Dr. Abdullah Turhan: 90’lı yıllarda yoğun olarak milliyetçilik ve ulus-devlet kavramlarını sorgulayan İslamcılar, Ak Parti iktidarıyla birlikte daha devletçi, milliyetçi ve ulus-devlet söylemlerine sahip çıkar bir hüviyete bürünmüştür. Başlıklı yazımızı dinliyorsunuz. İşte yazımız;
1. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı hangi tarihsel kırılmalar ve siyasal tecrübeler içinde şekillenmiştir? Yeni kurulan laik ulus-devletin İslamcılara yönelik baskı ve denetim politikalarının (Takrir-i Sükûn, İstiklal Mahkemeleri, sürgünler) arkasındaki ideolojik ve güvenlik temelli saikler nelerdir?
Cumhuriyet’in ilk dönem İslamcılığı ciddi bir travma ve kopuş zemininde neşvü nema bulmuştur. Şer’î bir devlet olan Osmanlı’nın tüm bakiyesiyle tasfiye edildiği bir süreçte bırakın bir kısım siyasi iddialar ve söylemler üzerinde durmayı; dinî inancı çağrıştıracak tüm göstergeler ve sembollere karşı savaş açıldığı bir vasat yaşanmıştır. Ezan, Kur’an, Allah gibi kavramların hayatın içerisinden sökülüp atılması için adı konulmamış bir savaş ilan edilmiştir. Böyle bir vasatta İslamcıların klasik söylemlerini dile getirmeleri bir lüks sayılabilecek duruma düşmüştür. Burada mücadele alanı dinin temellerini koruma ve imanı muhafaza boyutuna evrilmiştir. O yıllarda Bediüzzaman’ın imanı korumaya dönük çabaları ve Süleyman Hilmi Tunahan’ın Kur’an’ı öğretme çabaları kayda değerdir. Bu dönemde sosyal ve siyasal bir talepte bulunmaktan çok, asgari dinî pratiklerin yaşanabilmesi problemi öne çıkmaktadır. 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren dünyada yaşanan değişim ve blokaj Türkiye siyaseti üzerinde de etki göstermeye başlamış, jakoben laik uygulamaların gevşetilmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Dış gelişmelerin yanısıra, daha demokratik bir siyaset arayışı da siyasetçilerin halkla diyaloğunu zorunlu hale getirmiştir. Bu karşılaşmada halktan gelen din eğitimi ve özgür dinî hayat talepleri de siyasetçileri de bu konuda bir arayışa sevk etmiştir.
Demokrat Parti’nin kurulması bu noktadaki talepleri siyasi bir adrese yöneltmiştir. Bu durumun farkına varan CHP cenahı ise ister istemez bir kısım tavizler vermek zorunda kalmıştır. 1950 seçimi ise artık jakoben laik uygulamaların değişimi zaruretini görmenin bir vesilesi olmuştur. Çok partili hayatla birlikte önce sağ partilerde dile getirilmeye başlanan İslamcı söylem, birkaç başarısız girişimin ardından Milli Görüş partilerinde siyasi söylemin ana unsuru haline gelmiştir. 2000’li yıllarda başlayan Ak Parti iktidarıyla söylemin hem dozunda hem de mahiyetinde bir kısım değişimler yaşanmıştır.
Cumhuriyetin kurucu kadrosu büyük ölçüde İttihat ve Terakki’nin Batıcı kadrosunun devamı niteliğindedir. Bu kadro daha Osmanlı yıkılmadan millliyetçi ve laik bir zihinle meseleleri değerlendirmekte, milletin ancak Batılı değerler ve uygulamalarla köhne kadim zihniyetten (!) kurtulabileceğini iddia etmektedir. Osmanlı’nın son döneminde iktidara gelen İttihat ve Terakki kadrolarında yeterince yer bulamayan bu ekip, Milli Mücadele sırasında liderlik insiyatifini ele alarak, mücadele sonrası için ciddi bir mevzi kazanmıştır. Takriben 1919-1923 arası İslamcı ve Osmanlıcı görünme stratejisini benimseyen kurucu kadro sık sık halifeye ve şeriata bağlılık sözü vermişlerdir. Bunu hem geniş halk kitlelerinin hem de bu kitlelere yön veren İslamcı ulema ve meşayihin desteğini almak için yapmışlar ve bu kamuflaj eylemini başarıyla gerçekleştirmişlerdir.
Gerekli tüm yetki ve otoriteyi ele geçirdikten sonra da bir demir yumruk siyasetiyle öngördükleri reform ve inkılapları icraya koymuşlardır. Bu işlerin yürütülebilmesinin ve inkılapların uygulanabilmesinin tek yolunun Takrir-i Sükûn, İstiklal Mahkemeleri, sürgünler gibi cebri ve zecri tedbirler olduğu kanaatindedirler. Bu kanaatin temel sebebi ise bu uygulamaların halk nezdinde bir karşılığının olmaması ve bin yıllık bir medeniyet birikimini ortadan kaldırmanın zorluğudur. Bir iman esası gibi gördükleri Batıcı bilimci rasyonalist fikirleri herhangi bir tartışma zeminine getirmenin meydana getireceği ortamın, kendi ideolojilerine engel olacağının farkındadırlar. O yüzden karşılarında tek muhalif görüş olarak telakki ettikleri İslamcı fikir ve önderleri çeşitli yöntemlerle ortadan kaldırmayı ya da susturmayı tercih etmişleridir.
2. Milli Mücadele yıllarında İslamcı kadrolar ile Ankara Hükümeti arasında kurulan ilişki nasıl bir mahiyet taşımaktadır? Bu ilişki, samimi bir hedef birlikteliğine mi dayanıyordu yoksa ortak düşmana karşı kurulan geçici pragmatik bir ittifak mıydı? 1923 sonrası hızla çözülmesinin temel nedenleri nelerdir?
Burada stratejik bir işbirliğinin yapıldığı söylenebilir. Ancak stratejiyi kimin kurduğu ve yürüttüğü sorusunun cevabı üzerinde kafa yorulmaya değer bir konudur. Hilafetin son merkezinin düşman eline geçmemesi saikiyle ve şer’î bir mücadele söylemiyle meseleye bakan İslamcı kadrolar ile Batıcı komuta kademe arasında ciddi bir hedef farklılığı göze çarpmaktadır. O gün için pek de zahir olmayan bu hedef farklılığı 1923 sonrasında çok net bir şekilde ortaya çıkmış, Batıcı kadronun konjonktürel söylemleri terk ederek asıl hedef ve maksatlarına yöneldikleri görülmüştür. Vatanın kurtuluşu konusunda samimi bir hedef birliği olduğu gözükürken, sonrası için İslamcı ekibin herhangi bir hazırlık, politika ve pazarlık yapmadığı, güç dengelerini hesaba katmadığı anlaşılmaktadır. Çoğunluğu asker olan Cumhuriyet’in kurucu kadrosu iktidarı ele geçirdikten sonra çok ciddi bir söylem değişikliğine giderek diğer bileşenleri tasfiye etmiş, güç temerküzünü de sağlayarak kendi ideolojik hedeflerini gerçekleştirmiştir.
3. Cumhuriyet rejiminin dini yeniden tanımlama ve kontrol altına alma politikaları (Diyanet’in kuruluşu, Türkçe ezan, Türkçe tefsir, dinde reform tartışmaları), İslamcı düşünceyi nasıl etkilemiştir? İslamcı ulema ve aydınlar bu sürece direnç mi göstermiş, yoksa kısmi uyum ve içe çekilme stratejileri mi geliştirmiştir?
Burada atılan bir takım kurumsal adımların (Diyanet’in kuruluşu gibi) hem toplumun hem de rejimin ihtiyacı gözetilerek atıldığı söylenebilir. Dini kurum ve kadroların ilgasıyla ortada kalan birçok kimse ve kurumsal yapı için Diyanet bir adres olarak değerlendirilmiştir. Hademat-ı diniyye ve hayriyye denilebilecek bu işler için bir adresin tesis edilmesinin genel anlamda müsbet karşılandığı söylenebilir. Kurumsal bir geleneği benimsemiş olan toplum hafızası ve İslamcılar, Diyanet'in kurulmasını da asgari kazanım olarak görmüşlerdir. Bu kurumsal yapıda birçok ulema ve hocanın görev alması ve burayı bir hizmet kanalı olarak görmeleri bunun bir göstergesidir. Ayrıca Sünnî İslam dünyasında devlete karşı ve ondan tam bağımsız bir dinî otorite ve kurumsal yapılanmanın bulunmaması da başka türlü arayışların imkânının olmadığını da göstermektedir. Cumhuriyet rejimi için ise denetim altında yürütülen ve görev tanımı “itikat, ibadet ve ahlak” ile sınırlanmış dinî bir kurumun, birçok fırsat ve imkanları da içerdiği aşikardır. Ancak hedefledikleri aydın din adamı ve ehlileştirilmiş din hizmetleri hedefini yakaladıkları da söylenemez, bir kısım istisna kişi ve durumlar hariç.
Diğer taraftan yürütmeye çalıştıkları dinde reform, Türkçe ezan, Türkçe ibadet gibi uygulamalar geniş halk kitleleri tarafından hiçbir zaman benimsenmemiş, İslamcı kadroların önderliğinde ciddi muhalefetle karşılaşmış, bir müddet sonra da uygulamadan kaldırılmıştır.
Ayrı bir parantez açılması gereken Türkçe meal, tefsir ve hadis çalışmaları ise rejimin beklentilerine cevap vermemekle kalmamış hususen tefsir ve hadis çalışması bir direnç noktası olma mahiyeti kazanmıştır. Elmalılı’nın tefsiri mahiyeti ve üslubu itibariyle İslamcı söylemi büyük ölçüde takviye eden bir eser olmuştur. Diğer taraftan Âkif tarafından yazılıp teslim edilmeyen meal, Akif’in farklı bir muhalefet üslubuna dönüşmüştür.
4. Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmetin sair kısımları ile kurdukları bağ Osmanlı Dönemi İslamcılarından kuvvetli midir? Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının öne çıkan isimleri ve hareketleri olarak kimler zikredilebilir?
Zaman içerisinde elde edilen ulaşım ve iletişim imkânlarına rağmen, 1960’lı yıllara kadar Cumhuriyet Dönemi İslamcılarıyla ümmetin sair kısımları arasında ciddi bir bağın kurulduğu söylenemez. Kendi zamanlarındaki kısıtlı imkânlarına rağmen Osmanlı İslamcılarının, Sıratı Müstakim ve Sebilürreşad dergileri vasıtasıyla ümmet coğrafyasıyla kurduğu ilişki dikkat çekicidir. Hint alt kıtasında Kalküta’dan, güneydoğu Asya’ya Cava’ya, Kazan’dan Kahire’ye ve ta Japonya’ya kadar kurulan bir iletişim ağı. Tabiki bu kadar hareketli bir ağın kurulmasında Osmanlı’nın hilafet merkezi olarak kabul edilmesinin de ciddi bir etkisi olmuştur.
Çok partili hayata geçildikten sonra Cevat Rifat Atilhan’ın kurduğu partiler ve İslam dünyasıyla iletişim kurma çabaları dikkat çekmektedir. Ancak çeşitli engellemelerle karşılaşan bu çabalar münferit olmaktan öteye geçememiş ve akim kalmıştır. 1960’lı yıllarda Salih Özcan tarafından yürütülen tercüme hareketleri de İslam dünyasıyla kurulan önemli bir kültürel irtibat noktasıydı. Bu eserlerle İslamcılar hem farklı coğrafyalardaki müslüman mütefekkirleri tanıyorlar hem de kendi İslami düşüncelerini sorguluyorlardı. 1960’lı yılların sonunda Necmettin Erbakan’ın siyasete girmesiyle, İslam dünyası daha çok İslamcıların gündemine geliyor, İslam Birliği söylemi ilk defa bu kadar yüksek sesle dillendiriliyor ve kitleselleşiyordu. Bu arada müslüman ülke ve topluluklarla çeşitli toplantılar yapılıyor ve organizasyonlar kuruluyordu. Necmettin Erbakan’ın kısa dönem iktidarı sırasında kurduğu D-8, bu birlik ve işbirliği arayışlarının mücessem hale dönüşmesiydi. Ak Parti iktidarı sırasında Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kısım söylemleri de İslam dünyasında ciddi bir makes bulmaktadır.
5. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının entelektüel kaynakları ve söylemleri zaman içinde nasıl değişmiştir? Bu dönemde İslamcılar kendi müktesebatlarını yetkin bir şekilde oluşturabilmişler midir? 1950’lerden itibaren hız kazanan tercüme faaliyetleri, İhvan, İran Devrimi, Afgan Cihadı gibi küresel gelişmeler Türkiye İslamcılığını nasıl etkilemiştir ve farklı eğilimlerin ortaya çıkmasına yol açmış mıdır? Bilhassa 1960 sonrasında Seyyid Kutup'un ve Mevdudi’nin Türkiyeli Müslümanlar tarafından bu kadar okunmasını sebepleri nelerdir?
1960’lı yıllara kadar Osmanlı’dan kalan eserlerle dinî hayatın beslendiği görülmektedir. Amentü Şerhi, Mızraklı İlmihal, Gazavat, Kısas-ı Enbiya gibi eserlerle dinî düşünce ve hayat Osmanlı bakiyesi olma hüviyetini devam ettirmektedir. Burada dinî neşriyata getirilen yasak ve kısıtlamaların da etkisi olduğu söylenebilir.
60’lı yıllarda artık iyice hız kazanan tercüme hareketleriyle birlikte Türkiye İslamcılığının siyasal boyutu çok daha bariz hale gelmiştir. Bunda tabiki o yılların bir ideolojiler dönemi olmasının da etkisi vardır. Çünkü dünyanın her tarafında siyasal ideolojiler ve kutuplaşmalar hız kazanmakta, protest hareketler ve ideolojik fikirler revaç bulmaktadır. İşte böyle bir vasatta Türkiye’de sosyalist ideoloji gençler arasında yaygınlık kazanmakta, fikrî ve fiiili çatışmalar yaşanmaktadır. Bu süreçte kendilerine bir mevzi arayan İslamcılar için tercüme edilen eserler bir ilaç gibi gelmiş olmalıdır. Dinlerini feda etmeden, aksine bayraklaştırarak, İslamın tüm siyasal ve sosyal meselelere çözüm üreten bir ideoloji formuna bürünmüş hali onlara cazip gelmiştir.
70’li yılların sonunda yaşanan İran Devrimi ve Afgan Cihadı ise siyasal düşüncelerin bir şekliyle itikadi veche kazanmasına vesile olmuştur. Ayrıca mezhep ve ictihat kavramlarına yüklenen klasik anlamlar büyük ölçüde değişime uğramış, İslam dünyasıyla etkileşim artmıştır. Farklı düşünceler bir kısım gruplaşmalara, cemaaat ve cemiyet oluşumlarına dönüşmüştür. Bu arada klasik müktesebat büyük ölçüde yok sayılmış, halkın dinî hafızasına yerleşmiş bir kısım dinî merasim ve törenler bidat nitelemesiyle değersizleştirilmiş, pratikte faydası olmayan bir kısım teorik tartışmalarla zaman kaybedilmiştir.
6. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı; milliyetçilik, Batıcılık/Kemalizm ve ulus-devlet paradigmasıyla nasıl bir ilişki kurmuştur? Türk milliyetçiliği, etnik sorunlar (Kürt meselesi), ümmet fikri ve İslam medeniyeti tasavvuru karşısında İslamcıların sunduğu çözüm önerileri yeterli olmuş mudur?
Cumhuriyet’in ilk yıllarında milliyetçi-mukaddesatçı kimlikle İslamcılığın tebarüz ettiği görülür. Vatan, millet ve mukaddesat kavramlarını bayrak edinen ve söyleyeceklerini bu kavramların himayesinde söyleyen bir yapı göze çarpmaktadır. Diğer birçok konuda olduğu gibi dinin üzerinde uygulanan baskı ister istemez başka kavramlara sığınmayı gerekli kılmaktadır. Bu kavramların gölgesinde söylem geliştirme 70’li yılların başına kadar sürmüştür denilebilir. 1970-2000 yılları arasında milliyetçilik ve ulus-devlet kavramlarına konulan mesafe, 2000’li yılların başında Ak Parti iktidarıyla birlikte büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. 90’lı yıllarda yoğun olarak milliyetçilik ve ulus-devlet kavramlarını sorgulayan İslamcılar, Ak Parti iktidarıyla birlikte daha devletçi, milliyetçi ve ulus-devlet söylemlerine sahip çıkar bir hüviyete bürünmüştür.
Kürt sorunuyla kurulan ilişki de zaman zaman değişiklik göstermiştir. Bazen mesele hak-hukuk-özgürlük kavramları merkezinde değerlendirilirken bazen de daha devletçi ve birlik söylemlerinin yoğunlaştığı zeminde değerlendirilmiştir. İslamcı söylemin süreç içerisinde Kürt tabanını kaybettiği ve Kürt milliyetçiliği söyleminin bu tabana hakim olduğu söylenebilir.
Kemalizm uzun dönem İslamcılığın kırmızı çizgisi ve kavga alanı olarak kalmış, Kemalist uygulamalar sert bir dille eleştirilmiştir. Kemalizmin iktidar olduğu dönemde yaptığı uygulamalar ve geliştirdiği söylem düşünüldüğünde böyle bir gerilimin tabi olduğu görülecektir. Ancak 2000’li yılların başından itibaren İslamcıların, Kemalizm sorgulamaları büyük ölçüde sona ermiş, söylemler ise ciddi anlamda yumuşamıştır. Bunda Ak Parti iktidarının da etkisi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ayrıca genç neslin mevcut ikitidara muhalefet etme aracı olarak da Kemalizm’in bir zemin teşkil etiiği görülmektedir. İslamcıların geçmişte yapmış oldukları okuma ve sorgulamalardan vazgeçerek daha konformist bir hayat ve uzlaşmacı söylem arayışları da bu durumun önemli unsurlarındandır.
7. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasetle ve iktidarla kurduğu ilişki nasıl bir seyir izlemiştir? Milli Nizam–Milli Selamet–Refah Partisi ve AK Parti deneyimleri ışığında, İslamcılığın muhafazakârlaşarak sistemle bütünleştiği mi yoksa dönüştürücü iddiasını koruyabildiği mi söylenebilir; bu çerçevede İslamcılığın bugünü ve geleceği nasıl değerlendirilebilir?
Uzun yıllar sağ siyasetten mevzi kapma, ehveni şerri tercih etme, pragmatist ilişkiler kurma tarzında gerçekleşen siyasetle ilişki, Milli Nizam Partisi’nin kurulmasıyla daha farklı bir mahiyet kazanmıştır. İslamcı söylemi parti politikasının merkezine taşıyan Milli Görüş partileri, bu söylemeleri icraata geçirebilecek iktidar imkânlarından genel olarak yoksun kalmışlardır. Çeşitli kapatma kararlarıyla kapılarına kilit vurulan bu partilerin, neredeyse tüm kapatılma gerekçekleri laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma iddialarıdır. Ancak kısa dönem iktidar ortaklıklarında bu partilerin siyasetin gerektirdiği pragmatist iş ve ilişkilere önem verdikleri, sert söylemlerden kaçındıkları, bir öncelikler sıralaması yaptıkları, tüm taraflarla diyaloğa açık oldukları, toplumun istek ve beklentilerini kendi söylemlerinin önüne geçirdikleri söylenebilir.
Çoğunluğu Milli Görüş hareketinden ayrılanlar tarfından kurulan Ak Parti kendisini muhafazakar demoktar olarak tanımlamış ve Milli Görüş fikriyatına mensup olmadığını ilan etmiştir. Her ne kadar bu ifadelerde bulunsalar da Ak Parti laik ve seküler kesimler tarafından İslamcı olmakla nitelendirilmiştir. Özellikle kurulduğu ilk yıllarda İsrail ve ABD ile barışık, AB öncelikli bir siyaset izleme merkezli bir yaklaşım sergileseler de, zaman içerisinde bu yaklaşımlarda sert kırılmalar yaşamıştır. ABD ile ilişkileri germeden, AB ile de bir seviyede ilişkileri götürmede belirli bir başarı yakalansa da, İsraille ilişkiler özellikle son dönemde kopma noktasına gelmiştir. Bu durum da Ak Parti’nin İslamcı kimliğe dönüşü olarak değerlendirilmiştir. İç siyasette İslami değerleri koruma ve savunma söylemi muhafazakar halk kitlesi ve İslamcı kesim ile ortak zeminde buluşmasını sağlamaktadır. Ancak yukarıda da ifade edildiği gibi Kemalizmle yumuşak ilişkiler kurması, milliyetçi söyleme sahip çıkması; diğer taraftan ekonomide sosyal adaletin sağlanamaması, yolsuzlukların engellenememesi, hukukta adaletin istenilen noktaya getirilememesi gibi konular da bir kısım İslamcılarla arasındaki gerilim unsurları olarak durmaktadır.
İslamcıların demokratik sistemin temel unsurları olan siyasi partilerde bulunmaları birçok açıdan değerlendirilebilir. Özetle şu şekilde değerlendirmek mümkündür: Bu konuda eleştirilen hususlardan birisi sisteme eklenmiş olmaları eleştirisidir. Diğeri ise maslahatı temin maksatlı yapılan demokratik siyasetin istenilen neticeleri sağlamamasıdır. Sisteme eklenmiş olma eleştirisi özellikle 1970-2000 arasında sıkça dile getirilmiş, Ak Parti’nin iktidar yıllarında büyük ölçüde azalmıştır. Acaba bunda İslamcı kesimlerin siyaset dışında hayatın birçok alanında zaten sisteme eklenmiş olmaları etken midir? Ekonomide, hukukta, iş hayatında sistemle içli dışlı olan insanların, siyasette söyleyecek sözleri kalmamış mıdır? Ya da sitemin içinde yaşarken sistemin dışında kalmak zaten mümkün değil midir?
Diğer bir eleştiri olan maslahatın temininde başarısızlık iddiası ise pek geçerli gözülmemektedir. Hem iktidar ortağı olduklarında Milli Görüş partilerinin, hem de uzun iktidar döneminde Ak Parti’nin halkın birçok dinî talebini karşıladıkları, bazen de bu taleplerin ötesinde işler yaptıkları görülmektedir. Burada temel husus demokratik siyasete nasıl bir anlam yüklendiğiyle ilgilidir. Yaşanılan sistem içerisinde mevzi kazanımlar elde etme, bir kısım mefsedeti kaldırma, bir kısım maslahatı temin etme beklentisinin ötesindeki büyük beklentiler sükutu hayale vesile olacaktır. Temel sorunlar ortada durmaktadır ve demokratik siyasetin burada yapacağı pek bir şey de yoktur. Batı modernitesinin önümüze koyduğu sorunlar her geçen gün katlanarak büyümekte, dijitalizm ve sekülerizm nesillerimizi yutmaktadır. Bu zemin içerisinde salih insan, adil toplum imkânı kaybolmaktadır. Kendi modernliğimizi inşa etmek için zihnimizi yormalı, bu cendereden nasıl çıkacağımıza dair sorgulamalarırımızı ve gayetimizi artırmalıyız.
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.
1. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı hangi tarihsel kırılmalar ve siyasal tecrübeler içinde şekillenmiştir? Yeni kurulan laik ulus-devletin İslamcılara yönelik baskı ve denetim politikalarının (Takrir-i Sükûn, İstiklal Mahkemeleri, sürgünler) arkasındaki ideolojik ve güvenlik temelli saikler nelerdir?
Cumhuriyet’in ilk dönem İslamcılığı ciddi bir travma ve kopuş zemininde neşvü nema bulmuştur. Şer’î bir devlet olan Osmanlı’nın tüm bakiyesiyle tasfiye edildiği bir süreçte bırakın bir kısım siyasi iddialar ve söylemler üzerinde durmayı; dinî inancı çağrıştıracak tüm göstergeler ve sembollere karşı savaş açıldığı bir vasat yaşanmıştır. Ezan, Kur’an, Allah gibi kavramların hayatın içerisinden sökülüp atılması için adı konulmamış bir savaş ilan edilmiştir. Böyle bir vasatta İslamcıların klasik söylemlerini dile getirmeleri bir lüks sayılabilecek duruma düşmüştür. Burada mücadele alanı dinin temellerini koruma ve imanı muhafaza boyutuna evrilmiştir. O yıllarda Bediüzzaman’ın imanı korumaya dönük çabaları ve Süleyman Hilmi Tunahan’ın Kur’an’ı öğretme çabaları kayda değerdir. Bu dönemde sosyal ve siyasal bir talepte bulunmaktan çok, asgari dinî pratiklerin yaşanabilmesi problemi öne çıkmaktadır. 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren dünyada yaşanan değişim ve blokaj Türkiye siyaseti üzerinde de etki göstermeye başlamış, jakoben laik uygulamaların gevşetilmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Dış gelişmelerin yanısıra, daha demokratik bir siyaset arayışı da siyasetçilerin halkla diyaloğunu zorunlu hale getirmiştir. Bu karşılaşmada halktan gelen din eğitimi ve özgür dinî hayat talepleri de siyasetçileri de bu konuda bir arayışa sevk etmiştir.
Demokrat Parti’nin kurulması bu noktadaki talepleri siyasi bir adrese yöneltmiştir. Bu durumun farkına varan CHP cenahı ise ister istemez bir kısım tavizler vermek zorunda kalmıştır. 1950 seçimi ise artık jakoben laik uygulamaların değişimi zaruretini görmenin bir vesilesi olmuştur. Çok partili hayatla birlikte önce sağ partilerde dile getirilmeye başlanan İslamcı söylem, birkaç başarısız girişimin ardından Milli Görüş partilerinde siyasi söylemin ana unsuru haline gelmiştir. 2000’li yıllarda başlayan Ak Parti iktidarıyla söylemin hem dozunda hem de mahiyetinde bir kısım değişimler yaşanmıştır.
Cumhuriyetin kurucu kadrosu büyük ölçüde İttihat ve Terakki’nin Batıcı kadrosunun devamı niteliğindedir. Bu kadro daha Osmanlı yıkılmadan millliyetçi ve laik bir zihinle meseleleri değerlendirmekte, milletin ancak Batılı değerler ve uygulamalarla köhne kadim zihniyetten (!) kurtulabileceğini iddia etmektedir. Osmanlı’nın son döneminde iktidara gelen İttihat ve Terakki kadrolarında yeterince yer bulamayan bu ekip, Milli Mücadele sırasında liderlik insiyatifini ele alarak, mücadele sonrası için ciddi bir mevzi kazanmıştır. Takriben 1919-1923 arası İslamcı ve Osmanlıcı görünme stratejisini benimseyen kurucu kadro sık sık halifeye ve şeriata bağlılık sözü vermişlerdir. Bunu hem geniş halk kitlelerinin hem de bu kitlelere yön veren İslamcı ulema ve meşayihin desteğini almak için yapmışlar ve bu kamuflaj eylemini başarıyla gerçekleştirmişlerdir.
Gerekli tüm yetki ve otoriteyi ele geçirdikten sonra da bir demir yumruk siyasetiyle öngördükleri reform ve inkılapları icraya koymuşlardır. Bu işlerin yürütülebilmesinin ve inkılapların uygulanabilmesinin tek yolunun Takrir-i Sükûn, İstiklal Mahkemeleri, sürgünler gibi cebri ve zecri tedbirler olduğu kanaatindedirler. Bu kanaatin temel sebebi ise bu uygulamaların halk nezdinde bir karşılığının olmaması ve bin yıllık bir medeniyet birikimini ortadan kaldırmanın zorluğudur. Bir iman esası gibi gördükleri Batıcı bilimci rasyonalist fikirleri herhangi bir tartışma zeminine getirmenin meydana getireceği ortamın, kendi ideolojilerine engel olacağının farkındadırlar. O yüzden karşılarında tek muhalif görüş olarak telakki ettikleri İslamcı fikir ve önderleri çeşitli yöntemlerle ortadan kaldırmayı ya da susturmayı tercih etmişleridir.
2. Milli Mücadele yıllarında İslamcı kadrolar ile Ankara Hükümeti arasında kurulan ilişki nasıl bir mahiyet taşımaktadır? Bu ilişki, samimi bir hedef birlikteliğine mi dayanıyordu yoksa ortak düşmana karşı kurulan geçici pragmatik bir ittifak mıydı? 1923 sonrası hızla çözülmesinin temel nedenleri nelerdir?
Burada stratejik bir işbirliğinin yapıldığı söylenebilir. Ancak stratejiyi kimin kurduğu ve yürüttüğü sorusunun cevabı üzerinde kafa yorulmaya değer bir konudur. Hilafetin son merkezinin düşman eline geçmemesi saikiyle ve şer’î bir mücadele söylemiyle meseleye bakan İslamcı kadrolar ile Batıcı komuta kademe arasında ciddi bir hedef farklılığı göze çarpmaktadır. O gün için pek de zahir olmayan bu hedef farklılığı 1923 sonrasında çok net bir şekilde ortaya çıkmış, Batıcı kadronun konjonktürel söylemleri terk ederek asıl hedef ve maksatlarına yöneldikleri görülmüştür. Vatanın kurtuluşu konusunda samimi bir hedef birliği olduğu gözükürken, sonrası için İslamcı ekibin herhangi bir hazırlık, politika ve pazarlık yapmadığı, güç dengelerini hesaba katmadığı anlaşılmaktadır. Çoğunluğu asker olan Cumhuriyet’in kurucu kadrosu iktidarı ele geçirdikten sonra çok ciddi bir söylem değişikliğine giderek diğer bileşenleri tasfiye etmiş, güç temerküzünü de sağlayarak kendi ideolojik hedeflerini gerçekleştirmiştir.
3. Cumhuriyet rejiminin dini yeniden tanımlama ve kontrol altına alma politikaları (Diyanet’in kuruluşu, Türkçe ezan, Türkçe tefsir, dinde reform tartışmaları), İslamcı düşünceyi nasıl etkilemiştir? İslamcı ulema ve aydınlar bu sürece direnç mi göstermiş, yoksa kısmi uyum ve içe çekilme stratejileri mi geliştirmiştir?
Burada atılan bir takım kurumsal adımların (Diyanet’in kuruluşu gibi) hem toplumun hem de rejimin ihtiyacı gözetilerek atıldığı söylenebilir. Dini kurum ve kadroların ilgasıyla ortada kalan birçok kimse ve kurumsal yapı için Diyanet bir adres olarak değerlendirilmiştir. Hademat-ı diniyye ve hayriyye denilebilecek bu işler için bir adresin tesis edilmesinin genel anlamda müsbet karşılandığı söylenebilir. Kurumsal bir geleneği benimsemiş olan toplum hafızası ve İslamcılar, Diyanet'in kurulmasını da asgari kazanım olarak görmüşlerdir. Bu kurumsal yapıda birçok ulema ve hocanın görev alması ve burayı bir hizmet kanalı olarak görmeleri bunun bir göstergesidir. Ayrıca Sünnî İslam dünyasında devlete karşı ve ondan tam bağımsız bir dinî otorite ve kurumsal yapılanmanın bulunmaması da başka türlü arayışların imkânının olmadığını da göstermektedir. Cumhuriyet rejimi için ise denetim altında yürütülen ve görev tanımı “itikat, ibadet ve ahlak” ile sınırlanmış dinî bir kurumun, birçok fırsat ve imkanları da içerdiği aşikardır. Ancak hedefledikleri aydın din adamı ve ehlileştirilmiş din hizmetleri hedefini yakaladıkları da söylenemez, bir kısım istisna kişi ve durumlar hariç.
Diğer taraftan yürütmeye çalıştıkları dinde reform, Türkçe ezan, Türkçe ibadet gibi uygulamalar geniş halk kitleleri tarafından hiçbir zaman benimsenmemiş, İslamcı kadroların önderliğinde ciddi muhalefetle karşılaşmış, bir müddet sonra da uygulamadan kaldırılmıştır.
Ayrı bir parantez açılması gereken Türkçe meal, tefsir ve hadis çalışmaları ise rejimin beklentilerine cevap vermemekle kalmamış hususen tefsir ve hadis çalışması bir direnç noktası olma mahiyeti kazanmıştır. Elmalılı’nın tefsiri mahiyeti ve üslubu itibariyle İslamcı söylemi büyük ölçüde takviye eden bir eser olmuştur. Diğer taraftan Âkif tarafından yazılıp teslim edilmeyen meal, Akif’in farklı bir muhalefet üslubuna dönüşmüştür.
4. Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının ümmetin sair kısımları ile kurdukları bağ Osmanlı Dönemi İslamcılarından kuvvetli midir? Cumhuriyet Dönemi İslamcılarının öne çıkan isimleri ve hareketleri olarak kimler zikredilebilir?
Zaman içerisinde elde edilen ulaşım ve iletişim imkânlarına rağmen, 1960’lı yıllara kadar Cumhuriyet Dönemi İslamcılarıyla ümmetin sair kısımları arasında ciddi bir bağın kurulduğu söylenemez. Kendi zamanlarındaki kısıtlı imkânlarına rağmen Osmanlı İslamcılarının, Sıratı Müstakim ve Sebilürreşad dergileri vasıtasıyla ümmet coğrafyasıyla kurduğu ilişki dikkat çekicidir. Hint alt kıtasında Kalküta’dan, güneydoğu Asya’ya Cava’ya, Kazan’dan Kahire’ye ve ta Japonya’ya kadar kurulan bir iletişim ağı. Tabiki bu kadar hareketli bir ağın kurulmasında Osmanlı’nın hilafet merkezi olarak kabul edilmesinin de ciddi bir etkisi olmuştur.
Çok partili hayata geçildikten sonra Cevat Rifat Atilhan’ın kurduğu partiler ve İslam dünyasıyla iletişim kurma çabaları dikkat çekmektedir. Ancak çeşitli engellemelerle karşılaşan bu çabalar münferit olmaktan öteye geçememiş ve akim kalmıştır. 1960’lı yıllarda Salih Özcan tarafından yürütülen tercüme hareketleri de İslam dünyasıyla kurulan önemli bir kültürel irtibat noktasıydı. Bu eserlerle İslamcılar hem farklı coğrafyalardaki müslüman mütefekkirleri tanıyorlar hem de kendi İslami düşüncelerini sorguluyorlardı. 1960’lı yılların sonunda Necmettin Erbakan’ın siyasete girmesiyle, İslam dünyası daha çok İslamcıların gündemine geliyor, İslam Birliği söylemi ilk defa bu kadar yüksek sesle dillendiriliyor ve kitleselleşiyordu. Bu arada müslüman ülke ve topluluklarla çeşitli toplantılar yapılıyor ve organizasyonlar kuruluyordu. Necmettin Erbakan’ın kısa dönem iktidarı sırasında kurduğu D-8, bu birlik ve işbirliği arayışlarının mücessem hale dönüşmesiydi. Ak Parti iktidarı sırasında Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kısım söylemleri de İslam dünyasında ciddi bir makes bulmaktadır.
5. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının entelektüel kaynakları ve söylemleri zaman içinde nasıl değişmiştir? Bu dönemde İslamcılar kendi müktesebatlarını yetkin bir şekilde oluşturabilmişler midir? 1950’lerden itibaren hız kazanan tercüme faaliyetleri, İhvan, İran Devrimi, Afgan Cihadı gibi küresel gelişmeler Türkiye İslamcılığını nasıl etkilemiştir ve farklı eğilimlerin ortaya çıkmasına yol açmış mıdır? Bilhassa 1960 sonrasında Seyyid Kutup'un ve Mevdudi’nin Türkiyeli Müslümanlar tarafından bu kadar okunmasını sebepleri nelerdir?
1960’lı yıllara kadar Osmanlı’dan kalan eserlerle dinî hayatın beslendiği görülmektedir. Amentü Şerhi, Mızraklı İlmihal, Gazavat, Kısas-ı Enbiya gibi eserlerle dinî düşünce ve hayat Osmanlı bakiyesi olma hüviyetini devam ettirmektedir. Burada dinî neşriyata getirilen yasak ve kısıtlamaların da etkisi olduğu söylenebilir.
60’lı yıllarda artık iyice hız kazanan tercüme hareketleriyle birlikte Türkiye İslamcılığının siyasal boyutu çok daha bariz hale gelmiştir. Bunda tabiki o yılların bir ideolojiler dönemi olmasının da etkisi vardır. Çünkü dünyanın her tarafında siyasal ideolojiler ve kutuplaşmalar hız kazanmakta, protest hareketler ve ideolojik fikirler revaç bulmaktadır. İşte böyle bir vasatta Türkiye’de sosyalist ideoloji gençler arasında yaygınlık kazanmakta, fikrî ve fiiili çatışmalar yaşanmaktadır. Bu süreçte kendilerine bir mevzi arayan İslamcılar için tercüme edilen eserler bir ilaç gibi gelmiş olmalıdır. Dinlerini feda etmeden, aksine bayraklaştırarak, İslamın tüm siyasal ve sosyal meselelere çözüm üreten bir ideoloji formuna bürünmüş hali onlara cazip gelmiştir.
70’li yılların sonunda yaşanan İran Devrimi ve Afgan Cihadı ise siyasal düşüncelerin bir şekliyle itikadi veche kazanmasına vesile olmuştur. Ayrıca mezhep ve ictihat kavramlarına yüklenen klasik anlamlar büyük ölçüde değişime uğramış, İslam dünyasıyla etkileşim artmıştır. Farklı düşünceler bir kısım gruplaşmalara, cemaaat ve cemiyet oluşumlarına dönüşmüştür. Bu arada klasik müktesebat büyük ölçüde yok sayılmış, halkın dinî hafızasına yerleşmiş bir kısım dinî merasim ve törenler bidat nitelemesiyle değersizleştirilmiş, pratikte faydası olmayan bir kısım teorik tartışmalarla zaman kaybedilmiştir.
6. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı; milliyetçilik, Batıcılık/Kemalizm ve ulus-devlet paradigmasıyla nasıl bir ilişki kurmuştur? Türk milliyetçiliği, etnik sorunlar (Kürt meselesi), ümmet fikri ve İslam medeniyeti tasavvuru karşısında İslamcıların sunduğu çözüm önerileri yeterli olmuş mudur?
Cumhuriyet’in ilk yıllarında milliyetçi-mukaddesatçı kimlikle İslamcılığın tebarüz ettiği görülür. Vatan, millet ve mukaddesat kavramlarını bayrak edinen ve söyleyeceklerini bu kavramların himayesinde söyleyen bir yapı göze çarpmaktadır. Diğer birçok konuda olduğu gibi dinin üzerinde uygulanan baskı ister istemez başka kavramlara sığınmayı gerekli kılmaktadır. Bu kavramların gölgesinde söylem geliştirme 70’li yılların başına kadar sürmüştür denilebilir. 1970-2000 yılları arasında milliyetçilik ve ulus-devlet kavramlarına konulan mesafe, 2000’li yılların başında Ak Parti iktidarıyla birlikte büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. 90’lı yıllarda yoğun olarak milliyetçilik ve ulus-devlet kavramlarını sorgulayan İslamcılar, Ak Parti iktidarıyla birlikte daha devletçi, milliyetçi ve ulus-devlet söylemlerine sahip çıkar bir hüviyete bürünmüştür.
Kürt sorunuyla kurulan ilişki de zaman zaman değişiklik göstermiştir. Bazen mesele hak-hukuk-özgürlük kavramları merkezinde değerlendirilirken bazen de daha devletçi ve birlik söylemlerinin yoğunlaştığı zeminde değerlendirilmiştir. İslamcı söylemin süreç içerisinde Kürt tabanını kaybettiği ve Kürt milliyetçiliği söyleminin bu tabana hakim olduğu söylenebilir.
Kemalizm uzun dönem İslamcılığın kırmızı çizgisi ve kavga alanı olarak kalmış, Kemalist uygulamalar sert bir dille eleştirilmiştir. Kemalizmin iktidar olduğu dönemde yaptığı uygulamalar ve geliştirdiği söylem düşünüldüğünde böyle bir gerilimin tabi olduğu görülecektir. Ancak 2000’li yılların başından itibaren İslamcıların, Kemalizm sorgulamaları büyük ölçüde sona ermiş, söylemler ise ciddi anlamda yumuşamıştır. Bunda Ak Parti iktidarının da etkisi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ayrıca genç neslin mevcut ikitidara muhalefet etme aracı olarak da Kemalizm’in bir zemin teşkil etiiği görülmektedir. İslamcıların geçmişte yapmış oldukları okuma ve sorgulamalardan vazgeçerek daha konformist bir hayat ve uzlaşmacı söylem arayışları da bu durumun önemli unsurlarındandır.
7. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının siyasetle ve iktidarla kurduğu ilişki nasıl bir seyir izlemiştir? Milli Nizam–Milli Selamet–Refah Partisi ve AK Parti deneyimleri ışığında, İslamcılığın muhafazakârlaşarak sistemle bütünleştiği mi yoksa dönüştürücü iddiasını koruyabildiği mi söylenebilir; bu çerçevede İslamcılığın bugünü ve geleceği nasıl değerlendirilebilir?
Uzun yıllar sağ siyasetten mevzi kapma, ehveni şerri tercih etme, pragmatist ilişkiler kurma tarzında gerçekleşen siyasetle ilişki, Milli Nizam Partisi’nin kurulmasıyla daha farklı bir mahiyet kazanmıştır. İslamcı söylemi parti politikasının merkezine taşıyan Milli Görüş partileri, bu söylemeleri icraata geçirebilecek iktidar imkânlarından genel olarak yoksun kalmışlardır. Çeşitli kapatma kararlarıyla kapılarına kilit vurulan bu partilerin, neredeyse tüm kapatılma gerekçekleri laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma iddialarıdır. Ancak kısa dönem iktidar ortaklıklarında bu partilerin siyasetin gerektirdiği pragmatist iş ve ilişkilere önem verdikleri, sert söylemlerden kaçındıkları, bir öncelikler sıralaması yaptıkları, tüm taraflarla diyaloğa açık oldukları, toplumun istek ve beklentilerini kendi söylemlerinin önüne geçirdikleri söylenebilir.
Çoğunluğu Milli Görüş hareketinden ayrılanlar tarfından kurulan Ak Parti kendisini muhafazakar demoktar olarak tanımlamış ve Milli Görüş fikriyatına mensup olmadığını ilan etmiştir. Her ne kadar bu ifadelerde bulunsalar da Ak Parti laik ve seküler kesimler tarafından İslamcı olmakla nitelendirilmiştir. Özellikle kurulduğu ilk yıllarda İsrail ve ABD ile barışık, AB öncelikli bir siyaset izleme merkezli bir yaklaşım sergileseler de, zaman içerisinde bu yaklaşımlarda sert kırılmalar yaşamıştır. ABD ile ilişkileri germeden, AB ile de bir seviyede ilişkileri götürmede belirli bir başarı yakalansa da, İsraille ilişkiler özellikle son dönemde kopma noktasına gelmiştir. Bu durum da Ak Parti’nin İslamcı kimliğe dönüşü olarak değerlendirilmiştir. İç siyasette İslami değerleri koruma ve savunma söylemi muhafazakar halk kitlesi ve İslamcı kesim ile ortak zeminde buluşmasını sağlamaktadır. Ancak yukarıda da ifade edildiği gibi Kemalizmle yumuşak ilişkiler kurması, milliyetçi söyleme sahip çıkması; diğer taraftan ekonomide sosyal adaletin sağlanamaması, yolsuzlukların engellenememesi, hukukta adaletin istenilen noktaya getirilememesi gibi konular da bir kısım İslamcılarla arasındaki gerilim unsurları olarak durmaktadır.
İslamcıların demokratik sistemin temel unsurları olan siyasi partilerde bulunmaları birçok açıdan değerlendirilebilir. Özetle şu şekilde değerlendirmek mümkündür: Bu konuda eleştirilen hususlardan birisi sisteme eklenmiş olmaları eleştirisidir. Diğeri ise maslahatı temin maksatlı yapılan demokratik siyasetin istenilen neticeleri sağlamamasıdır. Sisteme eklenmiş olma eleştirisi özellikle 1970-2000 arasında sıkça dile getirilmiş, Ak Parti’nin iktidar yıllarında büyük ölçüde azalmıştır. Acaba bunda İslamcı kesimlerin siyaset dışında hayatın birçok alanında zaten sisteme eklenmiş olmaları etken midir? Ekonomide, hukukta, iş hayatında sistemle içli dışlı olan insanların, siyasette söyleyecek sözleri kalmamış mıdır? Ya da sitemin içinde yaşarken sistemin dışında kalmak zaten mümkün değil midir?
Diğer bir eleştiri olan maslahatın temininde başarısızlık iddiası ise pek geçerli gözülmemektedir. Hem iktidar ortağı olduklarında Milli Görüş partilerinin, hem de uzun iktidar döneminde Ak Parti’nin halkın birçok dinî talebini karşıladıkları, bazen de bu taleplerin ötesinde işler yaptıkları görülmektedir. Burada temel husus demokratik siyasete nasıl bir anlam yüklendiğiyle ilgilidir. Yaşanılan sistem içerisinde mevzi kazanımlar elde etme, bir kısım mefsedeti kaldırma, bir kısım maslahatı temin etme beklentisinin ötesindeki büyük beklentiler sükutu hayale vesile olacaktır. Temel sorunlar ortada durmaktadır ve demokratik siyasetin burada yapacağı pek bir şey de yoktur. Batı modernitesinin önümüze koyduğu sorunlar her geçen gün katlanarak büyümekte, dijitalizm ve sekülerizm nesillerimizi yutmaktadır. Bu zemin içerisinde salih insan, adil toplum imkânı kaybolmaktadır. Kendi modernliğimizi inşa etmek için zihnimizi yormalı, bu cendereden nasıl çıkacağımıza dair sorgulamalarırımızı ve gayetimizi artırmalıyız.
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.