Kutsalın İtibarsızlaştırılması ve Ailenin Çıkmazı

Fetihler Sultanı’nın İshak Paşası, Papa’ya şöyle seslenmektedir:
Ya ahkâm-ı ilâhiyeye, şerîat-ı garrâya ram olursunuz,
Yahut Allah’ın ordularının karşısına geçip yok olursunuz…”                                                                       

Müslümanların çoğunlukta olduğu fakat İslami ilkelerin toplumsal düzenin temelini oluşturmadığı bir ülkede aile kurumunun çözülmesi, yalnızca sosyo-ekonomik bir olgu değil, aynı zamanda varoluşsal bir krizdir. Çünkü aile, İslami düşüncede sıradan bir toplumsal birim değil; neslin, dinin, aklın, malın ve canın korunmasının en temel zeminidir, yani makâsıdü’ş-şerîanın somutlaştığı bir mekândır. Seküler tanım ise aileyi kutsallıktan arındırarak hukuki bir sözleşmeye, bireysel tercihe ve ekonomik işlevlere indirger. Bu indirgeme, evliliği ibadet olmaktan çıkarır, çocuk yetiştirmeyi ümmetin emaneti değil, bireyin yükü haline getirir. Böylece aile, anlamını kaybederek çözülmeye başlar.

Bugün Türkiye’de evliliklerin ertelenmesi, kısa sürmesi ve çocuk sayısının azalması bu anlam kaybının pratik göstergeleridir. TÜİK 2025 verilerine göre Türkiye genelinde boşanma oranı %2,16 seviyesinde gerçekleşmiştir. Ülke genelinde evlilik yaşı yükselmiş, evlilikler giderek ertelenmiştir. Devletin 18–25 yaş arası çiftlere 250 bin TL’ye kadar faizsiz destek sunması bu krizi durdurmaya yönelik bir müdahaledir. Ancak doğurganlık hızı 1,48’e gerileyerek nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1’in çok altına düşmüş, 0–4 yaş aralığındaki çocuk sayısı 4 milyon 945 bine inerek Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine ulaşmıştır. Bu tablo, Cumhurbaşkanı’nın yıllardır dile getirdiği “en az 3 çocuk” çağrısının arka planını açıklar: Nüfus yaşlanmakta, genç nüfus avantajı kaybolmakta, sosyal güvenlik sistemi tehdit altına girmektedir. Ancak bu çağrı karşılık bulmamaktadır çünkü çocuk yetiştirmenin maliyeti çok yüksektir, kariyer ve özgürlük önceliği özellikle kadınlar için çok çocuk yapmayı zorlaştırmaktadır. Ayrıca yaşam tarzlarının değişimi “az ama iyi yetişmiş çocuk” anlayışını yaygınlaştırmış, toplumsal belirsizlik ise aileleri fazla çocuk yapmaktan uzaklaştırmıştır. 

Daha derin bir düzlemde şu soru ortaya çıkar: Neslin, aklın, malın ve canın korunmadığı bir ortamda insanlar neden evlensin ve çocuk yapsın? Devlet eliyle kumarın, içkinin, zinanın, ve benzer kötülüklerin yanı sıra İslam karşıtlığının da normalleştirildiği bir düzende, İslami anlamından koparılan evlilik ve çocuk, yalnızca dünyevi bir yük olarak algılanır. İnsan, evliliği ibadet değil riskli bir sözleşme (örneğin; boşanma sonrası ömür boyu nafaka yükümlülüğü), çocuğu ise ümmetin emaneti değil belirsiz bir yük olarak görür. Bu şartlarda İslam’a tutunmak, ancak onun asli anlamını bilinçle yeniden keşfetmekle mümkündür. İslam’ın itibarsızlaştırıldığı bir ortamda evliliği ibadet, çocuk yetiştirmeyi emanet olarak görmek; yerel ve sahih pratikleri canlandırmak, ibadetleri toplumsal hayatın merkezine taşımak gerekir. Toplumsal alternatifler, dayanışma, kültürel üretim ve eğitim yoluyla İslam’ın itibarı yeniden inşa edilebilir. İnsanlar evliliği ve çocuk yetiştirmeyi yalnızca dünyevi bir yük değil, öncelikle içinde yaşadıkları ülkenin geleceğine katkı, ardından ümmetin bütünlüğüne hizmet olarak gördüklerinde, İslam’a tutunma yeniden sahih bir zemine oturur.

Bu bağlamda genç ve fazla nüfusun, bir devletin gelecekteki varlığını ve gücünü garanti altına almanın çıkış yolu olarak görülmesi, nüfusun yalnızca sayısal bir güç değil, aynı zamanda anlamlı bir varlık olarak da değerlendirilmesini gerektirir. Mevcut seküler sistemin işleyiş tarzıyla bu hedefin gerçekleşmesi mümkün değildir; çünkü sistem nüfusu sadece ekonomik bir kaynak olarak görür, onu kutsal bir emanet ve toplumsal devamlılığın temeli olarak anlamlandırmaz. İslami düşünce açısından nüfus, neslin korunması ilkesinin somutlaşmasıdır. Nesil; ümmetin sürekliliği, dinin yaşatılması, aklın ve malın korunması için vazgeçilmezdir. Eğer bu dört temel sütun zayıflıyorsa, nüfusun artması da tek başına bir çözüm olmayacaktır. Genç nüfusun fazla olması ancak makâsıd perspektifiyle yeniden inşa edildiğinde, zamanın fıkhı yaklaşımıyla modern şartlara uyum sağlandığında, evlilik ile çocuk yeniden ibadet ve emanet olarak anlamlandırıldığında ve devlet, kutsalı itibarsızlaştıran değil toplumsallaştıran bir işleyiş tarzına yöneldiğinde gerçek bir güç kaynağına dönüşebilir.

Kadının konumu çağdaş krizin en belirgin boyutlarından biridir. Seküler düzen, kadını çoğu zaman ya ekonomik bir varlık ya da annelik rolü üzerinden tanımlar ve bu iki alanı uyumlu bir şekilde bütünleştiremez. Örneğin; sanayi devriminde kadınlar ucuz iş gücü olarak fabrikalara çekilmiş, fakat aynı zamanda “ideal anne” rolü üzerinden de evin yükünü taşımaları beklenmiştir. Bu ikili beklenti kadını sürekli bir gerilim içinde bırakmıştır: Hem üretim sürecine katılmaları hem de aileyi ayakta tutmaları istenmiştir. 

Oysa İslami perspektif, kadını yalnızca aile kurumunun öznesi olarak değil, aynı zamanda toplumun bütününde değer üreten bir aktör olarak konumlandırır. Tarihsel örnekler bu yaklaşımı açıkça göstermektedir: Hz. Hatice, ticarette öncü bir iş kadını olarak ümmete değer katarken aynı zamanda bir eş ve ailesini koruyan bir anne olmuştur. Hz. Aişe, ilmi otoritesiyle aklın korunmasına hizmet etmiş, aynı zamanda ümmetin ahlaki terbiyesinde rol oynamıştır. Sahabe kadınları, eğitim ve sosyal hizmetlerde aktif olmuş, toplumun diriliğine katkı sağlamıştır.

Günümüzde de bu bütüncül yaklaşımın örneklerini görmek mümkündür. Müslüman kadınlar eğitim alanında öğretmen, akademisyen ve araştırmacı olarak neslin ve aklın korunmasına hizmet etmektedir. Sağlık sektöründe doktor, hemşire ve sosyal hizmet uzmanı olarak toplumun diriliğini desteklemektedir. Sivil toplum kuruluşlarında kadınların yürüttüğü insani yardım faaliyetleri, ümmetin dayanışmasını güçlendirmektedir. Örneğin, Türkiye’de kadınların öncülük ettiği eğitim vakıfları ve Afrika’da yürütülen su kuyusu projeleri veya Gazze’de gerçekleştirilen insani yardımlardaki kadın çalışmaları, İslami perspektifin kadını hem ailede hem de toplumda özne olarak konumlandıran yaklaşımını somutlaştırmaktadır.

Kadının asli fonksiyonu neslin korunması ve terbiyesi olmakla birlikte, bu fonksiyon onun toplumsal üretimden soyutlanmasını gerektirmez; bilakis, ilim, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler gibi alanlarda kadının varlığı, ümmetin diriliği için zaruridir. Kadının ailedeki özne rolü makâsıdın üç temel amacını; neslin, aklın ve dinin korunmasını beslerken, toplumsal hayattaki katkıları da bu amaçların gerçekleşmesini güçlendirir. Kadını yalnızca ev içiyle sınırlamak veya sadece ekonomik bir varlık olarak görmek hem İslami perspektifi daraltır hem de ümmetin geleceğini zayıflatır; doğru yaklaşım, kadının aile ve toplum arasında bütüncül bir özne olarak varlığını kabul etmektir.

Sonuç olarak Müslümanların çoğunlukta olduğu fakat İslami ilkelerin hâkim olmadığı toplumlarda aile kurumunun zayıflaması yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda makâsıdü’ş-şerîa açısından temel bir krizdir. Çünkü neslin korunması, dinin korunması ve malın korunması gibi şeriatın ana maksatları doğrudan yara almaktadır. Güncel istatistikler bu krizi somutlaştırmaktadır; boşanma oranlarının yükselmesi, evliliklerin ertelenmesi ve doğurganlık hızının düşmesi aile kurumunun zayıflamasını istatistiksel olarak ortaya koymaktadır. Cumhurbaşkanı’nın çağrıları ve teşvikleri bu demografik alarmı işaret etse de ekonomik krizler, sekülerleşme, bireyselleşme, kadının nesneleştirilmesi ve İslam karşıtlığının normalleşmesi bu çabaların karşılık bulmasını engellemektedir. Mesele ‘’Aile Yılı’’ ilan etmekle de çözülecek gibi değildir. Çözüm, İslam hukukunun tarih boyunca geliştirdiği klasik usulün derinliğini ve şeriatın maksatlarını koruyarak bunları günümüzün sosyal, ekonomik ve kültürel şartlarına duyarlı bir zaman fıkhı ile buluşturmaktır. Bu yaklaşım, geçmişin metodolojik omurgasını yalnızca tekrarlamak değil; onu çağın ihtiyaçlarıyla yeniden yorumlamak anlamına gelir. Böylece evlilik; ibadet ve toplumsal ahit olarak yeniden hatırlatılır, çocuk yetiştirmek ümmetin emaneti olarak yeniden anlamlandırılır, ekonomik adalet sağlanır ve kadın aile kurumunun öznesi olarak konumlandırılır. Klasik usulün sürekliliği ile çağdaş fıkhın dinamizmi birleştiğinde İslam’ın değerleri hem köklere sadık kalır hem de modern krizlere sahih çözümler üretir. Son olarak belirtmem gerekir ki, demokratik ve seküler bir toplumda dindar neslin devlet eliyle yetiştirilmesi teorik olarak mümkün görünmüyordu. Aradan geçen bunca zaman ve yapılan bunca deneme, bu teorinin imkânsız olduğunu pratikte açıkça ortaya koymuş ve İslami çözümün zaruretini bir kez daha teyit etmiştir. O hâlde ‘’Takva Eksenli Toplumsal Değişim ve Marufun Egemenliği’’ zaruri bir hâl almıştır, vesselam.

Yorum Yapın