Mekke'de Tarihî İmza: Umut mu Hayal mi?


Mekke'de Tarihî İmza: Umut mu Hayal mi?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, İslam dünyasının kalbinde kolektif savunma paktı imzaladı. Bu hamle bölgesel dengeleri yeniden yazabilir mi? İslam dünyasında başta Filistin olmak üzere mazlum beldeler için, Hilfü’l-Fudûl ruhunu ve “emin belde” vasfını yeniden diriltebilir mi?

İslam coğrafyası ve küresel jeopolitikte taşları yerinden oynatacak tarihî bir adım atıldı. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, İslam’ın en kutsal şehri Mekke’de bir araya gelerek kapsamlı bir güvenlik ve kolektif savunma paktı olan "Mekke Ortak Savunma Antlaşması"na resmî imzaları attı.

İslam aleminin askerî, diplomatik ve teknolojik potansiyelini tek bir çatı altında birleştirmeyi hedefleyen bu pakt, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz'den Güney Asya'ya uzanan stratejik dengeleri yeniden şekillendiriyor.

Mekke Antlaşması, taraf ülkelerden birine yapılacak herhangi bir askerî saldırıyı tüm taraf devletlere yapılmış kabul eden "kolektif güvenlik" ilkesine dayanıyor. Antlaşmanın temel amacı; üye ülkelerin egemenlik haklarını güvence altına almak, caydırıcılığı en üst seviyeye çıkarmak ve dış müdahalelere karşı ortak bir güvenlik kalkanı oluşturmaktır. 

Antlaşmanın zamanlaması, tesadüf değil. Riyad'ı İsrail ile normalleşme masasına oturtmayı ve İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde İsrail merkezli bir bölgesel güvenlik düzeni kurmayı hedefleyen ABD-İsrail diplomatik baskısının tırmandığı bir dönemde gelen bu imza, o hesabı doğrudan sekteye uğratacak mı bunu zaman gösterecektir.

Üç ülkenin dış baskılara rağmen bu adımı atması; Riyad, Ankara ve İslamabad'ın küresel güç blokları arasında bağımsız bir eksen arayışına girdiğinin somut göstergesidir. Bu eksen arayışı bir ümmetin birliğine evrilecek mi bunu antlaşmaya taraf ülkelerin iradeleri ve İslam ülkelerinin duruşu belirleyecektir.

Ümmet Birliği: Umut mu, Hayal mi?

Dünya Müslüman Alimler Birliği başta olmak üzere pek çok sivil toplum kuruluşu antlaşmayı "ümmetin izzeti ve bağımsızlığı yolunda tarihî bir eşik" olarak nitelendirdi. Antlaşmanın salt üç ülkeyle sınırlı kalmayıp kurumsal bir İslam dayanışma birliğine zemin hazırlaması umut ediliyor. Müslüman halklar, bu birlik anlayışı ile tüm mezhep ve ulus anlayışının üstünde yer alarak başta İsrail olmak üzere bölgedeki saldırganlığa karşı ortak bir caydırıcılık unsuru olma umudu içerisindedir. Bu umutla birlikte Müslümanlar, etnik ve mezhebi ayrışmaya yol açacak hiçbir girişime izin vermeyecek bir teyakkuz halini sürdürerek bu ittifaka üye ülke sayısını genişletecek motivasyonu üretip İslam Birliği hedefini tahkim etmelidir.

Antlaşmanın gölgesinde ciddi tehlikeler de yatıyor. Taraf ülkelerin kronik ikili çatışmaları — Pakistan ile Hindistan arasındaki gerilim, ABD-İran savaşı ya da Suudi Arabistan'ın Yemen'deki savaşı — "kolektif savunma" hükmü devreye girdiğinde diğer üyeleri de içine çekebilir. Bu yönüyle İslam birliği umudunun bir Müslüman savaşına da dönüşme riski barındırdığı aşikardır. Ayrıca bazı yorumcuların, bu anlaşmanın arkasında küresel güçlerin olduğu ve komşu ülkelerden bazılarının tehdit altına girdiği yönündeki değerlendirmeleri, anlaşmaya imza atan devletler tarafından kabul edilmemektedir. Paktın kağıt üzerinde kalmayıp işlevsel bir güvenlik şemsiyesine dönüşmesi bu soruların yanıt bulmasıyla ancak açıklığa kavuşacaktır. 

Temel Beklenti ve Mekke'nin Hatırlattıkları

Antlaşmanın Mekke'de imzalanmış olması, hukuki metni aşan derin bir anlam taşıyor. Tarih boyunca Mekke; yalnızca ibadet değil, dünyanın dört bir yanından gelen Müslüman akıl ve siyaset insanlarının ümmetin meselelerini müzakere ettiği bir istişare merkezi işlevi gördü. Bu imzanın, Hilfü'l-Fudûl geleneğinin ve "Güvenli Belde" tasavvurunun modern bir yansımasına dönüşmesi son derece önemlidir.

Sömürgecilik sonrasında parçalanan ve küresel güçlerin nüfuz alanına sürüklenen İslam dünyasının bu antlaşmayla tarihsel hafızasına dönüp dönmeyeceğini; imzanın ruhunu taşıyıp taşımayacağını zaman gösterecektir. Ancak Mekke’nin hatırlattığı son derece nettir: Sorunlarımızın çözümünü Washington'da ya da Tel Aviv'de değil, kendi değerlerimizde aramalıyız.

Yorum Yapın