Abanın Kadri Yağmurda Bilinir

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Beş Şehir” inde Erzurum’a üç defa, üçünde de ayrı yollardan gittiğini söyler. İkinci ziyareti onda büyük şaşkınlık yaratır. Hayatın çerçevesi bir hamlede kırılıp dağılmıştır. İlk ziyaretinde gördüğü şehirden geriye kalanlar, insanın içini sızlatacak boyutta bir trajedinin bakiyesidir. Şehirde kısa sürede yaşanan değişim, zamanın akışına uygun olmayan büyüklüktedir. İlk iki ziyaretle ilgili mukayesesini şöyle dile getirir: “O zamanın Erzurum'u, on yıl sonra 1923'te gördüğüm Erzurum' dan çok başkaydı. Her türlü kıyafette bir kalabalığın çarşı pazarını doldurduğu, saraç, kuyumcu, bakırcı dükkânlarıyla, senede o kadar malın girip çıktığı hanlarıyla, ambarlarıyla, eşraf ve ayanı, esnafı, otuz sekiz medresesi, elli dört camisiyle, İran transitinin beslediği refahlı ve mamur Erzurum'la on yıl sonra gördüğüm harap şehir arasında kolay kolay münasebet tasavvur edilemezdi.” 

Kitabın Erzurum’la ilgili sayfalarını okurken zamanın döngüsel sonunu ve ardından yeni bir yaşamın başlangıcını simgeleyen eskatolojik mitler gelir aklınıza. Büyük bir yıkılıştan sonra gelen var olma mücadelesi… Tanpınar, bu ikinci ziyaretinde o büyüleyici güzelliğin yitip gitme nedenini şöyle anlatır: “Harp, hicret, katliamlar, tifüs, çeşit çeşit felaket, üzerinden ağır bir silindir gibi geçmiş, her şeyi ezip devirmişti.” Nüfusu altmış binden sekiz bine inen Erzurum’da savaşın devam ettiği dört yıl boyunca kurtlara insan etinden ziyafetler çekildiğini, ölümün her yana doludizgin saldırdığını, geriye kalan herkesin en az birkaç kişiye ağladığını, akıbetini hâlâ bilmediği bir sevdiğini beklediğini içiniz burkularak okursunuz. Üçüncü ziyaretinde şehrin yavaş yavaş kendini toparladığını keyifle anlatır. Erzurum, yeni hayatın eşiğinde eskiyi bir başka âlemi hatırlar gibi hatırlıyordur. Bir yandan henüz ilan edilen cumhuriyetin diğer yandan kurulan yeni dünya düzeninin parçası olduğunun farkındadır. Yeni bir varoluş için sahip olduğu kuvvet ve elindeki manivelayla istinat noktasını arayıp durmaktadır. 

Anadolu’nun diğer şehirleri de aşağı yukarı Erzurum’la aynı kaderi paylaşır. Memleket topyekûn uzun süren savaşların açtığı yarayı tedavi etmekle meşguldür. Diğer yandan dünyada ve ülkemizde kurulan yeni düzene uyum sağlamak insanımızın önündeki büyük bir sınava dönüşür. 1929’da yaşanan “Büyük Buhran” ve ardından patlak veren İkinci Dünya Savaşı durumu oldukça sıkıntılı bir boyuta taşır. Yeni rejimin yarattığı siyasi gerginlik, modernleşme çabalarının getirdiği toplumsal değişimin zorlukları ve uzun savaş koşullarının yol açtığı maddi sıkıntılar asayişin sağlanmasını zorlaştırır. Ülkeyi teslim alan yoksulluk, huzur ve düzenin bozulmasına yol açar. Özellikle güneyde yüzlerce yıllık gelenek yeniden hortlar. Devletin zayıf düştüğü dönemlerde zuhur eden eşkıyalık, adeta mesleğe dönüşür. Kendi kurallarıyla oynanan bir oyun olarak sosyal hayatı derinden etkiler.

18 Ekim 1923’te İzale-i Şekavet Kanunu yürürlüğe girmiştir. Ülkedeki asayişin tesis edilmesi için atılan radikal bir adımdır. Kanunun ikinci maddesi eşkıyanın kim olduğunu açıklamaktadır: “Emniyeti tehlikeye düşüren, gasp yapan, suikast düzenleyen, hane, çiftlik, ağıl, köy, değirmen gibi mahalleri basarak tahrip eden veya adam öldüren, yollarda ve kırlarda soygunculuk yapan, insanları bulundukları yerden kaldıran, kaçıran, tutukevi veya hapishanelerden firar ederek silahlı olarak dolaşıp emniyeti ve asayişi tek başına veya toplu olarak bozan kişilere şaki denir.” Şakiler, şartsız olarak teslim olmadıkları takdirde onları yaralı ya da ölü olarak ele geçirenlere hiçbir adli takip uygulanmayacağı gibi ceza da verilmeyecektir. Uzayıp giden bu kanunla ne kadar sert tedbirler alınmış olursa olsun eşkıyalık toplum hayatının gündemini meşgul edecektir. Bu gerçeklik, Anadolu insanının muhayyilesini de harekete geçirir. Eşkıyalar hakkında anlatılan efsanelere halk şairlerinin yazdığı şiirler eşlik eder. Cumhuriyet Dönemi şair ve yazarları da konuya kayıtsız kalmaz. Eşkıyanın kurduğu (bozduğu) düzen farklı bakış açılarıyla şiir, öykü ve romanda güçlü bir şekilde işlenir.

Şevket Bulut, “Kefensiz Ölüler” başlığı altında yayımlanan öykülerinde meselenin aktörlerini ilmek ilmek dokumuştur. Kitapta birbirinden bağımsız on üç öykü yer alır. Öykülerin başkişileri genellikle iki güçten biridir: eşkıyalar ve hükümet görevlileri. Bunlar arasındaki mücadele; otoritesini kabul ettirmek, diğerine galebe çalmak, gücüne güç katmak, namını yürütmek, kolay yoldan başkalarının emeğine konmak şeklinde sürüp gider. Kitabı oluşturan öykülerden her biri meselenin farklı boyutuna odaklanır. Hükümet yetkililerinin sert uygulamaları yahut kişisel çıkar peşine düşen memurlar kurgunun bir tarafında yer alır. Diğer tarafta bazı öykülerde haksızlığın odak noktasında yer alırken diğerlerinde halk kahramanı oluveren eşkıya vardır. Halkın sıkışmışlığı öykülerde hissedilir. Onlar kolay kolay öykülerin başkişisi olamaz. Ezilmişlikleri, yoksullukları, güçsüzlükleri kurguda bile aktör olmalarını engeller. Hayatın gerçeğinde olduğu gibi öyküde de hep başkalarının yapıp ettiklerinden etkilenirler. Durum böyle olsa da iki kuvvet arasında sıkışıp kalanların çaresizliği ana izlek olarak takip edilir. Şevket Bulut, güçler arasındaki mücadelenin tarafı olmaz. Meselenin bütün boyutlarıyla anlaşılacağı kurgular yapar. Odaklandığı mesele toplumsal çözülmedir.  

Arada kalan halk aslında çok da masum değildir. Anadolu insanına özgü erdemli davranışlar hasar almıştır. Hemen her öyküde bu değer kaybının örneğine rastlanır. “Doğruluk” adlı öyküde Cinik Memed, Evran Ali ve oğlu yoğurt satmak için şehre doğru yola çıkar. Cinik Memed yoğurda su katarak hile yapar. Dönüş yolunda ilahi adalet tecelli eder. Cinik Memed tüm parasını eşkıyaya kaptırdığı gibi canından da olur. “Bir Tanker Su” öyküsünde, Kömeç Hoca’nın bağında kuyu açmak için anlaşan Memik, su bulamayınca maddi sıkıntıya girer. Şoför Arif’in verdiği akla uyarak hileye başvurur. Açtığı kuyuya tankerle su taşıyarak Hoca’dan paranın tamamını alır. Elde ettiği haksız kazanç, Kuyucu Memik’in vicdanına dokunur. Oysaki Arif alabildiğine rahattır. Daha önce de buna benzer vurgunlar gerçekleştirmiştir. Halkın değerlerden kopuşu, eşkıyalığa giden kapıyı aralamıştır. Bileğine güvenen gözünü karatır. Gasp yoluyla gücünün yettiğine musallat olur. Puslu havada kimin suçlu kimin masum olduğunu anlamak hayli zordur. Müteahhit Çetin Bey, “Fıstık Ezmesi” öyküsünde işlerini yolsuzluk ve rüşvetle yürüten iş adamıyken “Yoldaki Tüpler” de eşkıyanın tuzağına düşen parasıyla birlikte onuru da gasp edilen kişi olur. Eşkıya kendinden ibaret değildir. Onu var eden şartların, bozuk zihniyetin yarattığı olgudur. Kitapta yer alan öyküler işte bu atmosferi kişi, kurum ve olaylar üzerinden belirginleştirir. 

Anadolu insanının devletle kurduğu irtibat ve devlete atfettiği kıymet önemlidir. Ondaki adil ve kerim devlet arayışının karşılıksız kalması güven kaybına neden olur. “Temel Atma Töreni” öyküsünde devletten beklenen adaletin nasıl sarsıldığını görürüz. Köye yeni yapılacak ilkokulun temel atma törenine çok sayıda yönetici katılır. Her şey yolunda giderken ortaya atılan Güley Bacı “Eğer adaletin varsa muhtardan hesap sor” diyerek valinin karşısına dikilir. Bu fakir kadının tek mal varlığı olan hayvan, kendisinden habersiz kesilmiş ve gelen misafirler için yemek yapılmıştır. Vali, meseleyi anlamak için sorular sordukça temeli atılan okul hakkında bir yığın hata yapıldığını fark eder. Kaymakam, milli eğitim müdürü, defterdar, bayındırlık müdürü, muhtar kendilerini ilgilendiren kusurlara kılıf uydurmaya çalışır. Okul yapımı için atılan her adım hatalıdır. Kamu görevlileri ya kişisel çıkar uğruna ya da umarsızlıktan görevini aksatmıştır. Halkın devlete olan güveni böylece hasar alır. 

Kitaba da adını veren “Kefensiz Ölüler”, yaşanan güven kaybını daha gerilimli bir boyuta taşır. Kanunları uygulamakla görevli kişilerin keyfi uygulamaları halk ile devlet arasındaki mesafenin kaynağı olur. Yokluğun kol gezdiği, insanların en temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı günler yaşanmaktadır. Sınırda yaşayan köylüler kaçak yollardan bir top kumaş getirir ve bunu saklarlar. Zira kefen bezi olarak kullandıkları bu kumaş, bir suç unsurudur. Yaşayanların bulmakta zorlandığı kumaşın ölüler için kullanılması hükümet için büyük sorundur. Öykünün başkişisi Murat, dört yıl süren askerlik görevini henüz tamamlamış, evine yakın zamanda dönmüştür. Köyün yaşlılarından bir kadın ölür. Cenazeye müdahale eden jandarma, kefene sonra da saklanan kumaşa el koyar. Bu kumaş Murat Ağa’nın gözaltına alınması için bahanedir. Sakladığı düşünülen altınların yerini söylemesi için günlerce işkence edilir. Yakınlarının girişimleri sonuçsuz kalır. Serbest bırakıldıktan kısa süre sonra ölür. Yaşanan mağduriyetle ilgili başvurulacak bir otorite yoktur. Hissedilen en büyük yoksunluk yetişmiş insan gücüyle ilgilidir. Kimi zaman kafası eşkıyanınkiyle aynı çalışan görevliler, bu yoksunluğun tezahürüdür. Henüz çok genç olan cumhuriyetin otoritesini sağlamakla görevli kamu personeli, sorunu büyütmektedir. “Şaka” ve “Sınır Meselesi” öyküleri de gasp edilen insanların hakkını arayacağı müşfik bir devlet otoritesinin yoksunluğunu derinden hissettirir. Fakir, korkmuş aynı zamanda sığınacak başka bir yer bulamayan halk için eşkıya, teslim olunması yahut desteklenmesi gereken otoriteye dönüşür.

Sadece ahlaksızlar değil masum insanlar da eşkıyanın zulmüne maruz kalır. Yolları kesilir, gasp edilip küçük düşürülürler. Kimi zaman da canlarından olurlar. Çerçi Kel Hasan, Erzurumlu İlyas, Güley Bacı hep bu bozuk zihniyetin mağdurudur. Bununla birlikte halk, adaleti tesis edecek bir güç olarak eşkıyaya sığınır. Güvenlik güçlerinin ilgisiz kaldığı meseleleri eşkıya çözer. Hak edenleri cezalandırıp mazlumları korur. “Eşkıyanın Kanunu” öyküsünün başkişisi Halit, bir halk kahramanıdır. Otoritenin eşkıya dediği kişiye halk sahip çıkmış kendinden bilip adaleti sağlayan kahraman olarak kabul etmiştir. Cezaevinden kaçarken de kasabada saklanırken de müdüre suikast düzenlerken de ona destek olurlar.

Şevket Bulut’un bir tercihi onu aynı konuya odaklanan edebiyatçılardan ayırır. Öykülerinde umudu diri tutacak kişilere mutlaka yer verir. Değerlerine bağlı, helal haram muhasebesi yapan, zorda kalana yardım eli uzatıp gerekirse bedel ödeyen tiplerdir bunlar. Ocaktaki üzeri külle örtülmüş közü yeniden harlı bir ateşe dönüştürecek ilk adımları böylece atar. Kuyucu Memik elde ettiği haksız kazancı iade edecek kadar vicdan muhasebesi yapar. Karakoldaki bekçi, Yetim Ahmet’e yardım eder. Hırsızlardan kaçan Erzurumlu İlyas hiç tanımadığı bir eve sığınır, misafir edilir. Evran Ali komşusunun yoğurda su katarak satmasını bir türlü anlayamaz. Helal olmayan bu kazanca dair söyledikleri bağlı bulunduğu değerler dizgesini gösterir. Güley Bacı korkusuzca valinin önüne çıkıp adalet ister. Öykülerin kıyısında yer alan bu kişiler, yaşanan kötü günlerin yıprattığı değerlerin yok olmadığını gösterir. İnsanın olduğu yerde umudun ve imkânın kaybolmayacağını haber verir. 

İnsanlar gibi toplumlar da belli kriz dönemlerinden geçer. Her şeyin alt üst olduğu, değerlerin rafa kaldırıldığı zamanlar yaşar. Zor zamanda bir adım öne çıkmak, güzel olanın bekçiliğini yapmak her kişinin harcı değildir. İyiliğe arka çıkanlar, kadri yağmurda bilinecek bir aba olup onu özenle saklar. Vakti geldiğinde elbet kökü derinlerde gövdesi gümrah bir ağaca dönüşecektir.

Yorum Yapın

İlginizi çekebilir