Tarihe Tanıklığım - II

“Hayatı yaşamak bir kırda dolaşmak değildir. Hayat manzarası, daha çok sarp kayalıklara ve vadilere benzer, aralarındaki kırlar ise çok küçük ve nadirdir, yolun sonunda ise bizi mor bir nehir bekliyor (ölüm), o nehri geçmek gerek.”(1) Ömrünün sonbaharında on dört yıla mahkum edilmiş mütevekkil bir mahkumun ruh halinin tercümanı olan bu sözler Aliya’nın ömrünün kalan kısmında yaşanacaklara projeksiyon tutar. Ne var ki o, henüz kendisini nice çetin sarp kayalıkların beklediğinin ve yaşadıklarının sarp yokuşları tırmanma eğitimi olduğunun farkında değildir. “…en büyük imtihanım hapis yılları olmadı. Tam aksine, asıl imtihanım iktidarda olduğum yıllar oldu. Bundan sekiz sene evvel dışarıdan saldırıya uğrayan ve içeriden parçalanmakta olan küçük bir ülkenin kaderinin sorumluluğunu kısmen üzerime aldığımda, gençliğimde inandığım şeyleri günbegün sınamaya devam ettim… Mensubu olduğum halk, uzun tarihi boyunca hiçbir zaman olmadığı kadar büyük bir yok oluş tehdidi ile karşı karşıyaydı. Bu mücadelenin gerektirdikleriyle adalet ve hukukun gerektirdikleri sürekli olarak çatışma halindeydi.” (2). Özgür yıllarında Aliya, alabildiğine fırtınalı ve kayalıklar dolu bir denizde gemiyi azgın dalgalardan, sert kayalardan korumanın sorumluluğunu omuzlarına almış, var oluş mücadelesinde sık sık ölümle sıtma hatta ölümle bir başka şekilde ölüm arasında tercihe zorlanmış, “taşınacak suyun, kırılacak odun”un ne olduğunun belirsizleştiği günlerin ağırlığını solumuştur. Savaş öncesinde Sırpların mutlak teslimiyet çağrısını ileten ve Avrupa’nın kendilerini korumayacağını, tek çıkış yolunun Sırplara boyun eğmek olduğunu belirten Avrupa Topluluğu’nun Yugoslavya temsilcisi Lord Carrington’a Aliya’nın verdiği cevapta bu belirsizliğe yüklenmiş ağırlığı görürüz: “İki merdiven arasında birden durarak bana sordu: “Peki ne yapmak istiyorsunuz?” “Savaşacağız.” diye cevap verdim. “Nasıl yani, kiminle karşı karşıya olduğunuzu biliyor musunuz?” “Biliyorum.” diye cevap verdim.(3) Bosna liderliği Sırp egemenliğine boyun eğerek köle gibi yaşamaktansa tüm imkânsızlıklara rağmen direnmeyi, savaşmayı gerekirse savaşarak yok olmayı seçmiştir. Bu seçimin aslında Boşnakların iradesini yansıttığını Bosna Hersek ordusunun kurmaylarına verdiği moral seminerinde belirtir: “Garip şeyler oluyor. Diyorlar ki: “Sayın Cumhurbaşkanı, mermimiz yok, yiyeceğimiz yok.” O anda bana “bir çözüm bulun” demelerini bekliyorum. Sonra şu beklenmedik cümle geliyor: “Ama lütfen onlara bir şey vermeyin! Gücümüz yerinde sonuna kadar savaşırız! Neredeyse her seferinde böyle oluyor.” (4)

Kemikler kıracak yüklerin hamalı olmanın en dehşetlisi ise Srebrenitsa’da yaşanan kıyamet günlerinde gerçekleşmiştir. Sırpların Belgrata ulaşmasının en önemli engeli olan bu küçümen bölgenin savaş öncesi nüfusu on bin civarındayken zulümden kaçan insanların sığınmasıyla altmış bine ulaşmıştır. Zemheri günlerinde açlık, susuzluk ve ölüm kol gezmektedir. “Yemek yok ve insanlar birbirlerinden dileniyorlar. Akciğer iltihabı ve yetersiz beslenme sebebiyle her gün 20-30 kişi ölüyor.”(5) Kuşatma altındaki şehre gelen yardım konvoylarının geçişine izin vermeyen Çetnikler ara ara yardımların içindeki yiyecek ve içecekleri zehirlerler ve zehirli haliyle içeriye girmesine müsaade ederler. Şehir bir yandan bombalanırken, bir yandan da keskin nişancılar tarafından sokağa çıkıp açık hedef haline gelenler genç yaşlı, kadın erkek ayrımı yapılmaksızın öldürülür. Bosna Hersek ordusunun Srebrenitsa’daki askerleri bölgenin güvenli bölge ilan edilmesi sebebiyle silahsızlandırılmış, tüm ağır silahlar toplanmıştır. Tek koruma BM Güvenlik Konseyi’nin güvenli bölgelere ilişkin verdiği koruma garantisidir. Ahval böyleyken BM Güvenlik Konseyi tarafından konulan silah ambargosunun kaldırılması meselesi Bosnalı taraflarca gündeme taşınır. Verilen cevap hep aynıdır, ambargo kalkarsa BM Koruma Gücü geri çekilecektir. Koruma Gücünün geri çekilmesi halinde ise aralarında Srebrenitsa’nın da bulunduğu üç bölgenin çaresiz kalacağı açıktır. Srebrenitsa çevresindeki kuşatmanın yarılması için yapılan planlar da bölgenin BM’nin resmi olarak askerden arındırılmış ve koruma altında bölge olması durumuyla ters düşer; zira böylesi bir operasyonunun BM güçlerinin çekilme mazereti olarak kullanılacağı ve sivil halkı tepeden tırnağa silahlı Çetnikler karşısında savunmasız bırakacağı aşikârdır. Bu endişelerle ambargonun kalkması yönündeki talepler altı ay ertelenir. Buna rağmen BM tarafından güvenli bölge ilan edilen ve Birleşmiş Milletler Koruma Gücü’nün koruması altında bulunan şehre Sırplar nihai saldırıya girişirler, şehir düşer ve katliam başlar. Dört gün gibi kısa bir sürede Srebrenitsa'da yaşları 12 ile 60 arasında değişen 8.000’den fazla Müslüman-Boşnak erkeği katledilir.  Cesetler tanınamasın diye parçalanarak toplu mezarlara gömülür. 

Katliamın asla unutturulmaması gereken iki temel noktasından biri; BM Koruma gücü olarak görev yapan Hollandalı askerlerin kendilerine sığınan Boşnakları öldürülmek üzere Sırplara teslim etmeleridir. Poçatari kampından Hollandalı askerlerce silah zoruyla çıkarılarak Çetnik çetelerin ellerine verilen Boşnaklara kendi mezarları kazdırılmış ve birçoğu mezarların başında öldürülmüştür. Daha sonraki yıllarda Hollandalı generallerin katliam devam ederken Sırp generallerle birlikte yemek yediklerinin, içki kadehi tokuşturduklarının ve sohbet ettiği kasetlerin görüntülerinin basına yansıması Hollandalıların bu katliamın bizzat içinde olduklarını göstermiştir.(6) Diğer nokta ise uluslararası toplumun katliamın habercisi olan gelişmelere rağmen hava saldırısı düzenlemeyi reddetmeleridir. Bu gelişmelerin en çarpıcı olanı yedi temmuzda Sırpların Srebrenitsa’da Hollanda birliğindeki elli beş askeri rehin almalarıdır. Aliya dokuz temmuzda dönemin ABD Başkanı Clinton’a mektup yazarak “Kuşatılmış bölgedeki BM Koruma Gücü askerlerinin sayılarının az ve şehri korumaya ne gönülleri ne de buna yetecek kabiliyetleri bulunmadığını, şehirdeki altmış bin sivilin ölümcül bir tehditle karşı karşıya olduğunu”(7) belirtir. Aliya’nın tüm bu çağrıları cevapsız kalır. Anlaşılan odur ki Çetnikler kendilerine saldırı düzenlenmeyeceği hususunda kapalı kapılar ardında teminat alarak soykırımı gerçekleştirmişlerdir.  

Aliya içinde bulunulan durumun müşkilini “Onlar orada etrafları sarılı halde, bizler de burada etrafımız sarılı haldeydik.”(8) cümleleriyle anlatmıştır. Olandan derin keder duymak, yapılabilecek her şeyi yapmak ve buna rağmen tüm çarelerin çaresizlikte kaybolması… Evet hepsi bu tek cümlenin içine sığdırılmıştır. Bu cümle, Mekke’de iman edenlere işkencelerin başladığı o günlerde bilhassa Yasir ailesinin çektiklerine şahit olan Efendimiz’in (S.A.V) acıdan sarsılan göğsü ve dudaklarından dökülen o kelimelerin bir başka şekilde dile gelmesidir: “Sabredin ey Yasir ailesi, size müjdeler olsun! Sizin mükâfatınız cennettir.”

Yıkım büyüktür, acı dayanılmazdır, yaraların en onulmaz olanının adı Srebrenitsa’dır ama tüm bu acılar Bosna’nın direncini, mücadele azmini kıramayacak ve savaşı sona erdirecek müzakere süreçleri başlayacaktır. Aliya askeri açıdan kayda değer şekilde zayıf olan tarafın müzakerecisidir. “Müzakereler şantaj şartları altında ve Bosna’nın başı üstünde bekleyen bir kılıçla yürütüldü. Kendisinden kat kat güçlü ve çok daha iyi donatılmış bir düşman tarafından saldırıya uğramış olan halk, ağır bir ızdıraba maruz bırakılmıştı. Teklif edilen barış şartları ise sadece benim prensiplerime değil en temel adalet ölçülerine dahi aykırıydı. Bu türden bir barışı kabul etmek zor olurdu fakat savaşın devam edeceği mesajıyla eve dönmek daha zor olacaktı. Ağır bir ikilemde kalmıştım ve çarmıha gerilmiş gibi hissediyordum.” (9)  Taraflar arasında çok defa çözümsüz kalan uzun müzakereler sırasında taraflar çok kere anlaşmamak üzere masadan kalksa da en nihayetinde tarihe Dayton adıyla geçecek anlaşma imzalanır. Anlaşmanın temelinde yeni bir ölüm ve yıkım spirali yaratma tehdidi içeren savaşı durdurmak ve uluslararası bir tanınırlığı olan ve bütünlüğünü koruyan bir Bosna Hersek’in varlığını korumayı güvence altına almak yatmaktadır. Antlaşmayla zor bir dönem bitse de Bosna Hersek bir başka zorlu döneme giriş yapmaktadır. Dayton’dan 20 ay önce yaptığı konuşmasında savaş sonrasında her şeyin çok zor olacağını, savaştan on binlerce yaralı ve sakat insanla çıkacaklarını, bakıma muhtaç çok sayıda aile ve yetim olacağını, bu yüzden asla hayale kapılınmaması gerektiğini belirten Bilge Kral, savaş sonrasında bu öngörülerinin ne kadar haklı olduğunu yaşayarak görür. 

1998 yılındaki seçimlerde Bosna halkının %80’inin oyunu alan Aliya yeniden seçilse de artık eski sağlığı kalmamıştır ve yorgundur. 2 Haziran 2000 tarihinde Cuma namazı dönüşünde kararını verir. 6 Haziran'da çıktığı ana haber bülteninde sağlık sebebiyle görevinden ayrıldığını söyler. “Biri gençliğimde biri de ihtiyarlığımda iki büyük savaş ve bunların arasında iki uzun mahkûmiyet yaşamıştım. Bir hayat için bunlar yeterli değil miydi? (11) 11 Ekim’de veda konuşması yaptığı orduevi, çocukluğunun sekiz yılını ve gençliğinin ilk bölümünü geçirdiği sokağın yanı başındadır. Hatıralar gözünde canlanır, gençliğine, çocukluğuna gider: “İlk bakışlar, ilk aşk, adalet ve adaletsizlik hakkında ateşli tartışmalar ve yeni ve daha iyi bir dünya kurmakla ilgili aynı zamanda hem heyecan verici hem de beyhude konuşmalar. Bir anlığına gençliğime, tüm bu güzel illüzyonlarla dolu gençliğime döndüm. Ardından hayat geldi ve bu güzel illüzyonların hepsini rüzgâr gibi bir bir dağıttı. Mutluluk dediğimiz şey bazen hayatımızın ve mevcut şartların, biyografimizin ve geçmişimizin, şahsi emellerimizin ve tarihin akışının uyumlu olmasıdır. Eğer her şeye bu şekilde bakarsam, o halde mutlu olmak için çok erken doğduğumu söyleyebilirim. Bana bir kez daha yaşama şansı verilse redderdim. Fakat yeniden doğmak zorunda olsaydım, o halde kendi hayatımı tercih ederdim.” (12)

Tarihin belirli kırılma anları kimi zaman belli insanların misyonlarını unutulmaz kılar. Aliya da  1991-1992 döneminde Bosna Hersek’in Büyük Sırbistan’ın bir vilayetine dönüşmesine engel olarak bu unutulmazlar arasına girmiş liderlerdendir. Bugün Bosna Hersek diye bir devlet varsa, bugün Bosna diye bir halk varsa bunda Aliya’nın emeğinin, yol göstericiliğinin ve fedakârlığının payı çok büyüktür. 

Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan
artık bu yaşa erdirdin beni, anladım
gençken almadın canımı, bilmedim
demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
çiğ tanesi sanmak ne cüret, gözyaşıymış
insanın insana raptolduğu cevher.

Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?

Aliya, taşınacak suyun kırılacak odunun ne olduğu kendisine gösterilerek bu dünyadan ayrılmış kurnası tertemiz olan bir çeşmeydi.  O tohumunu yüreğinden düşürdü ve yaşamıyla niçin gençlikte canının alınmadığının hikmetini mü’min gönüllere belletti.

*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.

Dipnot:
1. Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım, Ketebe Yayınları, 3. Baskı İstanbul, 2023., s. 63
2. Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Ketebe Yayınları, 3. Baskı İstanbul, 2023., s. 490
3. A.g.e., s. 310
4. A.g.e., s. 311
5. A.g.e., s. 288
6. Ali Dikici, “Bosna Savaşında Bir İhanetin Öyküsü, Srebrenica Katliamı”. Karadeniz Araştırmaları Dergisi, s. 142
7. İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, s. 292
8. A.g.e., s. 292
9. A.g.e., s. 359
10. A.g.e., s. 420
11. A.g.e., s. 550
12. A.g.e., s. 556

Yorum Yapın

İlginizi çekebilir