslamcılığı dönemlendirme üzerinden okuyan görüşler 24-50 arasını büyük oranda sessizlik dönemi olarak isimlendirmişlerdir. Bu sessizliğin icbari yönünü ıskalamadan yapılacak bir isimlendirme belki içe kapanma, geri çekilme veya yer altına inme şeklinde nitelenebilir. Bu çekilmenin 50 sonrasında farklı şekillerde uç verdiği de belirtilebilir.

4. Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmetin sair kısımları ile kurdukları bağ Osmanlı Dönemi İslamcılarından kuvvetli midir? Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının öne çıkan isimleri ve hareketleri olarak kimler zikredilebilir?

Hilafetin Osmanlı’ya intikalinden sonra İstanbul tüm ilim havzalarından insanların gelmeyi ve görev almayı hayal ettikleri bir merkezdi. Osmanlı’nın son dönemleri dahil olmak üzere bugünkü Türkiye sınırlarında yaşayan ilim ehlinin diğer ümmet coğrafyası arasındaki münasebet çok yönlü olarak devam etti. Osmanlı İslamcılarının avantajı hilafet merkezinin burada olması idi. Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmet coğrafyası ile kurduğu ilişki yaralı kardeşlerin dertleşmesi ve ortak dertlerine çözüm bulma zemininde gerçekleşmiştir denebilir. 

Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının özellikle tercümeler yoluyla ümmet coğrafyasıyla kurduğu ilişkiyi problem edenlerin büyük oranda tarihsel zemini ıskaladığını düşünüyorum. Erken dönem İslamcıları birinci soruda da ifade ettiğim gibi vefat tarihi Cumhuriyet’in bu dönemine denk gelen Osmanlı’nın son dönem İslamcıları olarak belirtilebilir. Babanzade Ahmed Naim ve Mehmet Akif gibi isimlerden sonra özellikle Said Nursi’nin müstetir siyasallığı zikredilebilir. 

Burada şu küçük hatırlatmayı yapmakta fayda görüyorum. İslamcılık, üzerinde ittifak edilen bir tanıma sahip değil. Dolayısıyla İslamcı olarak kabul edilen birisi bir başkasına göre İslamcı sayılmayabilir. İttihad, ictihad ve cihat kavramlarıyla özetlenebilecek İslamcı düşünce dini bütüncül bir perspektifle yorumlama, bireysel ve kamusal alanı dinin kurallarına göre tanzim etme anlayışına sahip olmalarıyla kültürel alanda faaliyet gösteren dindarlarla ayrışırlar. İslamcılarla sair dindarlar arasındaki erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki fark dinde kalmakla tedeyyün etmek arasındaki çizgide ortaya çıkar. Maalesef hâlâ Müslümanların kahir ekseriyeti erken Cumhuriyet Dönemi’nde özellikle rejimin cebri politikalarının da etkisiyle dini muhafaza edecek bir çizgide konumlanmışken hâlâ aynı çizgiyi devam ettirmektedirler. Günümüz muhafazakâr dindar camia seleflerinin erken dönemde sergilenen tavrının dönemsel şartlardan kaynaklandığını fark etse sisteme bakış başta olmak üzere politik bilinçlerinde ciddi bir farklılaşma meydana geleceği kanaatindeyim.

Necip Fazıl, düşünce düzeyinde değilse bile özgüven aşılama ve Müslüman gençliğe mücadele azmi tayin etme noktasında bariz bir biçimde etkili olmuştur.

5. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının entelektüel kaynakları ve söylemleri zaman içinde nasıl değişmiştir? Bu dönemde İslamcılar kendi müktesebatlarını yetkin bir şekilde oluşturabilmişler midir? 1950’lerden itibaren hız kazanan tercüme faaliyetleri, İhvan, İran Devrimi, Afgan Cihadı gibi küresel gelişmeler Türkiye İslamcılığını nasıl etkilemiştir ve farklı eğilimlerin ortaya çıkmasına yol açmış mıdır? Bilhassa 1960 sonrasında Seyyid Kutup'un ve Mevdudi’nin Türkiyeli Müslümanlar tarafından bu kadar okunmasının sebepleri nelerdir?

 

Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının entelektüel kaynaklarının değişmesi meselesi ile tercüme eserlerin entelektüel kaynak haline gelmesi arasında doğrudan bir bağ var. Kanaatimce tercüme eserlerden istifadeyi kabih gören bakışta anakronik bir okuma var. Tarih boyunca düşüncenin dolaşımı medreselerde okutulan metinler ve büyük ulemanın eserlerinin şerh veya haşiye gibi farklı kanallarla gerçekleşti. Medreselerin İslam toplumundaki rolü bambaşka bir sohbetin konusu olmakla birlikte hem kamusal alanın ihtiyacını karşılama alanı olarak hem de bilgiyi üreten ve yayan müesseseler olması hasebiyle önemini tarih boyu korudu. Yaşanan toplumsal değişime paralel olarak önce kamunun ihtiyacını karşılama pozisyonunu kaybetti, ardından da bilgiyi üretme yayma rolü Türkiye’de elinden alındı. Elinden alındı derken Tevhid-i Tedrisat’la birlikte gayrı resmi olması zımnen bazen de sarahaten gayrı meşru olduğu anlamına geldi. Bu durum toplumun medreselere çocuklarını yollamasını büyük oranda baltalamıştı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu sonrasında İslami bilginin intikalinde yaşanan inkıraz büyük bir toplumsal buhrana da yol açtı. Toplum tabiri caizse yer altına çekilerek Müslümanlığını muhafaza etmeye çalıştı. Dini eğitimin az da olsa kolaylaştığı yıllara gelindiğinde ise hem dil devrimi hem de yeni eğitim kurumlarının paradigması yeni yetişen neslin dinî bilgiyle irtibatını koparmıştı. Özellikle üniversitelerin sayısında yaşanan artış Anadolu insanının büyükşehirlere gelmesine yol açtı. Müslüman kimliğini muhafaza etmek isteyen bu nesil bilgi ihtiyacını karşılama arayışına girdiğinde acı bir gerçekle karşılaştı. Arapça bilen küçük bir azınlık haricinde klasik bilgi kaynakları ile temas kurmak mümkün değildi. Bu tablo zorunlu olarak tercüme faaliyetinin yaygınlaşmasına yol açtı. Bu dönemde de Müslümanlar özellikle kendi yaşadıkları zamanın problemleriyle yüzleşmiş ve bu problemlere çözüm arayan insanların eserlerini tercih ettiler. Bu dönemde başta Seyyid Kutup ve Mevdudi olmak üzere temsil gücü yüksek isimlerin metinleri çok okundu ve tercüme edildi. Bu noktada iki hususu tashih etmek isterim. Birincisi Mevdudi ve Seyyid Kutup gibi isimlerin eserlerinin istifadeye medar olmadığı, zira onların coğrafyalarının müstemleke memleketi olduğu ve oralardan düşünce çıkmayacağı iddiası. Bu iddia özellikle son yirmi yılda akademik bir tez olmanın ötesine taşındı. Bu tezin sahipleri tercüme eserlerle yolunu bulmaya çalışan İslamcı gençleri ve bazen topluca İslamcılığı ilzam ederken Türkiye’de İslami düşüncenin çoraklaşmasına yol açan Kemalist iradeye tek laf etmedi hatta daha trajikomik ifadelerle süreç meşrulaştırılmaya çalışıldı. Mesela İsmail Kara Hoca bir televizyon programında Cumhuriyet elitlerinin dinden vazgeçerken halkın dindarlığına güvendiği için kolay toparlayabileceklerini öngörerek İslam’dan vazgeçilmişti, dedi. 

İkinci husus ise son zamanlarda palazlanan şu iddia: Bu eserler bir fonlama neticesinde tercüme edildi, dolayısıyla aslında farklı ülkelerin istihbari ajandalarının kurbanları olarak İslamcılar bu oltaya yem oldular. Tabii tercüme eserler meselesi çok geniş bir yelpazede gerçekleşti. Temsil gücü yüksek olması hasebiyle sizin isimlerini zikrettiğiniz isimler üzerinde konuşacak olursak bu açık bir iftiraya da dönüşebilir. Türk istihbaratının yükselen komünizm tehlikesine karşı Seyyid Kutup’un bir eserini tercüme ettirdiği Hamza Türkmen tarafından belirtilmişti. Buradan yola çıkarak bütün eserleri ve bütün isimleri töhmet altında bırakmak insaftan çok uzak. Kaldı ki İslamcıları ve Seyyid Kutup’u töhmet altında bırakanların kendilerine şu soruyu sorması gerekiyor. MİT komünizm tehlikesiyle mücadelede kendi referanslı metinlerinden çare bulamadı mı ki Seyyid Kutup’a ihtiyaç hissetti? Bu meselenin toplum mühendisliği olduğunu kast ederek dönemin İslamcı gençlerini töhmet altında bırakanlar İslam’da Sosyal Adalet kitabını tercüme eden Hareket Yayınlarını ve çevresini kast etmiyorlar nedense. Burada meseleyi biraz daha derinleştirmek isterim. 80 sonrası hem İran hem Suud bazı yayınevleri kurdurarak kendi metinlerini tercüme ettirdi ve bu yayınevleri bağlı oldukları ülkelerden aldıkları finansla kitap basmaya devam ediyorlar. Ama bu yayınevlerinin İslamcılıkla zaten uzaktan yakından alakası yok. Sapla samanı bir araya doldurarak İslamcılığı töhmet altında bırakmak gafletten kaynaklanmıyorsa durum çok daha vahim görünüyor.

Sorunun ikinci kısmında, yaşanan gelişmeler İslamcılığı nasıl etkilemiştir, diye soruyorsunuz. İran Devrimi ve Afgan Cihadı tercüme eserlerle yolunu bulmaya çalışan; 50 öncesinde yer altında olan 70’lerle hem siyasal parti yoluyla hem yayınevi ve dergiler yoluyla boy veren Müslüman gençlerin Türkiye’de de İslami bir devrimin mümkün olduğu, İslam devleti için yoğun bir örgütlenme içerisine girilmesi gerektiği noktasında ciddi bir etki oluşturdu. Afgan Cihadı, halifesiz şartlarda cihadı kim ilan edebilir ve yaşadığı topraklar işgal edilmemiş Müslümanlar işgal edilmiş topraklara cihada gidebilir mi gibi çokça teknik meseleyi gençlerin önüne getirdi. Dönemin İslamcı gençleri, Afgan Cihadı’nı teorik düzeyde inşa etmeye çalıştıkları ümmet anlayışını somutlaştırmak için bir fırsat olarak gördü ve oralara gidildi. 

Mevdudi ve Seyyid Kutup neden çok okundu? Düşünce tarihimize panoramik bir bakış attığımızda önce hadis, fıkıh ve kelamın teşekkül ettiğini bu sürece paralel biçimde tasavvufun sistematik hale geldiğini ardından da metafiziğin en şerefli ilim olarak görülmesine yol açacak bir felsefileşme sürecinin yaşandığı belirtilebilir. İbn Arabi ile tasavvuf metafizik, Razi ile birlikte de kelam felsefi bir teoriye dönüşmüştür. Vurgulamaya çalıştığım şey şu: İnsan tarihin çocuğudur. Alim yaşadığı dönemde ihtiyaç hissettiği meseleleri ele alır. Zamanının problemlerini çözmeye gayret eder. Sömürgecilik öncesi ulemanın yaşadıkları problemlerle sömürgecilik sonrası dönemin problemlerinin çok kesin bir şekilde farklılaştığını belirtebiliriz. 

Halife sonrası yaşanan şartlarda ise İslam coğrafyasının problemleri klasik dönemden ciddi biçimde farklılaşmıştır. Müslüman şahsiyeti muhafaza eden toplumsal ve siyasal vasatı ortadan kaldıran ulus devletler içerisinde Müslüman kimliğin inşası ve muhafazası için gerekli olan toplumsallık ve siyasal ortam nasıl inşa edilir sorusu en can yakıcı soru haline gelmiştir. (Bu soru hâlâ can yakmaya devam ediyor.) Mevdudi ve Seyyid Kutup kendi birikimlerince dönemin sorularına cevap aramışlar, dönemin sorunlarına çözüm üretmeye çalışmışlardır. Dönemlerinin soru ve sorunlarıyla yüzleşme cesareti gösterdikleri için ciddi bir okur kitlesine ulaşmışlardır. (Burada Mevdudi ve Seyyid Kutup ümmetin bütün meselelerini çözecek reçeteyi üretmişlerdir gibi bir şey de demiyorum. Onlar kendi dönemlerinde kendi birikimlerince bir çaba ortaya koydular. Onları yok saymak ne kadar yanlışsa onların metinlerini tarihüstü hale getirmeye çalışmak da o kadar yanlıştır.)

 

6. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı; milliyetçilik, Batıcılık/Kemalizm ve ulus-devlet paradigmasıyla nasıl bir ilişki kurmuştur? Türk milliyetçiliği, etnik sorunlar (Kürt meselesi), ümmet fikri ve İslam medeniyeti tasavvuru karşısında İslamcıların sunduğu çözüm önerileri yeterli olmuş mudur?

İslamcılar, isimleri zikredilen bütün ideolojileri birbirine benzer şekilde değerlendirmiştir. Hepsini batıl ideolojiler kapsamında değerlendirmiş ve onlara karşı fikri mücadele yürütmüştür. Milliyetçilikse farklı tonlara ve görünümlere sahip olduğu için farklı dönemlerde makul çizgi olarak kabul ettikleri milliyetçilikle ittifak içerisine girmişlerdir. Bu ittifakların taraflara ne kazandırdığı ise ayrı bir konudur. 

İslamcılar ülkemizde yaşanan ideolojik krizleri palyatif çözümlerle bir yere taşıyamayacağımızı, İslami teklifin fıtri bir teklif olduğunu vurgulayan çözüm teklifleri üretmeye gayret etmişlerdir. Bir önerinin gerçekleşmesi için atılacak somut adımlarda kabul edersiniz ki siyasi güç gerekir. Özellikle son yirmi yılda ortaya konan insani yardım performansıyla ümmet fikrinin somutlaştırıldığı ve Müslümanların farklı coğrafya ve kültürleri daha yakından tanımaya başladıkları ifade edilebilir. Ayrıca uluslararası öğrenci meselesi de bu konuda ciddi mesafe katedilmesine yardım etmiştir.

Arap Baharı ve Aksa Tufanı süreci ise dünya İslami hareketleri arasındaki fikri beraberlikleri organik ilişkiler seviyesine taşıma konusunda ciddi katkılar sunmuştur. Fakat tüm bu çabaların yeterli bir teklif olduğunu ifade etmek için henüz erken olduğunu düşünüyorum.

 

7. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasetle ve iktidarla kurduğu ilişki nasıl bir seyir izlemiştir? Milli Nizam–Milli Selamet–Refah Partisi ve AK Parti deneyimleri ışığında, İslamcılığın muhafazakârlaşarak sistemle bütünleştiği mi yoksa dönüştürücü iddiasını koruyabildiği mi söylenebilir; bu çerçevede İslamcılığın bugünü ve geleceği nasıl değerlendirilebilir?

Erken dönem İslamcılarının yaşadıkları tecrübelere paralel biçimde farklı pozisyonlar ürettiğini önceki sorularda da belirtmiştik. Siyasal gevşeme sonrasında siyaset yoluyla denemede bulunma düşüncesi son altmış yılımızın en önemli kararlarından birisidir. Bu düşüncenin Müslümanlara alan açtığı, bir kısım kazanımlarla İslamcıların fikrî yaygınlaşmasına katkı sağladığı, İslam’ın toplumsal bir güç olma ve kamusal alanın tanziminde etkin güç olması yolunda etki ettiği de kabul edilmeli. Fakat bu serüvende yola çıkarkenki kırmızı hattın sürekli geri çekildiğine şahit olunuyor, bazen de hat var mı sorusu bile gündeme gelebiliyor. Özellikle radikal modernleşme programı olan Kemalizmle mücadele bilincinin zaafa uğradığı, maslahat ve makasıd ilkelerinin iğdiş edildiği uygulamalarla karşılaşabiliyoruz. Bu serüvene bakarak hüküm vermenin zorluklar barındırdığını kişisel düzeyde de ciddi farklılıkların olduğunu belirtebiliriz. 

AK Parti deneyiminin ise tüm çıktıları ile muhasebe edilmesi gerekmektedir. İslamcı seleflerinin hedeflerini birer birer yerine getiren ama daha kuruluş manifestosunda muhafazakâr demokrat olduğunu ilan eden bir partiyi İslamcılıktan uzaklaşmakla itham etmek tutarlı bir tenkit olmasa gerek.

İslamcılar dönüştürücü bir etki üretebilecek en önemli fikri pozisyon olmaya devam ediyor. Fakat önemli entelektüellerini siyasette ve bürokraside gördüğümüz İslamcılar beri yandan akademizmin popülerleşmesi riski tarafından kuşatılmış durumdalar. 2000 öncesi düşünce dünyasında entelektüeller tarafından domine edilen bir tablo varken bu tablo son yıllarda akademik bilgiye ve akademisyenlere yerini terk etmiş görünüyor. Akademik bilgi büyük oranda atomik bir bilgi olduğu için bütüncül bir enerjiyi ve dönüştürücü bir etkiyi akademik bilgi üzerinden beklemek zor görünüyor. Bunu akademik üretimi tahfif etmek için söylemiyorum elbette. Vakıayı tespit etmeye çalışıyorum. İslamcı tefekkürün yapması gereken, dakikleşmiş akademik bilgiyi tefekkürle üst bir bilgiye dönüştürücü bir teklife dönüştürmektir. Zor ve meşakkatli olsa da uzun vadede en emin yolun bu olduğunu düşünüyorum.

*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.

Yorum Yapın