Ertuğrul Taşlı: Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının en büyük başarısı, bu topraklarda İslam'ın kamusal hafızasını canlı tutmuş olmasıdır. Başlıklı yazımızı dinliyorsunuz. İşte yazımız;
1. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı hangi tarihsel kırılmalar ve siyasal tecrübeler içinde şekillenmiştir? Yeni kurulan laik ulus-devletin İslamcılara yönelik baskı ve denetim politikalarının (Takrir-i Sükûn, İstiklal Mahkemeleri, sürgünler) arkasındaki ideolojik ve güvenlik temelli saikler nelerdir?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığını anlamak için meseleyi yalnızca Cumhuriyet'in ilanından başlatmak doğru değildir. Çünkü hiçbir tarihî hareket, ortaya çıktığı tarihten ibaret değildir. Her hareket, kendisinden önce yaşanan fikrî, siyasî ve toplumsal değişimlerin bir sonucudur. Bu bakımdan Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı da Osmanlı'nın son iki yüzyılında yaşanan çözülme sürecinin devamı olarak okunmalıdır.
Yaşanan kriz sadece bir devletin yıkılması değil; ümmetin siyasî, fikrî ve medeniyet iddiasının, bütünlüğünün parçalanmasıdır. Tanzimat'la başlayan Batı merkezli modernleşme arayışları, başlangıçta devletin askerî ve idari yapısını güçlendirme amacı taşısa da zamanla hukuk, eğitim, siyaset ve toplum anlayışını da dönüştürdü. Böylece İslam'ın hayatı kuşatan kurucu referans olma vasfı zayıflarken, modern devlet aklı ve seküler siyaset anlayışı giderek belirleyici hâle geldi.
Bu dönüşümün en önemli kırılma noktalarından biri, şüphesiz hilafetin kaldırılmasıdır. Hilafet meselesi, yalnızca tarihî bir kurumun sona ermesi olarak değerlendirilemez. Hilafet, bütün tarihî uygulamalarından bağımsız olarak, ümmetin siyasal birliğini ve ortak aidiyetini temsil eden bir semboldü.
Yeni rejim, yalnızca Osmanlı'dan farklı bir yönetim modeli kurmayı değil; meşruiyetini dinî referansların dışından, ulusal egemenlik ve modern hukuk anlayışından, seküler yaşam biçiminden alan yeni bir siyasal düzen inşa etmeyi ve yeni bir insan-toplum tasavvur etmeyi amaçlıyordu. Cumhuriyet'in ilk yıllarında yürürlüğe konulan politikalar sadece kurumsal değişiklikler üretmedi; aynı zamanda dinin toplumsal hayattaki konumunu yeniden tanımladı. İslam, toplumun hukukunu, siyasetini ve kamusal düzenini belirleyen kurucu bir ilke olmaktan çıkarılarak daha çok bireysel vicdan ve ibadet alanına çekilmeye çalışıldı. Bu sebeple Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı, başlangıçta yeni bir siyasal proje geliştirmekten ziyade, İslam'ın toplumsal varlığını koruma refleksiyle şekillendi.
Bu çerçevede Takrir-i Sükûn Kanunu, İstiklal Mahkemeleri ve sürgün politikaları gibi uygulamaların yalnızca güvenlik tedbiri olarak açıklanması kanaatimce doğru değildir. Tedbirlerin kapsamı, meselenin yalnızca güvenlikle sınırlı olmadığını göstermektedir. Medreselerin kapatılması, dinî eğitim kurumlarının tasfiyesi, tekke ve zaviyelerin ilgası, dinî yayınların sıkı denetime alınması ve İslami düşüncenin kamusal alandaki etkisinin sınırlandırılması, yeni rejimin laik ulus-devlet paradigmasını kurumsallaştırma iradesinin tezahürü olarak okunmalıdır. Bu anlamda baskı politikalarının motivasyonu güvenlik temelli değil, ideolojikti.
2. Milli Mücadele yıllarında İslamcı kadrolar ile Ankara Hükümeti arasında kurulan ilişki nasıl bir mahiyet taşımaktadır? Bu ilişki, samimi bir hedef birlikteliğine mi dayanıyordu yoksa ortak düşmana karşı kurulan geçici pragmatik bir ittifak mıydı? 1923 sonrası hızla çözülmesinin temel nedenleri nelerdir?
Milli Mücadele emperyalist işgale karşı verilmiş meşru bir direniştir. Dolayısıyla Anadolu'nun işgal edildiği bir dönemde Müslüman halkın, ulemanın, medrese çevrelerinin ve dönemin İslamcılarının önemli bir bölümü işgale karşı direnişi dinî bir sorumluluk olarak görmüştür. Bu tavır sadece vatan savunmasına değil, İslam beldelerinin korunmasına ilişkin bir bilinçten de besleniyordu. Camilerde okunan hutbeler, yayımlanan fetvalar ve halkın seferber edilmesi dinî meşruiyetin Milli Mücadele'nin en önemli toplumsal dayanaklarından biri olduğunu göstermektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Farklı düşünce çevreleri ile verilen ortak mücadele, her zaman ortak gelecek tasavvuru anlamına gelmez. Gelmediğini kurulan Cumhuriyet sonrası Müslümanların karşı karşıya kaldığı uygulamalar göstermiştir.
Milli Mücadele'nin en önemli özelliği, farklı dünya görüşlerine sahip aktörlerin ortak bir tehdide karşı aynı safta yer almış olmalarıdır. İşgale karşı direniş ve işgalin sona erdirilmesi konusunda geniş bir mutabakat vardı; fakat işgal sonrasında nasıl bir devlet kurulacağı konusunda aynı açıklıkta bir mutabakat bulunduğunu söylemek güçtür.
İslamcı kadroların önemli bir kısmı, bağımsızlığın ardından İslam'ın kamusal hayattaki kurucu rolünün devam edeceğini, hilafetin ve ümmet fikrinin korunacağını düşünüyordu. Buna karşılık Cumhuriyet'i kuran kadrolar arasında genel yaklaşım, egemenliğini ulusal iradeden alan, merkeziyetçi ve laik bir ulus-devlet inşa etme yönündeydi. Bu iki yaklaşım, savaş yıllarında açık bir çatışmaya dönüşmedi; çünkü öncelikli mesele işgalin sona erdirilmesiydi. Fakat savaşın kazanılmasıyla birlikte ertelenen temel soru yeniden gündeme geldi: Bu topraklarda hangi medeniyet tasavvuruna dayalı bir siyasal düzen kurulacaktır? Medeniyet tasavvurlarının ayrışması demek daha isabetlidir. Çünkü tarihi süreçler, çoğu zaman tek bir kırılma anıyla değil, farklı yönelimlerin zaman içinde belirginleşmesiyle şekillenir. Cumhuriyet'in ilanı, hilafetin kaldırılması ve ardından gelen reformlar bu farklı tasavvurun kurumsallaşmış halidir.
Mücadelelerin gerçek mahiyeti, hangi düşmana karşı verildiği kadar hangi hedef için yürütüldüğüyle de belirlenir. Kerim Kitabımızda Mekke dönemi incelendiğinde görülür ki, Resûlullah'ın (sav) mücadelesi yalnızca müşrik otoriteye karşı değildir. Aynı zamanda vahyin inşa edeceği yeni hayatın temellerini oluşturmaya yöneliktir. Bu sebeple Mekke'de iman edenler sadece zulme karşı direnmemiş, aynı zamanda yeni bir ümmetin ahlakını, bilincini ve şahsiyetini inşa etmişlerdir.Bu durum modern dönem hareketler için de belirleyicidir. Bir hareket yalnızca ortak düşmana karşı birleşmekle yetinirse, ortak hedef konusunda yeterli açıklık oluşturamazsa, zafer sonrasında kaçınılmaz olarak yeni ayrışmalar yaşanır. Milli Mücadele tecrübesi de bu açıdan önemli dersler içermektedir.
1923 sonrasında yaşanan çözülmenin temel sebebi, yalnızca siyasi tercihlerin değişmesi değildir. Asıl mesele, devletin meşruiyet kaynağına ilişkin farklı anlayışların görünür hale gelmesidir. Bir tarafta İslam'ın toplum hayatındaki belirleyiciliğini sürdürmesini isteyenler, diğer tarafta dini bireysel vicdan alanına çekerek modern ulus-devletin kurucu ilkelerini hâkim kılmayı amaçlayan bir yaklaşım bulunuyordu. Bu farklılık, zamanla güven krizini de beraberinde getirdi.
Devlet açısından dinî hareketlerin bağımsız toplumsal güç üretme potansiyeli yeni rejim için risk olarak görülmeye başlandı. İslamcı çevreler açısından ise Cumhuriyet'in ilk yıllarında yapılan düzenlemeler, Milli Mücadele sırasında oluşan beklentilerin karşılanmadığı yönünde güçlü bir kanaatin oluşmasına yol açtı. Böylece savaş yıllarındaki iş birliği yerini karşılıklı mesafeye/çatışmaya bıraktı. Bu yönüyle bakıldığında Milli Mücadele yıllarında İslamcı çevrelerin önemli fedakarlıkları bulunmakla birlikte, savaş sonrasında ortaya çıkacak yeni düzenin fikrî ve kurumsal çerçevesine ilişkin ortak ve güçlü bir hazırlık içinde olduklarını söylemek zordur. İslami hareketler, şartların zorlamasıyla oluşan geçici birliktelikleri, ilkeler etrafında inşa edilmiş kalıcı birlikteliklerle karıştırmamalıdır. Ortak tehditler geçicidir; ancak tevhid, adalet ve ümmet ekseninde oluşan birliktelikler kalıcıdır. Bu sebeple bir hareketin başarısı, sadece birlikte mücadele ettiği aktörlerle değil, mücadele sonunda hangi medeniyet tasavvurunu hayata geçirebildiğiyle ölçülmelidir. Durum bugün için de aynıdır.
3. Cumhuriyet rejiminin dini yeniden tanımlama ve kontrol altına alma politikaları (Diyanet'in kuruluşu, Türkçe ezan, Türkçe tefsir, dinde reform tartışmaları), İslamcı düşünceyi nasıl etkilemiştir? İslamcı ulema ve aydınlar bu sürece direnç mi göstermiş, yoksa kısmi uyum ve içe çekilme stratejileri mi geliştirmiştir?
Cumhuriyet'in ilk yıllarında din alanında gerçekleştirilen düzenlemeleri doğru değerlendirebilmek için, bunları birbirinden bağımsız uygulamalar olarak değil, yeni devletin din-toplum ilişkisini yeniden kurma çabasının parçaları olarak ele almak gerekir. Diyanet İşleri Reisliği'nin kurulması, medreselerin kapatılması, din eğitiminin devlet tekeline alınması, Türkçe ezan ve ibadet girişimleri, Kur'an meali ve tefsiri çalışmaları ya da "dinde reform" söylemleri aynı tarihsel bağlam içerisinde değerlendirilmelidir.
Cumhuriyet rejimi dini ortadan kaldırmak yerine dini yeniden tanımlama ve kontrol altına alma yolunu seçti. Çünkü Mustafa Kemal ve Cumhuriyet'in kurucu kadroları dinin toplum üzerindeki etkisini hemen bir çırpıda bütünüyle yok etmenin mümkün olmadığını biliyorlardı. Dinin siyasal, hukuki ve toplumsal hayatı belirleyen kurucu bir referans olmaktan çıkarılarak devletin belirlediği sınırlar içerisinde yaşanan bireysel ve ahlaki bir alan haline getirilmesi hedeflenmiştir. Bu nedenle Cumhuriyet'in din politikalarının özünde en azından ilk dönem için "dini doğrudan ortadan kaldırma" değil, “sekülerleştirme” ve “devletleştirme” süreci vardır.
Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü sekülerleşme yalnızca dinî sembollerin azaltılması değildir. Dinin hayatın bütününü kuşatan belirleyici vasfının ortadan kaldırılmasıdır. Kerim Kitabımızın inşa ettiği hayat tasavvurunda din; ibadetten hukuka, ahlaktan ekonomiye, aileden yönetime kadar bütün alanları kapsayan ilahi bir hidayet rehberidir. Cumhuriyet'in din politikaları ise dini daha çok bireysel vicdan alanına hapsederek onu kamusal düzenin kurucu ilkesi olmaktan uzaklaştırmayı hedeflemiştir.
Türkçe ezan ve Türkçe ibadet tartışmaları da yalnızca dil meselesi değildir. Bu uygulamalar, dinî sembollerin millileştirilmesi ve ulus-devlet kimliğiyle uyumlu hâle getirilmesi arayışının bir parçası olarak değerlendirilmiştir. Aynı şekilde "dinde reform" söylemi de İslam'ın kendi iç dinamiklerinden doğan bir ıslah hareketinden ziyade, modernleşme projesinin ihtiyaçları doğrultusunda dini yeniden yorumlama girişimi olarak ortaya çıkmıştır.
Bununla birlikte, Cumhuriyet Dönemi’ndeki İslamcı ulema ve aydınların bu gelişmelere verdikleri tepkileri tek tip görmek de doğru değildir. Şartlar son derece ağırdı ve herkes aynı yöntemi benimsemedi. Bir kısım alim ve davetçi, doğrudan siyasal çatışmaya girmek yerine iman ve ahlak eğitimini önceleyen bir çizgi izledi. Bu yaklaşımın temel kaygısı, dinî hayatın bütünüyle ortadan kalkmasını engellemek ve yeni nesillerde iman şuurunu muhafaza etmekti.
Başka bazı çevreler ise ilmi faaliyetler, yayıncılık ve fikrî üretim yoluyla İslam düşüncesini canlı tutmaya çalıştılar. Çok partili hayata geçişle birlikte siyasal temsil arayışları da güç kazandı ve dinin kamusal görünürlüğünü artırmaya yönelik girişimler ortaya çıktı.
Mücadele çoğu zaman parçalı yürütüldü. İman eğitimi ile toplumsal değişim, ahlak inşası ile siyasal bilinç, davet ile teşkilatlanma, ilim ile hareket arasında güçlü ve bütüncül bir ilişki kurmak kolay olmadı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda Cumhuriyet'in din politikalarının İslamcı düşünce üzerinde iki önemli etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, dinî kimliği koruma refleksini güçlendirmesidir. İkincisi ise savunma psikolojisinin uzun süre İslamcı düşüncenin ufkunu belirlemesidir.
4. Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmetin sair kısımları ile kurdukları bağ Osmanlı Dönemi İslamcılarından kuvvetli midir? Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının öne çıkan isimleri ve hareketleri olarak kimler zikredilebilir?
Ümmetle bağ derken neyi kastettiğimizi netleştirmemiz gerekir. Çünkü ümmet, yalnızca dünyanın farklı coğrafyalarındaki Müslümanlara karşı duygusal yakınlık hissetmek değildir. Kerim Kitabımızın ortaya koyduğu ümmet anlayışı; aynı akide etrafında birleşen, ortak bir istikamete yürüyen, birbirinin derdiyle hemhâl olan ve Allah'ın dinini yeryüzünde hâkim kılma sorumluluğunu paylaşan adil şahitlerden bir topluluğu ifade eder. Dolayısıyla ümmetle bağ, sadece haberleşme, ziyaret veya dayanışma değil; ortak bir bilinç, ortak bir hedef ve ortak bir hareket ufku demektir. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı Dönemi İslamcılığı ile Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı arasında önemli bir farklılık vardır.
Osmanlı'nın son döneminde İslamcılık, bütün krizlerine rağmen hala ümmet coğrafyasının merkezinde doğmuş bir düşünceydi. İstanbul, Kahire, Şam, Bağdat, Hicaz ve Hint alt kıtası arasında ilmi, fikrî ve siyasi ilişkiler canlıydı. Cemaleddin Afgani'nin, Muhammed Abduh'un, Reşid Rıza'nın veya Mehmet Akif'in düşünce dünyasında ümmet, soyut bir ideal değil, fiilen temas kurulan yaşayan bir gerçeklikti. Hilafet kurumu bütün zaaflarına rağmen bu ilişkinin sembolik çatısını oluşturuyordu.
Cumhuriyet'le birlikte ise bu tarihî zemin büyük ölçüde değişti. Hilafetin kaldırılması, ulus-devlet sınırlarının kesinleşmesi ve Türkiye'nin uzun yıllar içine kapanık bir siyaset izlemesi Türkiye'deki Müslümanların ümmet coğrafyasıyla doğal ilişkilerini önemli ölçüde zayıflattı. Bu nedenle Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde ümmet fikri daha çok hatırlanan bir ideal olarak kaldı; onu besleyecek kurumsal ve toplumsal kanallar ise büyük ölçüde ortadan kalktı. Ancak burada önemli bir hakkı teslim etmek gerekir. Ağır baskı şartlarına rağmen ümmet bilinci tamamen kaybolmamıştır. Özellikle Kur'an merkezli eğitim halkaları, hac ibadeti vesilesiyle kurulan temaslar ve sonraki yıllarda gelişen ilmi faaliyetler sayesinde ümmet fikri yeniden canlanmaya başlamıştır. 1950'lerden itibaren tercüme faaliyetleri, İslam dünyasındaki gelişmeler ve farklı ülkelerdeki İslami hareketlerle kurulan ilişkiler Türkiye'deki Müslümanların ufkunu yeniden genişletmiştir. Bu gelişme son derece kıymetlidir. Çünkü ümmet bilinci, milliyetçiliğin dar sınırlarını aşarak Müslümanların ortak sorumluluğunu yeniden hatırlatmıştır. Filistin, Bosna, Afganistan, Çeçenistan, Arakan veya diğer İslam beldelerinde yaşanan acılar Türkiye'deki Müslümanların sadece siyasi değil, ahlaki ve vicdani sorumluluklarını da yeniden gündeme taşımıştır. Bu bağlamda Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı içinde öne çıkan isim ve hareketleri de kendi tarihsel bağlamları içinde değerlendirmek gerekir.
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı, tek bir kişi, ekol veya hareketle temsil edilemeyecek kadar zengin ve çok katmanlı bir düşünce geleneğine sahiptir. Cumhuriyet'in kuruluşundan günümüze kadar geçen süreçte farklı tarihsel şartlar içerisinde ortaya çıkan İslamcı temsilciler ve hareketler, bir yandan modernleşme, sekülerleşme ve Kemalizm karşısında İslami kimliği ve düşünceyi koruma çabası yürütürken, diğer yandan toplum, devlet ve siyaset tasavvurları bakımından farklı yöntem ve öncelikler geliştirmişlerdir. Bu çerçevede Bediüzzaman Said Nursî'nin iman merkezli ihya yaklaşımı, Necip Fazıl Kısakürek'in Büyük Doğu fikriyatı, Nurettin Topçu'nun ahlak merkezli toplum tasavvuru, Sezai Karakoç'un diriliş düşüncesi, Necmettin Erbakan'ın Milli Görüş hareketi, MTTB ve Akıncılar gibi gençlik hareketleri ile 1980 sonrası gelişen tevhidi uyanış çizgisi, İnsan ve Medeniyet Hareketi, Umran Hareketi, Medeniyet Vakfı, Özgür-Der ve benzeri sivil İslami oluşumlar Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının öne çıkan temsil ve tecrübeleri arasında yer almaktadır. Bununla birlikte bu isim ve hareketlerin aynı tarihsel şartlarda ortaya çıkmadıkları, aynı sorunlara cevap aramadıkları ve Kemalizm, ulus devlet, demokrasi, siyaset, ümmet ve toplumsal değişim gibi temel meselelerde birbirinden farklı yaklaşımlar geliştirdikleri göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı, ortak bir İslami hassasiyeti paylaşan ancak yöntem, öncelik ve strateji bakımından farklılaşan düşünce ve hareketlerin tarihsel bir bütünü olarak değerlendirilmelidir.
5. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının entelektüel kaynakları ve söylemleri zaman içinde nasıl değişmiştir? Bu dönemde İslamcılar kendi müktesebatlarını yetkin bir şekilde oluşturabilmişler midir? 1950'lerden itibaren hız kazanan tercüme faaliyetleri, İhvan, İran Devrimi, Afgan Cihadı gibi küresel gelişmeler Türkiye İslamcılığını nasıl etkilemiştir ve farklı eğilimlerin ortaya çıkmasına yol açmış mıdır? Bilhassa 1960 sonrasında Seyyid Kutub'un ve Mevdudi'nin Türkiyeli Müslümanlar tarafından bu kadar okunmasının sebepleri nelerdir?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığını değerlendirirken en önemli meselelerden biri, onun fikrî kaynaklarının nasıl oluştuğu ve zaman içinde hangi istikametlerde geliştiğidir. Çünkü bir hareketin yönünü belirleyen yalnızca siyasi ya da askerî şartlar değildir; beslendiği ilim, düşünce ve medeniyet havzasıdır.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye'deki Müslümanlar çok ağır bir fikrî kuşatma altında kaldılar. Alimlerin tevkif ve idam edilmesi, Medreselerin kapatılması, ilmi sürekliliğin kesintiye uğraması, Arapça eğitimin zayıflaması ve dinî yayınların sınırlandırılması İslam düşüncesinin kendi tabii üretim kanallarını büyük ölçüde daralttı. Böyle bir ortamda öncelik, yeni fikirler üretmekten önce mevcut dinî mirası korumaya verildi. Bu sebeple ilk dönem İslamcı düşüncesi daha çok muhafaza edici bir karakter taşıdı.
Çok partili hayata geçiş ve nispeten genişleyen fikrî ortam ise yeni bir dönemin kapısını araladı. Özellikle 1950'lerden itibaren Arap dünyası ve Hint alt kıtasındaki eserlerin Türkçe’ye çevrilmesi, Türkiye'deki Müslümanların düşünce dünyasında önemli bir etkileşim ve değişim başlattı. Bu tercümeler yalnızca yeni kitapların okunmasını sağlamadı; aynı zamanda uzun yıllar boyunca konuşulamayan birçok kavramı yeniden gündeme taşıdı.
Bu süreçte en fazla etkili olan isimlerin başında Seyyid Kutub ve Ebu'l A'lâ Mevdudi gelmektedir. Bunun temel sebebi sadece bu iki müellifin güçlü kalemleri değildir. Asıl sebep, onların cevap aradığı sorular ile Türkiye'deki Müslümanların yaşadığı sorunların büyük ölçüde örtüşmesidir.
Seyyid Kutub, modern cahiliye, tevhid, hâkimiyet, Kur'an'ın hayata müdahalesi ve İslami hareketin inşa süreci üzerinde dururken; Mevdudi, İslam'ın bir hayat nizamı olduğu, din-devlet ilişkisi, İslam medeniyeti ve İslami hareketin teşkilatlanması üzerine sistematik analizler ortaya koyuyordu. Türkiye'de uzun yıllar boyunca din, daha çok bireysel ibadet alanına sıkıştırıldığı için bu eserler Müslümanlara İslam'ın yeniden hayatın bütününü kuşatan bir sistem olduğunu hatırlattı.
1979 İran Devrimi de Türkiye'deki İslamcı çevreler üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Devrim, uzun yıllar sonra ilk defa çağdaş bir dönemde İslam adına gerçekleştirilen büyük bir siyasal dönüşüm olarak algılanmış ve birçok Müslümanda umut oluşturmuştur. Bununla birlikte zaman içinde İran tecrübesinin mezhebî, tarihî ve siyasal şartlarının Türkiye'den oldukça farklı olduğu görülmüş; ilk dönemlerdeki heyecan yerini daha eleştirel değerlendirmelere bırakmıştır.
Burada Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının kendi müktesebatını oluşturup oluşturamadığı sorusu önem kazanmaktadır. Kanaatimizce Türkiye'deki Müslümanlar önemli bir düşünce birikimi üretmişlerdir. Tefsir, hadis, fıkıh, kelam, siyaset düşüncesi, edebiyat ve medeniyet tasavvuru alanlarında kıymetli eserler ortaya konmuştur. Özellikle 1970 sonrası/Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı, güçlü bir fikrî uyanış gerçekleştirmiş; ümmet bilincini yeniden canlandırmış; Vahye/ Kur'an ve sahih sünnete dönüş çağrılarını güçlendirmiş; modern ideolojilere karşı önemli eleştiriler geliştirmiştir. Farklı İslami Hareketler, cemaatler, farklı ekoller ve farklı siyasal yaklaşımlar çoğu zaman kendi alanlarında önemli çalışmalar yapmış; bunları ümmet ölçeğinde ortak bir inşa programında buluşturmak için gayret göstermiştir.
Unutulmamalı ki ilim, hareket üretmediği zaman akademik birikime; hareket, ilimden kopunca da reaksiyona dönüşür. Kur'an'ın inşa ettiği model ise ilim ile hareketi, teori ile pratiği-eylemi, ahlak ile siyaseti, davet ile teşkilatlanmayı, fert ile toplumu aynı bütünlük içinde ele alır.
6. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı; milliyetçilik, Batıcılık/Kemalizm ve ulus-devlet paradigmasıyla nasıl bir ilişki kurmuştur? Türk milliyetçiliği, etnik sorunlar (Kürt meselesi), ümmet fikri ve İslam medeniyeti tasavvuru karşısında İslamcıların sunduğu çözüm önerileri yeterli olmuş mudur?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığını anlamanın en önemli anahtarlarından biri, onun modern ideolojiler karşısındaki konumunu doğru tespit etmektir. Çünkü Cumhuriyet yalnızca yeni bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda yeni bir insan, toplum ve devlet tasavvuru inşa etmeyi amaçlayan kapsamlı bir modernleşme projesiydi. Bu proje üç temel sütun üzerinde yükseldi: laiklik, ulus-devlet ve Batı merkezli modernleşme. Bu üç unsur birbirinden bağımsız değildir. Ulus-devlet, laiklik ve modernleşme aynı medeniyet tasavvurunun farklı tezahürleridir. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının temel mücadelesi sadece belirli kanunlarla veya uygulamalarla değil, insanı ve toplumu yeniden tanımlayan bu paradigma ile olmuştur.
Kerim Kitabımızın ortaya koyduğu toplum anlayışında insanların üstünlüğü ırka, dile veya etnik kökene değil, takvaya dayanır. Rabbimiz şöyle buyurur:
"Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır." (Hucurât, 49/13)
Bu ayet, ümmet tasavvurunun temelini oluşturur. Kur'an, kavimleri inkâr etmez; fakat onları mutlak aidiyet ve üstünlük ölçüsü hâline getirmez. İnsanların etnik kimlikleri yaratılışın bir parçasıdır; siyasal ve ahlaki üstünlüğün ölçüsü ise yalnızca takvadır. Bu sebeple, milliyetçilik sadece bir siyasal tercih olarak değil, ümmet bilincini parçalayan modern ideolojik aidiyetlerden biri olmuştur.
Cumhuriyet'in kurucu paradigması, Osmanlı'nın çok katmanlı toplumsal yapısı yerine homojen bir ulus inşa etmeyi hedefledi. Bu doğrultuda ortak din yerine ortak milliyet, ümmet yerine vatandaşlık ve vahyin belirlediği hukuk yerine seküler hukuk esas alındı. Böyle bir zeminde İslamcılar doğal olarak ümmet fikrini savundular ve milliyetçiliğin ayrıştırıcı etkilerine dikkat çektiler.
Cumhuriyet Dönemi İslamcıları milliyetçiliği teorik düzeyde güçlü biçimde eleştirmiş; ümmet fikrini canlı tutmaya çalışmışlardır. Fakat bu eleştiriyi toplumun bütün kesimlerini kuşatan yeni bir toplumsal sözleşmeye ve ortak hareket metodolojisine dönüştürmekte her zaman başarılı olamamışlardır. Ümmet fikri savunulmuş; fakat ümmetin nasıl yeniden inşa edileceği konusunda ortak ve uygulanabilir bir yol haritası yeterince geliştirilememiştir.
İşte bu noktada İslam medeniyeti tasavvuru devreye girmektedir. Medeniyet, sadece geçmişte kurulmuş büyük devletlerin hatırası değildir. Medeniyet; vahyin insanı, toplumu ve kurumları dönüştürmesiyle ortaya çıkan adalet düzenidir. Bu nedenle İslam medeniyetini yeniden inşa etmek, eski siyasi formları tekrar etmek değil; Kerim Kitabımızın ilkeleri doğrultusunda yeni bir toplumsal hayat inşa etmektir.
Ana akım İslamcılar Kemalist ideolojinin seküler ulus devlet anlayışına eklemlenmeyi de zul olarak görmüştür. Zira devleti oluşturan ilkeler Kur'an ve Sünnetin belirlediği tevhid, adalet, ümmet, şura ve takvadır.
Bu çerçevede ulus devlet, mutlak olarak reddedilen bir tarihsel gerçeklikten ziyade, İslam'ın evrensel ümmet tasavvurunu daraltma potansiyeli taşıyan modern bir siyasal form olarak değerlendirilir. Dolayısıyla eleştiri, devletin varlığına değil; egemenliğin kaynağını, kimlik anlayışını ve toplumsal düzeni vahiy yerine seküler ve milliyetçi ilkelere dayandırmasına yönelir.
Peki, Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının sunduğu çözüm önerileri yeterli olmuş mudur? Bu soruya hem "evet" hem "hayır" cevabı vermek gerekir.
"Evet"; çünkü ümmet fikri unutulmamış, milliyetçiliğin mutlaklaştırılmasına itiraz edilmiş, Kemalizmin jakoben baskıcı yönü ortadan kaldırılmış, İslam medeniyeti düşüncesi canlı tutulmuş ve Müslümanların ortak aidiyeti sürekli hatırlatılmıştır. Marufun Egemenliği, Takva Ekseninde Toplumsal Değişim teklifleri teorik ve pratik-eylem anlamında karşılık bulmuştur.
"Hayır"; çünkü bu ilkeler çoğu zaman kapsamlı bir toplumsal değişim programına dönüşememiştir. Ümmet fikri güçlü bir ideal olarak savunulmuş; ancak eğitimden ekonomiye, hukuktan kültüre kadar hayatın bütün alanlarını kapsayan bir medeniyet inşa stratejisi yeterince geliştirilememiştir. Ayrıca milliyetçiliğin ürettiği toplumsal fay hatlarını aşacak müşterek bir hareket dili de her zaman kurulabilmiş değildir.
İslamcılar milliyetçiliğin tüm yaklaşım biçimlerinin, Kemalizmin tüm renklerinin insanın anlam arayışına ve kurtuluşuna cevap veremeyeceği bilincindedir.
7. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasetle ve iktidarla kurduğu ilişki nasıl bir seyir izlemiştir? Milli Nizam–Milli Selamet–Refah Partisi ve AK Parti deneyimleri ışığında, İslamcılığın muhafazakârlaşarak sistemle bütünleştiği mi yoksa dönüştürücü iddiasını koruyabildiği mi söylenebilir; bu çerçevede İslamcılığın bugünü ve geleceği nasıl değerlendirilebilir?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının en önemli tartışma başlıklarından biri, siyaset ve iktidarla kurduğu ilişkidir. Çünkü yaklaşık yüz yıllık tecrübe incelendiğinde görülecektir ki, Türkiye'deki İslami çevreler sadece dinî hayatın korunmasıyla değil, aynı zamanda devlet, toplum ve siyaset arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı sorusuyla da sürekli yüzleşmiştir.
Önce şu temel ayrımı yapmak mümkündür: İslami hareket ile siyasal iktidar aynı şey değildir. Bir hareket, toplumu inşa etmeden devleti dönüştürmeye yöneldiğinde siyaset çoğu zaman hareketin önüne geçer. Buna karşılık vahiy merkezli bir inşa süreci ihmal edilmeden yürütülen siyaset ise adaletin ve marufun toplumsal ölçekte kurumsallaşmasına katkı sağlayabilir.
Cumhuriyet Dönemi’nde bu ilişkinin farklı aşamalardan geçtiğini görüyoruz. İlk dönemde İslami çevreler, ağır baskılar sebebiyle daha çok dinî hayatı koruma mücadelesi verdiler. Siyaset ile de bu çerçevede ilişki kurdular. Çok partili hayata geçişle birlikte siyasetin yeniden açılması, Müslümanlar için yeni imkânlar doğurdu. Özellikle Milli Nizam Partisi, ardından Milli Selamet Partisi ve daha sonra Refah Partisi, İslami duyarlılığı siyasal temsil alanına taşıyan önemli girişimler oldular. Bu hareketler, ekonomik bağımsızlık, ahlaki siyaset, İslam ülkeleriyle iş birliği ve adalet merkezli kalkınma gibi birçok konuda önemli tartışmalar başlattılar.
Bu tecrübelerin değeri küçümsenemez. Çünkü uzun yıllar boyunca kamusal alandan dışlanmış Müslümanların yeniden görünür hale gelmesinde ve siyasal alanda söz söyleme cesareti kazanmasında önemli katkılar sağlamışlardır. Ancak aynı zamanda şu soruyu da sormak gerekir: Siyasal temsil, toplumsal değişim için yeterli olmuş mudur? Kanaatimizce bu sorunun cevabı olumsuzdur. Çünkü siyaset, toplumun sadece bir alanıdır. Eğitim, aile, kültür, ekonomi, hukuk, ahlak ve düşünce alanlarında güçlü bir değişim gerçekleşmeden yalnızca devlet yönetiminde elde edilen başarıların kalıcı bir medeniyet inşasına dönüşmesi oldukça zordur. Tarih boyunca birçok hareketin karşılaştığı temel problem de budur.
AK Parti dönemi bu açıdan ayrıca değerlendirilmelidir. AK Parti, kuruluşundan itibaren kendisini klasik anlamda bir İslamcı parti olarak tanımlamamış; muhafazakâr demokrat kimliği benimsemiştir. İlk yıllarda demokratikleşme, vesayet düzeninin geriletilmesi, dinî özgürlüklerin genişlemesi ve ekonomik istikrar gibi alanlarda önemli değişimler yaşanmıştır. Başörtüsü yasağının kaldırılması, imam hatipler üzerindeki sınırlamaların azaltılması ve dinî hayat üzerindeki birçok kısıtlamanın sona ermesi, Ayasofya’nın Ayasofya-i Kebîr Cami-i Şerîfi hüviyetine kavuşturulması, Türkiyeli Müslümanlar ve toplum açısından tarihî gelişmeler olarak değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte mesele sadece hak ve özgürlüklerin genişlemesi değildir. Toplumun değer dünyası vahiy ekseninde yeniden inşa edilmesidir ki, bu da gerçekleşmemiştir. Son yıllarda Türkiye'de dinî görünürlük artarken, aynı zamanda kapitalizmin şahlanması, tüketim kültürünün yaygınlaşması, bireyciliğin güçlenmesi, ahlaki çözülmeler, ekonomik adalet tartışmaları ve siyasal kutuplaşmanın derinleşmesi gibi yeni problemler de ortaya çıkmıştır. Bu durum bize önemli bir gerçeği göstermektedir: Devlet imkânlarının genişlemesi, tek başına İslami değişimi ve sürekliliği garanti etmez.
İslami hareketin başarısı yalnızca seçim kazanmakla, devlet yönetimine katılmakla veya kamusal görünürlüğün artmasıyla ölçülemez. Esas ölçü, Kerim Kitabımızın inşa ettiği insan modelinin, aile yapısının, ahlak anlayışının, adalet ilkesinin ve ümmet bilincinin toplumda ne ölçüde karşılık bulup bulmadığıdır.
Nihayetinde Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının geldiği noktaya baktığımızda iki farklı eğilim görmek mümkündür. Birinci eğilim, sistem içerisinde elde edilen kazanımları korumaya odaklanan ve giderek muhafazakarlaşan bir çizgidir. Bu yaklaşım, mevcut kurumları dönüştürmekten ziyade onları yönetmeyi öncelemektedir. Bu yönetme, etkileme iletişimi doğurmuş iletişim de git gide sistemle birlikte olarak devletçi bir reflekse bürünmeye yol açmıştır.
İkinci eğilim ise İslam'ın toplumu bütün yönleriyle değiştiren evrensel iddiasını yeniden hatırlatmaya çalışan, ümmet merkezli ve vahiy eksenli bir arayışı temsil etmektedir. Bu anlayışa göre devlet ile sistem aynı şeyler değildir. Devlet laik Kemalist bir zihin ile asıl çizgisinden uzaklaştırılarak seküler bir sisteme/yapıya büründürülmüştür. Devleti kontrolü altına alan bu seküler sistem değiştirilerek devlet de takva ekseninde değişime tabi tutulmalıdır. Bu çizginin İslamcılığın ana damarını oluşturduğu ve sürdürdüğü kanaatindeyim.
Nihayetinde Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının en büyük başarısı, bu topraklarda İslam'ın kamusal hafızasını canlı tutmuş olmasıdır. En büyük eksiği ise bu hafızayı, hayatın bütün alanlarını kuşatan müşterek bir hareket metodolojisine tam anlamıyla dönüştürememesidir.
Laik-Kemalist- Seküler sistemin Müslümanları muhafazakarlaştırma, sisteme entegre ederek yok etme tehdidi ortadan kalkmış değildir. İslamcılar bu tehdide karşı sabitelere tutunarak öncelikler fıkhını yeniden gündeme getirmek kaydı ile geleceğin dünyasını Takva Ekseninde Toplumsal Değişim/ Marufun Egemenliği ekseninde inşa edebilecek bilgi birikim ve tecrübeye sahiptir. Tüm insanlara hayat verecek bir dünya bu teklifin gerçekleşmesi ile hayat bulacaktır.
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.
1. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı hangi tarihsel kırılmalar ve siyasal tecrübeler içinde şekillenmiştir? Yeni kurulan laik ulus-devletin İslamcılara yönelik baskı ve denetim politikalarının (Takrir-i Sükûn, İstiklal Mahkemeleri, sürgünler) arkasındaki ideolojik ve güvenlik temelli saikler nelerdir?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığını anlamak için meseleyi yalnızca Cumhuriyet'in ilanından başlatmak doğru değildir. Çünkü hiçbir tarihî hareket, ortaya çıktığı tarihten ibaret değildir. Her hareket, kendisinden önce yaşanan fikrî, siyasî ve toplumsal değişimlerin bir sonucudur. Bu bakımdan Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı da Osmanlı'nın son iki yüzyılında yaşanan çözülme sürecinin devamı olarak okunmalıdır.
Yaşanan kriz sadece bir devletin yıkılması değil; ümmetin siyasî, fikrî ve medeniyet iddiasının, bütünlüğünün parçalanmasıdır. Tanzimat'la başlayan Batı merkezli modernleşme arayışları, başlangıçta devletin askerî ve idari yapısını güçlendirme amacı taşısa da zamanla hukuk, eğitim, siyaset ve toplum anlayışını da dönüştürdü. Böylece İslam'ın hayatı kuşatan kurucu referans olma vasfı zayıflarken, modern devlet aklı ve seküler siyaset anlayışı giderek belirleyici hâle geldi.
Bu dönüşümün en önemli kırılma noktalarından biri, şüphesiz hilafetin kaldırılmasıdır. Hilafet meselesi, yalnızca tarihî bir kurumun sona ermesi olarak değerlendirilemez. Hilafet, bütün tarihî uygulamalarından bağımsız olarak, ümmetin siyasal birliğini ve ortak aidiyetini temsil eden bir semboldü.
Yeni rejim, yalnızca Osmanlı'dan farklı bir yönetim modeli kurmayı değil; meşruiyetini dinî referansların dışından, ulusal egemenlik ve modern hukuk anlayışından, seküler yaşam biçiminden alan yeni bir siyasal düzen inşa etmeyi ve yeni bir insan-toplum tasavvur etmeyi amaçlıyordu. Cumhuriyet'in ilk yıllarında yürürlüğe konulan politikalar sadece kurumsal değişiklikler üretmedi; aynı zamanda dinin toplumsal hayattaki konumunu yeniden tanımladı. İslam, toplumun hukukunu, siyasetini ve kamusal düzenini belirleyen kurucu bir ilke olmaktan çıkarılarak daha çok bireysel vicdan ve ibadet alanına çekilmeye çalışıldı. Bu sebeple Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı, başlangıçta yeni bir siyasal proje geliştirmekten ziyade, İslam'ın toplumsal varlığını koruma refleksiyle şekillendi.
Bu çerçevede Takrir-i Sükûn Kanunu, İstiklal Mahkemeleri ve sürgün politikaları gibi uygulamaların yalnızca güvenlik tedbiri olarak açıklanması kanaatimce doğru değildir. Tedbirlerin kapsamı, meselenin yalnızca güvenlikle sınırlı olmadığını göstermektedir. Medreselerin kapatılması, dinî eğitim kurumlarının tasfiyesi, tekke ve zaviyelerin ilgası, dinî yayınların sıkı denetime alınması ve İslami düşüncenin kamusal alandaki etkisinin sınırlandırılması, yeni rejimin laik ulus-devlet paradigmasını kurumsallaştırma iradesinin tezahürü olarak okunmalıdır. Bu anlamda baskı politikalarının motivasyonu güvenlik temelli değil, ideolojikti.
2. Milli Mücadele yıllarında İslamcı kadrolar ile Ankara Hükümeti arasında kurulan ilişki nasıl bir mahiyet taşımaktadır? Bu ilişki, samimi bir hedef birlikteliğine mi dayanıyordu yoksa ortak düşmana karşı kurulan geçici pragmatik bir ittifak mıydı? 1923 sonrası hızla çözülmesinin temel nedenleri nelerdir?
Milli Mücadele emperyalist işgale karşı verilmiş meşru bir direniştir. Dolayısıyla Anadolu'nun işgal edildiği bir dönemde Müslüman halkın, ulemanın, medrese çevrelerinin ve dönemin İslamcılarının önemli bir bölümü işgale karşı direnişi dinî bir sorumluluk olarak görmüştür. Bu tavır sadece vatan savunmasına değil, İslam beldelerinin korunmasına ilişkin bir bilinçten de besleniyordu. Camilerde okunan hutbeler, yayımlanan fetvalar ve halkın seferber edilmesi dinî meşruiyetin Milli Mücadele'nin en önemli toplumsal dayanaklarından biri olduğunu göstermektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Farklı düşünce çevreleri ile verilen ortak mücadele, her zaman ortak gelecek tasavvuru anlamına gelmez. Gelmediğini kurulan Cumhuriyet sonrası Müslümanların karşı karşıya kaldığı uygulamalar göstermiştir.
Milli Mücadele'nin en önemli özelliği, farklı dünya görüşlerine sahip aktörlerin ortak bir tehdide karşı aynı safta yer almış olmalarıdır. İşgale karşı direniş ve işgalin sona erdirilmesi konusunda geniş bir mutabakat vardı; fakat işgal sonrasında nasıl bir devlet kurulacağı konusunda aynı açıklıkta bir mutabakat bulunduğunu söylemek güçtür.
İslamcı kadroların önemli bir kısmı, bağımsızlığın ardından İslam'ın kamusal hayattaki kurucu rolünün devam edeceğini, hilafetin ve ümmet fikrinin korunacağını düşünüyordu. Buna karşılık Cumhuriyet'i kuran kadrolar arasında genel yaklaşım, egemenliğini ulusal iradeden alan, merkeziyetçi ve laik bir ulus-devlet inşa etme yönündeydi. Bu iki yaklaşım, savaş yıllarında açık bir çatışmaya dönüşmedi; çünkü öncelikli mesele işgalin sona erdirilmesiydi. Fakat savaşın kazanılmasıyla birlikte ertelenen temel soru yeniden gündeme geldi: Bu topraklarda hangi medeniyet tasavvuruna dayalı bir siyasal düzen kurulacaktır? Medeniyet tasavvurlarının ayrışması demek daha isabetlidir. Çünkü tarihi süreçler, çoğu zaman tek bir kırılma anıyla değil, farklı yönelimlerin zaman içinde belirginleşmesiyle şekillenir. Cumhuriyet'in ilanı, hilafetin kaldırılması ve ardından gelen reformlar bu farklı tasavvurun kurumsallaşmış halidir.
Mücadelelerin gerçek mahiyeti, hangi düşmana karşı verildiği kadar hangi hedef için yürütüldüğüyle de belirlenir. Kerim Kitabımızda Mekke dönemi incelendiğinde görülür ki, Resûlullah'ın (sav) mücadelesi yalnızca müşrik otoriteye karşı değildir. Aynı zamanda vahyin inşa edeceği yeni hayatın temellerini oluşturmaya yöneliktir. Bu sebeple Mekke'de iman edenler sadece zulme karşı direnmemiş, aynı zamanda yeni bir ümmetin ahlakını, bilincini ve şahsiyetini inşa etmişlerdir.Bu durum modern dönem hareketler için de belirleyicidir. Bir hareket yalnızca ortak düşmana karşı birleşmekle yetinirse, ortak hedef konusunda yeterli açıklık oluşturamazsa, zafer sonrasında kaçınılmaz olarak yeni ayrışmalar yaşanır. Milli Mücadele tecrübesi de bu açıdan önemli dersler içermektedir.
1923 sonrasında yaşanan çözülmenin temel sebebi, yalnızca siyasi tercihlerin değişmesi değildir. Asıl mesele, devletin meşruiyet kaynağına ilişkin farklı anlayışların görünür hale gelmesidir. Bir tarafta İslam'ın toplum hayatındaki belirleyiciliğini sürdürmesini isteyenler, diğer tarafta dini bireysel vicdan alanına çekerek modern ulus-devletin kurucu ilkelerini hâkim kılmayı amaçlayan bir yaklaşım bulunuyordu. Bu farklılık, zamanla güven krizini de beraberinde getirdi.
Devlet açısından dinî hareketlerin bağımsız toplumsal güç üretme potansiyeli yeni rejim için risk olarak görülmeye başlandı. İslamcı çevreler açısından ise Cumhuriyet'in ilk yıllarında yapılan düzenlemeler, Milli Mücadele sırasında oluşan beklentilerin karşılanmadığı yönünde güçlü bir kanaatin oluşmasına yol açtı. Böylece savaş yıllarındaki iş birliği yerini karşılıklı mesafeye/çatışmaya bıraktı. Bu yönüyle bakıldığında Milli Mücadele yıllarında İslamcı çevrelerin önemli fedakarlıkları bulunmakla birlikte, savaş sonrasında ortaya çıkacak yeni düzenin fikrî ve kurumsal çerçevesine ilişkin ortak ve güçlü bir hazırlık içinde olduklarını söylemek zordur. İslami hareketler, şartların zorlamasıyla oluşan geçici birliktelikleri, ilkeler etrafında inşa edilmiş kalıcı birlikteliklerle karıştırmamalıdır. Ortak tehditler geçicidir; ancak tevhid, adalet ve ümmet ekseninde oluşan birliktelikler kalıcıdır. Bu sebeple bir hareketin başarısı, sadece birlikte mücadele ettiği aktörlerle değil, mücadele sonunda hangi medeniyet tasavvurunu hayata geçirebildiğiyle ölçülmelidir. Durum bugün için de aynıdır.
3. Cumhuriyet rejiminin dini yeniden tanımlama ve kontrol altına alma politikaları (Diyanet'in kuruluşu, Türkçe ezan, Türkçe tefsir, dinde reform tartışmaları), İslamcı düşünceyi nasıl etkilemiştir? İslamcı ulema ve aydınlar bu sürece direnç mi göstermiş, yoksa kısmi uyum ve içe çekilme stratejileri mi geliştirmiştir?
Cumhuriyet'in ilk yıllarında din alanında gerçekleştirilen düzenlemeleri doğru değerlendirebilmek için, bunları birbirinden bağımsız uygulamalar olarak değil, yeni devletin din-toplum ilişkisini yeniden kurma çabasının parçaları olarak ele almak gerekir. Diyanet İşleri Reisliği'nin kurulması, medreselerin kapatılması, din eğitiminin devlet tekeline alınması, Türkçe ezan ve ibadet girişimleri, Kur'an meali ve tefsiri çalışmaları ya da "dinde reform" söylemleri aynı tarihsel bağlam içerisinde değerlendirilmelidir.
Cumhuriyet rejimi dini ortadan kaldırmak yerine dini yeniden tanımlama ve kontrol altına alma yolunu seçti. Çünkü Mustafa Kemal ve Cumhuriyet'in kurucu kadroları dinin toplum üzerindeki etkisini hemen bir çırpıda bütünüyle yok etmenin mümkün olmadığını biliyorlardı. Dinin siyasal, hukuki ve toplumsal hayatı belirleyen kurucu bir referans olmaktan çıkarılarak devletin belirlediği sınırlar içerisinde yaşanan bireysel ve ahlaki bir alan haline getirilmesi hedeflenmiştir. Bu nedenle Cumhuriyet'in din politikalarının özünde en azından ilk dönem için "dini doğrudan ortadan kaldırma" değil, “sekülerleştirme” ve “devletleştirme” süreci vardır.
Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü sekülerleşme yalnızca dinî sembollerin azaltılması değildir. Dinin hayatın bütününü kuşatan belirleyici vasfının ortadan kaldırılmasıdır. Kerim Kitabımızın inşa ettiği hayat tasavvurunda din; ibadetten hukuka, ahlaktan ekonomiye, aileden yönetime kadar bütün alanları kapsayan ilahi bir hidayet rehberidir. Cumhuriyet'in din politikaları ise dini daha çok bireysel vicdan alanına hapsederek onu kamusal düzenin kurucu ilkesi olmaktan uzaklaştırmayı hedeflemiştir.
Türkçe ezan ve Türkçe ibadet tartışmaları da yalnızca dil meselesi değildir. Bu uygulamalar, dinî sembollerin millileştirilmesi ve ulus-devlet kimliğiyle uyumlu hâle getirilmesi arayışının bir parçası olarak değerlendirilmiştir. Aynı şekilde "dinde reform" söylemi de İslam'ın kendi iç dinamiklerinden doğan bir ıslah hareketinden ziyade, modernleşme projesinin ihtiyaçları doğrultusunda dini yeniden yorumlama girişimi olarak ortaya çıkmıştır.
Bununla birlikte, Cumhuriyet Dönemi’ndeki İslamcı ulema ve aydınların bu gelişmelere verdikleri tepkileri tek tip görmek de doğru değildir. Şartlar son derece ağırdı ve herkes aynı yöntemi benimsemedi. Bir kısım alim ve davetçi, doğrudan siyasal çatışmaya girmek yerine iman ve ahlak eğitimini önceleyen bir çizgi izledi. Bu yaklaşımın temel kaygısı, dinî hayatın bütünüyle ortadan kalkmasını engellemek ve yeni nesillerde iman şuurunu muhafaza etmekti.
Başka bazı çevreler ise ilmi faaliyetler, yayıncılık ve fikrî üretim yoluyla İslam düşüncesini canlı tutmaya çalıştılar. Çok partili hayata geçişle birlikte siyasal temsil arayışları da güç kazandı ve dinin kamusal görünürlüğünü artırmaya yönelik girişimler ortaya çıktı.
Mücadele çoğu zaman parçalı yürütüldü. İman eğitimi ile toplumsal değişim, ahlak inşası ile siyasal bilinç, davet ile teşkilatlanma, ilim ile hareket arasında güçlü ve bütüncül bir ilişki kurmak kolay olmadı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda Cumhuriyet'in din politikalarının İslamcı düşünce üzerinde iki önemli etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, dinî kimliği koruma refleksini güçlendirmesidir. İkincisi ise savunma psikolojisinin uzun süre İslamcı düşüncenin ufkunu belirlemesidir.
4. Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmetin sair kısımları ile kurdukları bağ Osmanlı Dönemi İslamcılarından kuvvetli midir? Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının öne çıkan isimleri ve hareketleri olarak kimler zikredilebilir?
Ümmetle bağ derken neyi kastettiğimizi netleştirmemiz gerekir. Çünkü ümmet, yalnızca dünyanın farklı coğrafyalarındaki Müslümanlara karşı duygusal yakınlık hissetmek değildir. Kerim Kitabımızın ortaya koyduğu ümmet anlayışı; aynı akide etrafında birleşen, ortak bir istikamete yürüyen, birbirinin derdiyle hemhâl olan ve Allah'ın dinini yeryüzünde hâkim kılma sorumluluğunu paylaşan adil şahitlerden bir topluluğu ifade eder. Dolayısıyla ümmetle bağ, sadece haberleşme, ziyaret veya dayanışma değil; ortak bir bilinç, ortak bir hedef ve ortak bir hareket ufku demektir. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı Dönemi İslamcılığı ile Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı arasında önemli bir farklılık vardır.
Osmanlı'nın son döneminde İslamcılık, bütün krizlerine rağmen hala ümmet coğrafyasının merkezinde doğmuş bir düşünceydi. İstanbul, Kahire, Şam, Bağdat, Hicaz ve Hint alt kıtası arasında ilmi, fikrî ve siyasi ilişkiler canlıydı. Cemaleddin Afgani'nin, Muhammed Abduh'un, Reşid Rıza'nın veya Mehmet Akif'in düşünce dünyasında ümmet, soyut bir ideal değil, fiilen temas kurulan yaşayan bir gerçeklikti. Hilafet kurumu bütün zaaflarına rağmen bu ilişkinin sembolik çatısını oluşturuyordu.
Cumhuriyet'le birlikte ise bu tarihî zemin büyük ölçüde değişti. Hilafetin kaldırılması, ulus-devlet sınırlarının kesinleşmesi ve Türkiye'nin uzun yıllar içine kapanık bir siyaset izlemesi Türkiye'deki Müslümanların ümmet coğrafyasıyla doğal ilişkilerini önemli ölçüde zayıflattı. Bu nedenle Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde ümmet fikri daha çok hatırlanan bir ideal olarak kaldı; onu besleyecek kurumsal ve toplumsal kanallar ise büyük ölçüde ortadan kalktı. Ancak burada önemli bir hakkı teslim etmek gerekir. Ağır baskı şartlarına rağmen ümmet bilinci tamamen kaybolmamıştır. Özellikle Kur'an merkezli eğitim halkaları, hac ibadeti vesilesiyle kurulan temaslar ve sonraki yıllarda gelişen ilmi faaliyetler sayesinde ümmet fikri yeniden canlanmaya başlamıştır. 1950'lerden itibaren tercüme faaliyetleri, İslam dünyasındaki gelişmeler ve farklı ülkelerdeki İslami hareketlerle kurulan ilişkiler Türkiye'deki Müslümanların ufkunu yeniden genişletmiştir. Bu gelişme son derece kıymetlidir. Çünkü ümmet bilinci, milliyetçiliğin dar sınırlarını aşarak Müslümanların ortak sorumluluğunu yeniden hatırlatmıştır. Filistin, Bosna, Afganistan, Çeçenistan, Arakan veya diğer İslam beldelerinde yaşanan acılar Türkiye'deki Müslümanların sadece siyasi değil, ahlaki ve vicdani sorumluluklarını da yeniden gündeme taşımıştır. Bu bağlamda Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı içinde öne çıkan isim ve hareketleri de kendi tarihsel bağlamları içinde değerlendirmek gerekir.
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı, tek bir kişi, ekol veya hareketle temsil edilemeyecek kadar zengin ve çok katmanlı bir düşünce geleneğine sahiptir. Cumhuriyet'in kuruluşundan günümüze kadar geçen süreçte farklı tarihsel şartlar içerisinde ortaya çıkan İslamcı temsilciler ve hareketler, bir yandan modernleşme, sekülerleşme ve Kemalizm karşısında İslami kimliği ve düşünceyi koruma çabası yürütürken, diğer yandan toplum, devlet ve siyaset tasavvurları bakımından farklı yöntem ve öncelikler geliştirmişlerdir. Bu çerçevede Bediüzzaman Said Nursî'nin iman merkezli ihya yaklaşımı, Necip Fazıl Kısakürek'in Büyük Doğu fikriyatı, Nurettin Topçu'nun ahlak merkezli toplum tasavvuru, Sezai Karakoç'un diriliş düşüncesi, Necmettin Erbakan'ın Milli Görüş hareketi, MTTB ve Akıncılar gibi gençlik hareketleri ile 1980 sonrası gelişen tevhidi uyanış çizgisi, İnsan ve Medeniyet Hareketi, Umran Hareketi, Medeniyet Vakfı, Özgür-Der ve benzeri sivil İslami oluşumlar Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının öne çıkan temsil ve tecrübeleri arasında yer almaktadır. Bununla birlikte bu isim ve hareketlerin aynı tarihsel şartlarda ortaya çıkmadıkları, aynı sorunlara cevap aramadıkları ve Kemalizm, ulus devlet, demokrasi, siyaset, ümmet ve toplumsal değişim gibi temel meselelerde birbirinden farklı yaklaşımlar geliştirdikleri göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı, ortak bir İslami hassasiyeti paylaşan ancak yöntem, öncelik ve strateji bakımından farklılaşan düşünce ve hareketlerin tarihsel bir bütünü olarak değerlendirilmelidir.
5. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının entelektüel kaynakları ve söylemleri zaman içinde nasıl değişmiştir? Bu dönemde İslamcılar kendi müktesebatlarını yetkin bir şekilde oluşturabilmişler midir? 1950'lerden itibaren hız kazanan tercüme faaliyetleri, İhvan, İran Devrimi, Afgan Cihadı gibi küresel gelişmeler Türkiye İslamcılığını nasıl etkilemiştir ve farklı eğilimlerin ortaya çıkmasına yol açmış mıdır? Bilhassa 1960 sonrasında Seyyid Kutub'un ve Mevdudi'nin Türkiyeli Müslümanlar tarafından bu kadar okunmasının sebepleri nelerdir?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığını değerlendirirken en önemli meselelerden biri, onun fikrî kaynaklarının nasıl oluştuğu ve zaman içinde hangi istikametlerde geliştiğidir. Çünkü bir hareketin yönünü belirleyen yalnızca siyasi ya da askerî şartlar değildir; beslendiği ilim, düşünce ve medeniyet havzasıdır.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye'deki Müslümanlar çok ağır bir fikrî kuşatma altında kaldılar. Alimlerin tevkif ve idam edilmesi, Medreselerin kapatılması, ilmi sürekliliğin kesintiye uğraması, Arapça eğitimin zayıflaması ve dinî yayınların sınırlandırılması İslam düşüncesinin kendi tabii üretim kanallarını büyük ölçüde daralttı. Böyle bir ortamda öncelik, yeni fikirler üretmekten önce mevcut dinî mirası korumaya verildi. Bu sebeple ilk dönem İslamcı düşüncesi daha çok muhafaza edici bir karakter taşıdı.
Çok partili hayata geçiş ve nispeten genişleyen fikrî ortam ise yeni bir dönemin kapısını araladı. Özellikle 1950'lerden itibaren Arap dünyası ve Hint alt kıtasındaki eserlerin Türkçe’ye çevrilmesi, Türkiye'deki Müslümanların düşünce dünyasında önemli bir etkileşim ve değişim başlattı. Bu tercümeler yalnızca yeni kitapların okunmasını sağlamadı; aynı zamanda uzun yıllar boyunca konuşulamayan birçok kavramı yeniden gündeme taşıdı.
Bu süreçte en fazla etkili olan isimlerin başında Seyyid Kutub ve Ebu'l A'lâ Mevdudi gelmektedir. Bunun temel sebebi sadece bu iki müellifin güçlü kalemleri değildir. Asıl sebep, onların cevap aradığı sorular ile Türkiye'deki Müslümanların yaşadığı sorunların büyük ölçüde örtüşmesidir.
Seyyid Kutub, modern cahiliye, tevhid, hâkimiyet, Kur'an'ın hayata müdahalesi ve İslami hareketin inşa süreci üzerinde dururken; Mevdudi, İslam'ın bir hayat nizamı olduğu, din-devlet ilişkisi, İslam medeniyeti ve İslami hareketin teşkilatlanması üzerine sistematik analizler ortaya koyuyordu. Türkiye'de uzun yıllar boyunca din, daha çok bireysel ibadet alanına sıkıştırıldığı için bu eserler Müslümanlara İslam'ın yeniden hayatın bütününü kuşatan bir sistem olduğunu hatırlattı.
1979 İran Devrimi de Türkiye'deki İslamcı çevreler üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Devrim, uzun yıllar sonra ilk defa çağdaş bir dönemde İslam adına gerçekleştirilen büyük bir siyasal dönüşüm olarak algılanmış ve birçok Müslümanda umut oluşturmuştur. Bununla birlikte zaman içinde İran tecrübesinin mezhebî, tarihî ve siyasal şartlarının Türkiye'den oldukça farklı olduğu görülmüş; ilk dönemlerdeki heyecan yerini daha eleştirel değerlendirmelere bırakmıştır.
Burada Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının kendi müktesebatını oluşturup oluşturamadığı sorusu önem kazanmaktadır. Kanaatimizce Türkiye'deki Müslümanlar önemli bir düşünce birikimi üretmişlerdir. Tefsir, hadis, fıkıh, kelam, siyaset düşüncesi, edebiyat ve medeniyet tasavvuru alanlarında kıymetli eserler ortaya konmuştur. Özellikle 1970 sonrası/Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı, güçlü bir fikrî uyanış gerçekleştirmiş; ümmet bilincini yeniden canlandırmış; Vahye/ Kur'an ve sahih sünnete dönüş çağrılarını güçlendirmiş; modern ideolojilere karşı önemli eleştiriler geliştirmiştir. Farklı İslami Hareketler, cemaatler, farklı ekoller ve farklı siyasal yaklaşımlar çoğu zaman kendi alanlarında önemli çalışmalar yapmış; bunları ümmet ölçeğinde ortak bir inşa programında buluşturmak için gayret göstermiştir.
Unutulmamalı ki ilim, hareket üretmediği zaman akademik birikime; hareket, ilimden kopunca da reaksiyona dönüşür. Kur'an'ın inşa ettiği model ise ilim ile hareketi, teori ile pratiği-eylemi, ahlak ile siyaseti, davet ile teşkilatlanmayı, fert ile toplumu aynı bütünlük içinde ele alır.
6. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı; milliyetçilik, Batıcılık/Kemalizm ve ulus-devlet paradigmasıyla nasıl bir ilişki kurmuştur? Türk milliyetçiliği, etnik sorunlar (Kürt meselesi), ümmet fikri ve İslam medeniyeti tasavvuru karşısında İslamcıların sunduğu çözüm önerileri yeterli olmuş mudur?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığını anlamanın en önemli anahtarlarından biri, onun modern ideolojiler karşısındaki konumunu doğru tespit etmektir. Çünkü Cumhuriyet yalnızca yeni bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda yeni bir insan, toplum ve devlet tasavvuru inşa etmeyi amaçlayan kapsamlı bir modernleşme projesiydi. Bu proje üç temel sütun üzerinde yükseldi: laiklik, ulus-devlet ve Batı merkezli modernleşme. Bu üç unsur birbirinden bağımsız değildir. Ulus-devlet, laiklik ve modernleşme aynı medeniyet tasavvurunun farklı tezahürleridir. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının temel mücadelesi sadece belirli kanunlarla veya uygulamalarla değil, insanı ve toplumu yeniden tanımlayan bu paradigma ile olmuştur.
Kerim Kitabımızın ortaya koyduğu toplum anlayışında insanların üstünlüğü ırka, dile veya etnik kökene değil, takvaya dayanır. Rabbimiz şöyle buyurur:
"Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır." (Hucurât, 49/13)
Bu ayet, ümmet tasavvurunun temelini oluşturur. Kur'an, kavimleri inkâr etmez; fakat onları mutlak aidiyet ve üstünlük ölçüsü hâline getirmez. İnsanların etnik kimlikleri yaratılışın bir parçasıdır; siyasal ve ahlaki üstünlüğün ölçüsü ise yalnızca takvadır. Bu sebeple, milliyetçilik sadece bir siyasal tercih olarak değil, ümmet bilincini parçalayan modern ideolojik aidiyetlerden biri olmuştur.
Cumhuriyet'in kurucu paradigması, Osmanlı'nın çok katmanlı toplumsal yapısı yerine homojen bir ulus inşa etmeyi hedefledi. Bu doğrultuda ortak din yerine ortak milliyet, ümmet yerine vatandaşlık ve vahyin belirlediği hukuk yerine seküler hukuk esas alındı. Böyle bir zeminde İslamcılar doğal olarak ümmet fikrini savundular ve milliyetçiliğin ayrıştırıcı etkilerine dikkat çektiler.
Cumhuriyet Dönemi İslamcıları milliyetçiliği teorik düzeyde güçlü biçimde eleştirmiş; ümmet fikrini canlı tutmaya çalışmışlardır. Fakat bu eleştiriyi toplumun bütün kesimlerini kuşatan yeni bir toplumsal sözleşmeye ve ortak hareket metodolojisine dönüştürmekte her zaman başarılı olamamışlardır. Ümmet fikri savunulmuş; fakat ümmetin nasıl yeniden inşa edileceği konusunda ortak ve uygulanabilir bir yol haritası yeterince geliştirilememiştir.
İşte bu noktada İslam medeniyeti tasavvuru devreye girmektedir. Medeniyet, sadece geçmişte kurulmuş büyük devletlerin hatırası değildir. Medeniyet; vahyin insanı, toplumu ve kurumları dönüştürmesiyle ortaya çıkan adalet düzenidir. Bu nedenle İslam medeniyetini yeniden inşa etmek, eski siyasi formları tekrar etmek değil; Kerim Kitabımızın ilkeleri doğrultusunda yeni bir toplumsal hayat inşa etmektir.
Ana akım İslamcılar Kemalist ideolojinin seküler ulus devlet anlayışına eklemlenmeyi de zul olarak görmüştür. Zira devleti oluşturan ilkeler Kur'an ve Sünnetin belirlediği tevhid, adalet, ümmet, şura ve takvadır.
Bu çerçevede ulus devlet, mutlak olarak reddedilen bir tarihsel gerçeklikten ziyade, İslam'ın evrensel ümmet tasavvurunu daraltma potansiyeli taşıyan modern bir siyasal form olarak değerlendirilir. Dolayısıyla eleştiri, devletin varlığına değil; egemenliğin kaynağını, kimlik anlayışını ve toplumsal düzeni vahiy yerine seküler ve milliyetçi ilkelere dayandırmasına yönelir.
Peki, Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının sunduğu çözüm önerileri yeterli olmuş mudur? Bu soruya hem "evet" hem "hayır" cevabı vermek gerekir.
"Evet"; çünkü ümmet fikri unutulmamış, milliyetçiliğin mutlaklaştırılmasına itiraz edilmiş, Kemalizmin jakoben baskıcı yönü ortadan kaldırılmış, İslam medeniyeti düşüncesi canlı tutulmuş ve Müslümanların ortak aidiyeti sürekli hatırlatılmıştır. Marufun Egemenliği, Takva Ekseninde Toplumsal Değişim teklifleri teorik ve pratik-eylem anlamında karşılık bulmuştur.
"Hayır"; çünkü bu ilkeler çoğu zaman kapsamlı bir toplumsal değişim programına dönüşememiştir. Ümmet fikri güçlü bir ideal olarak savunulmuş; ancak eğitimden ekonomiye, hukuktan kültüre kadar hayatın bütün alanlarını kapsayan bir medeniyet inşa stratejisi yeterince geliştirilememiştir. Ayrıca milliyetçiliğin ürettiği toplumsal fay hatlarını aşacak müşterek bir hareket dili de her zaman kurulabilmiş değildir.
İslamcılar milliyetçiliğin tüm yaklaşım biçimlerinin, Kemalizmin tüm renklerinin insanın anlam arayışına ve kurtuluşuna cevap veremeyeceği bilincindedir.
7. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasetle ve iktidarla kurduğu ilişki nasıl bir seyir izlemiştir? Milli Nizam–Milli Selamet–Refah Partisi ve AK Parti deneyimleri ışığında, İslamcılığın muhafazakârlaşarak sistemle bütünleştiği mi yoksa dönüştürücü iddiasını koruyabildiği mi söylenebilir; bu çerçevede İslamcılığın bugünü ve geleceği nasıl değerlendirilebilir?
Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının en önemli tartışma başlıklarından biri, siyaset ve iktidarla kurduğu ilişkidir. Çünkü yaklaşık yüz yıllık tecrübe incelendiğinde görülecektir ki, Türkiye'deki İslami çevreler sadece dinî hayatın korunmasıyla değil, aynı zamanda devlet, toplum ve siyaset arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı sorusuyla da sürekli yüzleşmiştir.
Önce şu temel ayrımı yapmak mümkündür: İslami hareket ile siyasal iktidar aynı şey değildir. Bir hareket, toplumu inşa etmeden devleti dönüştürmeye yöneldiğinde siyaset çoğu zaman hareketin önüne geçer. Buna karşılık vahiy merkezli bir inşa süreci ihmal edilmeden yürütülen siyaset ise adaletin ve marufun toplumsal ölçekte kurumsallaşmasına katkı sağlayabilir.
Cumhuriyet Dönemi’nde bu ilişkinin farklı aşamalardan geçtiğini görüyoruz. İlk dönemde İslami çevreler, ağır baskılar sebebiyle daha çok dinî hayatı koruma mücadelesi verdiler. Siyaset ile de bu çerçevede ilişki kurdular. Çok partili hayata geçişle birlikte siyasetin yeniden açılması, Müslümanlar için yeni imkânlar doğurdu. Özellikle Milli Nizam Partisi, ardından Milli Selamet Partisi ve daha sonra Refah Partisi, İslami duyarlılığı siyasal temsil alanına taşıyan önemli girişimler oldular. Bu hareketler, ekonomik bağımsızlık, ahlaki siyaset, İslam ülkeleriyle iş birliği ve adalet merkezli kalkınma gibi birçok konuda önemli tartışmalar başlattılar.
Bu tecrübelerin değeri küçümsenemez. Çünkü uzun yıllar boyunca kamusal alandan dışlanmış Müslümanların yeniden görünür hale gelmesinde ve siyasal alanda söz söyleme cesareti kazanmasında önemli katkılar sağlamışlardır. Ancak aynı zamanda şu soruyu da sormak gerekir: Siyasal temsil, toplumsal değişim için yeterli olmuş mudur? Kanaatimizce bu sorunun cevabı olumsuzdur. Çünkü siyaset, toplumun sadece bir alanıdır. Eğitim, aile, kültür, ekonomi, hukuk, ahlak ve düşünce alanlarında güçlü bir değişim gerçekleşmeden yalnızca devlet yönetiminde elde edilen başarıların kalıcı bir medeniyet inşasına dönüşmesi oldukça zordur. Tarih boyunca birçok hareketin karşılaştığı temel problem de budur.
AK Parti dönemi bu açıdan ayrıca değerlendirilmelidir. AK Parti, kuruluşundan itibaren kendisini klasik anlamda bir İslamcı parti olarak tanımlamamış; muhafazakâr demokrat kimliği benimsemiştir. İlk yıllarda demokratikleşme, vesayet düzeninin geriletilmesi, dinî özgürlüklerin genişlemesi ve ekonomik istikrar gibi alanlarda önemli değişimler yaşanmıştır. Başörtüsü yasağının kaldırılması, imam hatipler üzerindeki sınırlamaların azaltılması ve dinî hayat üzerindeki birçok kısıtlamanın sona ermesi, Ayasofya’nın Ayasofya-i Kebîr Cami-i Şerîfi hüviyetine kavuşturulması, Türkiyeli Müslümanlar ve toplum açısından tarihî gelişmeler olarak değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte mesele sadece hak ve özgürlüklerin genişlemesi değildir. Toplumun değer dünyası vahiy ekseninde yeniden inşa edilmesidir ki, bu da gerçekleşmemiştir. Son yıllarda Türkiye'de dinî görünürlük artarken, aynı zamanda kapitalizmin şahlanması, tüketim kültürünün yaygınlaşması, bireyciliğin güçlenmesi, ahlaki çözülmeler, ekonomik adalet tartışmaları ve siyasal kutuplaşmanın derinleşmesi gibi yeni problemler de ortaya çıkmıştır. Bu durum bize önemli bir gerçeği göstermektedir: Devlet imkânlarının genişlemesi, tek başına İslami değişimi ve sürekliliği garanti etmez.
İslami hareketin başarısı yalnızca seçim kazanmakla, devlet yönetimine katılmakla veya kamusal görünürlüğün artmasıyla ölçülemez. Esas ölçü, Kerim Kitabımızın inşa ettiği insan modelinin, aile yapısının, ahlak anlayışının, adalet ilkesinin ve ümmet bilincinin toplumda ne ölçüde karşılık bulup bulmadığıdır.
Nihayetinde Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının geldiği noktaya baktığımızda iki farklı eğilim görmek mümkündür. Birinci eğilim, sistem içerisinde elde edilen kazanımları korumaya odaklanan ve giderek muhafazakarlaşan bir çizgidir. Bu yaklaşım, mevcut kurumları dönüştürmekten ziyade onları yönetmeyi öncelemektedir. Bu yönetme, etkileme iletişimi doğurmuş iletişim de git gide sistemle birlikte olarak devletçi bir reflekse bürünmeye yol açmıştır.
İkinci eğilim ise İslam'ın toplumu bütün yönleriyle değiştiren evrensel iddiasını yeniden hatırlatmaya çalışan, ümmet merkezli ve vahiy eksenli bir arayışı temsil etmektedir. Bu anlayışa göre devlet ile sistem aynı şeyler değildir. Devlet laik Kemalist bir zihin ile asıl çizgisinden uzaklaştırılarak seküler bir sisteme/yapıya büründürülmüştür. Devleti kontrolü altına alan bu seküler sistem değiştirilerek devlet de takva ekseninde değişime tabi tutulmalıdır. Bu çizginin İslamcılığın ana damarını oluşturduğu ve sürdürdüğü kanaatindeyim.
Nihayetinde Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının en büyük başarısı, bu topraklarda İslam'ın kamusal hafızasını canlı tutmuş olmasıdır. En büyük eksiği ise bu hafızayı, hayatın bütün alanlarını kuşatan müşterek bir hareket metodolojisine tam anlamıyla dönüştürememesidir.
Laik-Kemalist- Seküler sistemin Müslümanları muhafazakarlaştırma, sisteme entegre ederek yok etme tehdidi ortadan kalkmış değildir. İslamcılar bu tehdide karşı sabitelere tutunarak öncelikler fıkhını yeniden gündeme getirmek kaydı ile geleceğin dünyasını Takva Ekseninde Toplumsal Değişim/ Marufun Egemenliği ekseninde inşa edebilecek bilgi birikim ve tecrübeye sahiptir. Tüm insanlara hayat verecek bir dünya bu teklifin gerçekleşmesi ile hayat bulacaktır.
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.