‘‘Dünyayı kan gölüne çeviren vampirler ordusunun, tertemiz
Anadolu topraklarını kirletmelerini istemiyoruz.!’’
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya siyasetini belirleyen en önemli çatışma hattı, kapitalist Batı ile sosyalist Doğu arasındaki Soğuk Savaş oldu. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte NATO, varlık gerekçesini yeniden tanımlama yoluna gitti. Varşova paktının dağılması ve komünizm tehdidinin ortadan kalkması, ittifakın güvenlik stratejilerinde büyük bir boşluk doğurdu. Bu boşluk, kısa sürede “İslam ve İslam dünyası” üzerinden yeniden tanımlandı. Böylece NATO, yalnızca askeri bir güvenlik örgütü olarak değil, aynı zamanda küresel ekonomik çıkarların ve siyasi müdahalelerin meşruiyetini sağlayan bir araç haline geldi.
Resmi söylemde “barış” ve “insanlık adına güvenlik” vurgusu öne çıkarılırken, sahadaki uygulamalar çoğu kez askeri işgaller, siyasi parçalanmalar ve kaynak sömürüsüyle sonuçlandı. Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Afrika’nın derinliklerine uzanan müdahaleler, NATO’nun yeni tehdit tanımının pratikte nasıl bir yıkım ve sömürü düzenine dönüştüğünü gösterdi. Bu süreç, yalnızca bölgesel dengeleri değil, küresel adalet ve egemenlik kavramlarını da köklü biçimde aşındırdı. Bugün NATO’nun resmi söylemi ile sahadaki gerçeklik arasındaki uçurum, artık gizlenemez bir görünürlük kazanmış durumda. İttifakın geleceği, bu çelişkiyi tartışabilme cesaretine bağlıdır. NATO, gerçekten “insanlık adına” mı hareket ediyor, yoksa emperyal güçlerin çıkarlarını koruyan bir mekanizma olarak mı yoluna devam ediyor? Bunu anlamak için yapılan askeri müdahaleler ve ülkelerin egemenliklerine dönük ihlallere bir göz atmak yeterli olacaktır.
Afganistan (2001–2021): “Terörle mücadele” gerekçesiyle işgal edilen ülke, yirmi yıl boyunca altyapısı ve toplumsal yapısı açısından yıkıma uğradı. Taliban tarafından yenilgiye uğratılarak barışa zorlanan ABD ve NATO, geride yüzbinlerce şehit, milyonlarca yaralı, enkaza çevrilmiş ve yüz yıl boyunca kendisine gelemeyecek bir ülke yaşama dair umutlarını yitiren milyonlarca insan bıraktı.
Irak (2003): Kitle imha silahları bahanesiyle gerçekleştirilen işgal, yüzbinlerce sivilin ölümüne ve ülkenin parçalanmasına yol açtı. Irak’ın petrol kaynakları Batılı şirketlerin kontrolüne geçti. Irak’ta dinmeyen bir iç savaş “İslamın, İslam’la savaşını” geriye bıraktı.
Libya: NATO ve müttefiklerinin doğrudan ya da dolaylı müdahaleleri, devlet yapılarını çökertti, milyonlarca insanı mülteci haline getirdi. Ve gün yüzü görmemiş yeraltı ve enerji kaynaklarını Fransızlar başta olmak üzere diğer emperyal güçlere peşkeş çekerek iç savaş ve çatışma bıraktılar.
Afrika ve Ortadoğu: Drone saldırıları ve özel operasyonlar, “terörle mücadele” adı altında yürütüldü. Somali, Yemen ve Sahel bölgesinde sivillerin ölümü ve egemenlik ihlalleri bu operasyonların sonuçları oldu.
Bir de ülkelerin yeraltı ve yer üstü kaynaklarının sömürülmesi adına yaptıklarını göz ardı etmek mümkün değil. Petrol, doğalgaz ve madenler, müdahalelerin görünmeyen amacıdır. Irak’ın petrolü, Libya’nın enerji kaynakları ve Afrika’daki madenler Batılı şirketlerin kontrolüne geçerken yerel halk yoksullaştırıldı. NATO’nun “güvenlik” söylemi, pratikte küresel kapitalizmin ihtiyaçlarını karşılayan bir araç haline geldi. NATO’nun kuruluşu sürecinde iyi niyetlerle(!) yola çıkılmış olduğu varsayılsa da diğer kurumlar gibi NATO da ABD’ nin yaptıklarına üç maymunu oynamaya devam etmektedir. Şüphesiz NATO’nun en güçlü üyesi olan ABD, ittifakın yönelimlerini belirleyen aktördür. NATO’nun askeri kapasitesinin büyük kısmı ABD tarafından sağlandığı için, stratejik kararlar Washington’un çıkarları doğrultusunda şekillenir. Bu durum, NATO’nun resmi söylemini “barış ve güvenlik” üzerine kursa da sahadaki uygulamaların çoğu kez ABD’nin küresel politikalarının uzantısı haline gelmesine yol açar. Bu bağlamda son birkaç yılda yaşanılanlara göz atmak yeterli olacaktır.
Filistin: ABD’nin İsrail’e verdiği destek, Gazze’de insanlık tarihinin en büyük soykırımına dönüştü. NATO ise bunu gündeme almadı.
İran: ABD’nin yaptırımları ve operasyonları binlerce sivilin hayattan kopmasına neden oldu. İsrail’in fütursuzca terör yapmasına göz yumdu, koruma sağladı, askeri ve ekonomik desteği sınırsız bir şekilde vermeye devam etti. NATO, bu politikaları destekleyen güvenlik söylemleri üretti.
Lübnan: İsrail mazlum ve masum Lübnan halkını havadan ve karadan vurarak ülkeyi işgal etti. Ayrıca Lübnan, Suriye, Filistin ve İran’da yeni ve insanlık dışı silah ve ne olduğu bilinmeyen mühimmatı denedi. NATO bunları gündemine dahi almadı ve bunları destekledi.
Venezuela: ABD’nin ekonomik yaptırımları ve kaynaklara yönelik baskısı, NATO gündeminde hiç yer bulmadı.
Bu örnekler, NATO’nun “insanlık adına” söyleminin emperyal güçlerin çıkarlarını örtmekten öteye geçmediğini gösteriyor.
Türkiye ve 15 Temmuz Sonrası Güven Krizi
15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi, Türkiye’nin NATO’ya bakışını köklü biçimde değiştirdi.
ABD’nin FETÖ liderini iade etmemesi, İncirlik Üssü’ndeki hareketlilik ve darbeci askerlerin NATO görevleriyle bağlantısı, Türkiye’de NATO’ya karşı ciddi bir güvensizlik yarattı. Bu kriz, Türkiye’nin NATO içindeki rolünü sorgulamasına ve alternatif güvenlik arayışlarını gündeme almasına yol açtı. Rusya ile S-400 anlaşması ve Şanghay İş Birliği Örgütü gibi seçenekler, bu güven krizinin somut yansımalarıdır.
Ankara’da yapılacak NATO zirvesi, bu güven krizinin gölgesinde gerçekleşecek. Zirvenin resmî gündemi; savunma harcamaları, Ukrayna’ya destek ve Ortadoğu politikaları olsa da Türkiye açısından asıl mesele NATO’nun ABD’nin politikalarını sorgulayıp sorgulamayacağıdır. Eğer NATO, ABD’nin İsrail’e verdiği destekten doğan Filistin trajedisini, İran’a yönelik yaptırımların insani sonuçlarını, Venezuela ve neredeyse tüm dünyadaki zulmü, katliamları ve kaynak sömürüsünü gündeme almazsa Türkiye’deki güven krizi daha da derinleşecektir.
Sonuç olarak, NATO’nun ve Batı medeniyetinin kurduğu kurumların resmî söylemi barış ve insan hakları üzerine kurulmuş görünse de sahadaki gerçeklik çoğu kez yıkım, sömürü ve adaletsizlik olarak tecelli etmiştir. Bugün Birleşmiş Milletler’den Avrupa Konseyi’ne, AİHM’den UNESCO’ya ve Uluslararası Adalet Divanı’na kadar bütün bu yapılar, insanlık ailesi için değil, Batı’nın ve özellikle İsrail’in çıkarları için işleyen mekanizmalar haline gelmiştir. Filistin ve Gazze’de tarihin gördüğü en büyük soykırıma sessiz kalmaları, bu kurumların ahlaki ve insani meşruiyetini tamamen ortadan kaldırmıştır. Artık dünya, “Hans yaparsa haklı, Hasan yaparsa haksız” anlayışına mahkûm edilmiştir.
Bu tablo karşısında insanlığın yeni bir kurumsal inşaya ihtiyacı vardır. Müslümanların öncülüğünde, tevhid, adalet, ihsan ve merhamet ilkeleri üzerine kurulu, mazlumların sesi, kaynakların adil paylaşımının güvencesi ve insan onurunun koruyucusu olacak kurumların doğması bir tercih değil, bir zorunluluktur. Bu çağrı, yalnızca Müslüman dünyaya değil, bütün insanlığa yöneliktir. Gelin, bu emperyal çıkarların gölgesinde işleyen bu çürümüş düzeni terk edelim ve insanlığın ortak vicdanını yeniden kuracak bir merhamet medeniyetini birlikte inşa edelim. Çünkü gelecek, ancak hakikatin ve merhametin üzerine bina edilirse sahici bir umut taşıyacaktır.