Sorun Nedir? Başlıklı yazımızı dinliyorsunuz. İşte yazımız;
Bu yazı Teoman Duralı’nın “Sorun Nedir?” kitabının tanıtımı niyetiyle yazılmıştır.
Aklın her türlü histen bütünüyle ayrıştırılması mümkün müdür? Mümkün ise böylesi bir aklı hayatın her alanında temel dayanak noktası yapmanın insanlığa faydası mı yoksa zararı mı çoktur? Bu ve benzeri soruların cevabını her insan teki can çekişmekte olan dünyaya bakarak rahatlıkla verebilir. Zira küreselleşme ile birlikte yeryüzünün her sathında hükmünü sürdürmekte olan çağdaş küresel sistem aklının en temel hususiyeti, his ile düşünce arasına kesin bir sınır çizmesi, yani “duygulanmalardan tecrid edilmiş” aklı, Teoman Duralı’nın ifadesiyle “biçimselleştirilmiş aklı” merkeze almasıdır.
Biçimselleştirilmiş akıl “nasıl” sorusunun peşinde koşar, “niçin”lere itibar etmez. Bu akılda buharlaşan suyun tuzunu nasıl bıraktığının izahı vardır: Su buhar hâline geçerken içindeki tuzun (sodyum klorür) kaynama noktasının çok yüksek olması ve uçucu olmaması sebebiyle tuz iyonları suda çözünmüş hâlde kalarak denizde birikir. Bununla birlikte suyun tuzunu bırakmasını sağlayan yasaların niçin böyle olduğu ve devamında yağmurun niçin yağdığının açıklaması yoktur. Yağmurun yağmasının “niçin”ine ulaşmak ancak biçimselleştirilmiş aklı aşan bir düşünceye ermekle mümkündür. Bir başka deyişle derin kavrayış, sezgi, hissetme gibi melekelerle harmanlanan aklın varlığı mezkûr sorunun cevabını verebilir. Düşündükçe titreyen, haşyet duyan, hayret ve tebessüm eden, göğsü kaynatan akılda ancak “niçin”lerin cevabı bulunabilir. Aziz Kur’an’da yer alan kalp, fuad, elbab (lüb) gibi kavramlar düşünme eylemini salt aklın eylemi olmaktan çıkarırken sadece biçimselleştirilmiş akılla yol yürünemeyeceğini de işaret etmektedir.
Felsefe-bilimin baş yahut kaynak ilkesi konumunda olan aklın, hislerden bütünü ile azade olması ve böylelikle bir matematiksel dizilim kurallarınca hareket etmesi neticesinde tüm evren adeta bir laboratuvar ortamına, evrenin içinde bulunanlar ise sadece deneysel verilere tabi olunan bir nesne konumuna indirgenir. Kâinatın işleyen bir makinayla özdeş kılınması ancak varlığının tümünün nesne kılınmasıyla mümkündür. İşte bu zihniyetin semeresi olan mekanik evren tasavvuru çok geçmeden mekanik insan tasavvurunu, yani hormon salınımlarından ibaret olan insan tasavvurunu ortaya çıkarmıştır. Dikkat edildiğinde nesneleştirilen tabiat ve insanın bilinciyle ruhunun yok sayıldığı görülür. Varlığın, bilincinin ve ruhunun yok sayılmasıyla onun üzerinde dilediğince tasarruf etmenin yolu açılır. Modern dünyada tabiatın ve insanlığın üzerinde gerçekleştirilen her türlü tahrip ve soykırımın düşünsel lojistiğinde dile getirdiğimiz anlama biçiminin azımsanmayacak rolü bulunur.
Salt nesnenin olduğu yerde kaybolan şey öznedir. Öznenin olmadığı yerde ise her insan tekini kendi başına bir dünya kılan şahsiyet buharlaşır. Şahsiyet renktir, sayılamayacak kadar renk formundan çok daha fazla şahsiyet formu vardır. Bu yüzden şahsiyetin buharlaşmasıyla tüm renkler silinip belirsizleşirken griliğin artan bir biçimde ortama nüfuz ettiğini görürüz. Grilikte iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik, doğru ve yanlış, adalet ve zulüm gibi tüm kavramlar anlamlarını yitirirler. Grilikte her şey rasyoneldir, tekdüzelik hayatın her sahasına ve safhasına sirayet etmiştir. Grilikte insan matematiksel bir varlıktır. İki ile ikiyi çarparak hep dört rakamını elde edersiniz. Grilikte benî âdemin tüm fertleri dörttür. Dört olmayanlar fabrika hatasıdır, hurdadır.
Kalple bütün bağını koparmış olan aklın yüksek tekniğin bilgisine sahip olması yeryüzünün felaketidir. Zira biçimselleştirilmiş akıl varlığını hikmetin reddi üzerine kurmuştur. Hikmeti reddeden insanın trajik bir varlık durumuna düşmesi kaçınılmazdır. “Salt aklın biçimselleştirici işlemlerine tabi başta Fransız, İtalyan, Felemenk ile İngiliz olmak üzere, Yeniçağ dindışı Avrupa felsefeleri, insanı, ölümlü, aynı zamanda da ölümlülüğünü bilen ve bunun yarattığı umutsuz korku ile umutsuzluğu bağrında taşıyan, Yunan sahne sanatından apartılmış deyimle traqique varlık şeklinde anlayıp anlatmışlardır”.(1) Ölümün varlığını trajedi olarak görmek ancak ölümden sonrasını inkârla mümkündür. İşte bu inkâr bütün anlamın zayi edilmesi ve insanı dünyaya adeta atılmış, fırlatılmış bir varlık olarak değerlendirmeye yol açar. Artık geriye tek şey kalmıştır; yaşanan hayat. Öte yoksa cennet ve cehennem de yoktur. Öyleyse dünyada cennet inşa edilmeli ve az sayıda insanın cenneti için dünyanın kalanı cehenneme çevrilmelidir.
Hazreti Âdem ve eşinin yeryüzüne indirilmesiyle başlayan “gücenik maceramızda” Allah kullarını yalnız bırakmamış ve kendilerini doğrudan muhatap aldığı peygamberler vasıtasıyla kelamını kullarına ulaştırmıştır. İlahi tebliğler zaman içinde tahrife uğrasalar da bu tebliğlerin vücut verdiği bilgelikler insanlığın tecrübeleri, doğru ve yanlışları ile harmanlanarak arzın muhtelif kısımlarında kendilerini göstermişlerdir. Bunun yanı sıra “doğrudan doğruya insanlığa seslenen tebliğin bâtıni tefsirinden teşrihi ile teşhirinden hikmet ortaya çıkmıştır. İşte aklın ve gönlün bu hikmet ateşiyle yanıp tutuşması filo-sofiyadır. “Öyleyse felsefenin neşet ettiği menba haddizatında ilahi-dini kaynaklıdır.”.(2) İlk insanın aynı zamanda ilk peygamber olması ve yeryüzüne esmanın bilgisine sahip olarak gönderilmesi varlık üzerine sorulan ve ileride metafiziğin temel konularını oluşturacak olan meselelerin insanlık tarihi kadar sürekliliğe sahip olduğunu ve cevapların aşkın bir kaynaktan verildiğini de gösterir. Şöyle de söyleyebiliriz: Neden varım, varlığımın amacı nedir, ölümden sonra ne olur, dünya nedir, varlık nedir gibi soruların cevaplarını yakinen bilen ve bunları halkına tebliğ eden Hazreti Âdem’in cevapları zaman içinde pek çok tahrife uğramış olsa da felsefenin vesair dinlerin temellerini atmıştır. Modernlik dediğimiz süreç ise felsefenin bu hikmetten koparılmasını, biçimselleştirilmiş aklın boyunduruğu altına girmesini ve nihayetinde teknolojinin silik bir gölgesi olmasını sağlamıştır.
Modernleşme öncesinde felsefe ile din arasındaki etkileşimlerde kimi zaman felsefenin dinileştiğini kimi zaman da dinin felsefileştiğini görürüz. İslam düşüncesindeki ekollerin arasındaki farklar da kısmen bu saikle izah edilebilir. Dini felsefileştirmede Hırıstiyanlık en görünür örnektir. Hazreti İsa’nın tabiatı üzerinde süregelen sonu gelmez tartışmalar dini felsefileştirmiştir. Hazreti İsa’nın babasız dünya gelmesi, beşikten konuşması, ölüyü diriltmesi gibi mucizeler göstermesi hakkındaki ilahi/nasuti tartışmalara yol açmış ve içinde yaşanılan toprakların etkisiyle tahrif edilmiş incillerdeki “baba, oğul” gibi mecaz ifadeler zahiriyle alınarak Teslis Hırıstiyanlığın temel akidesi haline getirilmiştir. Mecazın zahirileştirilmesi aklın sınırlarının gerilere çekilmesidir. Bir başka ifadeyle, sınırları geriye yaslandırılmış akılla Hırıstiyanlık biçim kazanmıştır.
İnsan kendi düşünce ve doğrularını mutlak belleyip bunları başkalarına dayatma illetiyle malüldür. Kabul edilen doğruların inanca dayanması ya da bütünü ile aklın ürünü olması arasındaki kaynak farklığının dayatma eyleminde etkisi son yüz elli yılın tarihinde açıkça gözlemlenir. İnsanlık böylesi bir illetle malül olma durumunun zirvesini ise felsefeden türetilmiş ideolojilerle yaşamıştır. İdeolojiler, yani seküler dinler, aşkın bir kaynağa dayanmak bir yana, varlıklarını onun reddi üzerine kurarlar. Bu açıdan ufukları; kurucuları ve uygulayıcılarının yaşadıkları çağın önlerine çıkardığı meselelerle kayıtlı olsa da tezlerinin ilelebet hükümferma olacağına inanırlar. Korku, terör, bıkıp tükenmeyen tekrarlara dayalı eğitim ve şiddetli propaganda yoluyla “Hayaları burulmuş adamın ayaklarını yıkayan karavaşlar” oluştururlar. Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sı, Orwell’ın “Seksendört”ü ve “Hayvan Çiftliği” eserleri köle üretimlerinin nasıl gerçekleştirildiğine dair modern uygulamaları kendine konu edinir.
İnsanlık bugün görünürde dünün dünyasından bambaşka bir kulvarda ilerliyor. Geçen yüzyıllara damgasını vuran hümanizm, rasyonalite gibi kavramlar sanatın her dalında merkezden çıkarılmış gibi duruyor. İnsanların insanlardan nefret ederek kedi ve köpeklerin sıcaklığına sığındığı, doğuştan gelen fiziksel kimliğin özellikle cinsiyet bazında yok sayılarak hissetmenin öne çıkarıldığı, normal olanın ötekileştirdiği, insan ötesi toplumun öncülleri olan yapay zeka, cyborg, gibi ürünlerin görünür hale geldiği, bütün sınırların yok edildiği velhasılıkelam anominin her satha yayıldığı günleri yaşıyoruz. Görünürde başka bir dünyada yaşasak da aslında tüm olup bitenler insanlığın boynuna geçirilmiş zincirin yenilenmesinden ibarettir. Bunun için en radikal kararları alarak uygulamaya koydular. Amaçları insanı insan yapan şahsiyeti yok etmeye çalışmaktır. Şahsiyeti oluşturan her kavram yoğun saldırı altındadır. Aile, cinsiyet, din, gelenek, kültür sürekli ateş altındadır.
Gazze kuşatmasından bu yana yaşadıklarımız bu külli değişiminin arkasında yoğun dini saiklerin olduğunu gösteriyor. Bu yüzden sorunun tespitinde “soru”nun doğru sorulması gerekiyor. Evet! Şimdi en başa dönelim ve sorunun temelinde yatan “soru” nedir, buna dikkatlerimizi yöneltelim!
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.
Dipnot:
1- DURALI, Şaban Teoman, Sorun Nedir?, İstanbul: Dergah Yayınları, 2011, s. 16
2- A.g.e, s. 15
Bu yazı Teoman Duralı’nın “Sorun Nedir?” kitabının tanıtımı niyetiyle yazılmıştır.
Aklın her türlü histen bütünüyle ayrıştırılması mümkün müdür? Mümkün ise böylesi bir aklı hayatın her alanında temel dayanak noktası yapmanın insanlığa faydası mı yoksa zararı mı çoktur? Bu ve benzeri soruların cevabını her insan teki can çekişmekte olan dünyaya bakarak rahatlıkla verebilir. Zira küreselleşme ile birlikte yeryüzünün her sathında hükmünü sürdürmekte olan çağdaş küresel sistem aklının en temel hususiyeti, his ile düşünce arasına kesin bir sınır çizmesi, yani “duygulanmalardan tecrid edilmiş” aklı, Teoman Duralı’nın ifadesiyle “biçimselleştirilmiş aklı” merkeze almasıdır.
Biçimselleştirilmiş akıl “nasıl” sorusunun peşinde koşar, “niçin”lere itibar etmez. Bu akılda buharlaşan suyun tuzunu nasıl bıraktığının izahı vardır: Su buhar hâline geçerken içindeki tuzun (sodyum klorür) kaynama noktasının çok yüksek olması ve uçucu olmaması sebebiyle tuz iyonları suda çözünmüş hâlde kalarak denizde birikir. Bununla birlikte suyun tuzunu bırakmasını sağlayan yasaların niçin böyle olduğu ve devamında yağmurun niçin yağdığının açıklaması yoktur. Yağmurun yağmasının “niçin”ine ulaşmak ancak biçimselleştirilmiş aklı aşan bir düşünceye ermekle mümkündür. Bir başka deyişle derin kavrayış, sezgi, hissetme gibi melekelerle harmanlanan aklın varlığı mezkûr sorunun cevabını verebilir. Düşündükçe titreyen, haşyet duyan, hayret ve tebessüm eden, göğsü kaynatan akılda ancak “niçin”lerin cevabı bulunabilir. Aziz Kur’an’da yer alan kalp, fuad, elbab (lüb) gibi kavramlar düşünme eylemini salt aklın eylemi olmaktan çıkarırken sadece biçimselleştirilmiş akılla yol yürünemeyeceğini de işaret etmektedir.
Felsefe-bilimin baş yahut kaynak ilkesi konumunda olan aklın, hislerden bütünü ile azade olması ve böylelikle bir matematiksel dizilim kurallarınca hareket etmesi neticesinde tüm evren adeta bir laboratuvar ortamına, evrenin içinde bulunanlar ise sadece deneysel verilere tabi olunan bir nesne konumuna indirgenir. Kâinatın işleyen bir makinayla özdeş kılınması ancak varlığının tümünün nesne kılınmasıyla mümkündür. İşte bu zihniyetin semeresi olan mekanik evren tasavvuru çok geçmeden mekanik insan tasavvurunu, yani hormon salınımlarından ibaret olan insan tasavvurunu ortaya çıkarmıştır. Dikkat edildiğinde nesneleştirilen tabiat ve insanın bilinciyle ruhunun yok sayıldığı görülür. Varlığın, bilincinin ve ruhunun yok sayılmasıyla onun üzerinde dilediğince tasarruf etmenin yolu açılır. Modern dünyada tabiatın ve insanlığın üzerinde gerçekleştirilen her türlü tahrip ve soykırımın düşünsel lojistiğinde dile getirdiğimiz anlama biçiminin azımsanmayacak rolü bulunur.
Salt nesnenin olduğu yerde kaybolan şey öznedir. Öznenin olmadığı yerde ise her insan tekini kendi başına bir dünya kılan şahsiyet buharlaşır. Şahsiyet renktir, sayılamayacak kadar renk formundan çok daha fazla şahsiyet formu vardır. Bu yüzden şahsiyetin buharlaşmasıyla tüm renkler silinip belirsizleşirken griliğin artan bir biçimde ortama nüfuz ettiğini görürüz. Grilikte iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik, doğru ve yanlış, adalet ve zulüm gibi tüm kavramlar anlamlarını yitirirler. Grilikte her şey rasyoneldir, tekdüzelik hayatın her sahasına ve safhasına sirayet etmiştir. Grilikte insan matematiksel bir varlıktır. İki ile ikiyi çarparak hep dört rakamını elde edersiniz. Grilikte benî âdemin tüm fertleri dörttür. Dört olmayanlar fabrika hatasıdır, hurdadır.
Kalple bütün bağını koparmış olan aklın yüksek tekniğin bilgisine sahip olması yeryüzünün felaketidir. Zira biçimselleştirilmiş akıl varlığını hikmetin reddi üzerine kurmuştur. Hikmeti reddeden insanın trajik bir varlık durumuna düşmesi kaçınılmazdır. “Salt aklın biçimselleştirici işlemlerine tabi başta Fransız, İtalyan, Felemenk ile İngiliz olmak üzere, Yeniçağ dindışı Avrupa felsefeleri, insanı, ölümlü, aynı zamanda da ölümlülüğünü bilen ve bunun yarattığı umutsuz korku ile umutsuzluğu bağrında taşıyan, Yunan sahne sanatından apartılmış deyimle traqique varlık şeklinde anlayıp anlatmışlardır”.(1) Ölümün varlığını trajedi olarak görmek ancak ölümden sonrasını inkârla mümkündür. İşte bu inkâr bütün anlamın zayi edilmesi ve insanı dünyaya adeta atılmış, fırlatılmış bir varlık olarak değerlendirmeye yol açar. Artık geriye tek şey kalmıştır; yaşanan hayat. Öte yoksa cennet ve cehennem de yoktur. Öyleyse dünyada cennet inşa edilmeli ve az sayıda insanın cenneti için dünyanın kalanı cehenneme çevrilmelidir.
Hazreti Âdem ve eşinin yeryüzüne indirilmesiyle başlayan “gücenik maceramızda” Allah kullarını yalnız bırakmamış ve kendilerini doğrudan muhatap aldığı peygamberler vasıtasıyla kelamını kullarına ulaştırmıştır. İlahi tebliğler zaman içinde tahrife uğrasalar da bu tebliğlerin vücut verdiği bilgelikler insanlığın tecrübeleri, doğru ve yanlışları ile harmanlanarak arzın muhtelif kısımlarında kendilerini göstermişlerdir. Bunun yanı sıra “doğrudan doğruya insanlığa seslenen tebliğin bâtıni tefsirinden teşrihi ile teşhirinden hikmet ortaya çıkmıştır. İşte aklın ve gönlün bu hikmet ateşiyle yanıp tutuşması filo-sofiyadır. “Öyleyse felsefenin neşet ettiği menba haddizatında ilahi-dini kaynaklıdır.”.(2) İlk insanın aynı zamanda ilk peygamber olması ve yeryüzüne esmanın bilgisine sahip olarak gönderilmesi varlık üzerine sorulan ve ileride metafiziğin temel konularını oluşturacak olan meselelerin insanlık tarihi kadar sürekliliğe sahip olduğunu ve cevapların aşkın bir kaynaktan verildiğini de gösterir. Şöyle de söyleyebiliriz: Neden varım, varlığımın amacı nedir, ölümden sonra ne olur, dünya nedir, varlık nedir gibi soruların cevaplarını yakinen bilen ve bunları halkına tebliğ eden Hazreti Âdem’in cevapları zaman içinde pek çok tahrife uğramış olsa da felsefenin vesair dinlerin temellerini atmıştır. Modernlik dediğimiz süreç ise felsefenin bu hikmetten koparılmasını, biçimselleştirilmiş aklın boyunduruğu altına girmesini ve nihayetinde teknolojinin silik bir gölgesi olmasını sağlamıştır.
Modernleşme öncesinde felsefe ile din arasındaki etkileşimlerde kimi zaman felsefenin dinileştiğini kimi zaman da dinin felsefileştiğini görürüz. İslam düşüncesindeki ekollerin arasındaki farklar da kısmen bu saikle izah edilebilir. Dini felsefileştirmede Hırıstiyanlık en görünür örnektir. Hazreti İsa’nın tabiatı üzerinde süregelen sonu gelmez tartışmalar dini felsefileştirmiştir. Hazreti İsa’nın babasız dünya gelmesi, beşikten konuşması, ölüyü diriltmesi gibi mucizeler göstermesi hakkındaki ilahi/nasuti tartışmalara yol açmış ve içinde yaşanılan toprakların etkisiyle tahrif edilmiş incillerdeki “baba, oğul” gibi mecaz ifadeler zahiriyle alınarak Teslis Hırıstiyanlığın temel akidesi haline getirilmiştir. Mecazın zahirileştirilmesi aklın sınırlarının gerilere çekilmesidir. Bir başka ifadeyle, sınırları geriye yaslandırılmış akılla Hırıstiyanlık biçim kazanmıştır.
İnsan kendi düşünce ve doğrularını mutlak belleyip bunları başkalarına dayatma illetiyle malüldür. Kabul edilen doğruların inanca dayanması ya da bütünü ile aklın ürünü olması arasındaki kaynak farklığının dayatma eyleminde etkisi son yüz elli yılın tarihinde açıkça gözlemlenir. İnsanlık böylesi bir illetle malül olma durumunun zirvesini ise felsefeden türetilmiş ideolojilerle yaşamıştır. İdeolojiler, yani seküler dinler, aşkın bir kaynağa dayanmak bir yana, varlıklarını onun reddi üzerine kurarlar. Bu açıdan ufukları; kurucuları ve uygulayıcılarının yaşadıkları çağın önlerine çıkardığı meselelerle kayıtlı olsa da tezlerinin ilelebet hükümferma olacağına inanırlar. Korku, terör, bıkıp tükenmeyen tekrarlara dayalı eğitim ve şiddetli propaganda yoluyla “Hayaları burulmuş adamın ayaklarını yıkayan karavaşlar” oluştururlar. Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sı, Orwell’ın “Seksendört”ü ve “Hayvan Çiftliği” eserleri köle üretimlerinin nasıl gerçekleştirildiğine dair modern uygulamaları kendine konu edinir.
İnsanlık bugün görünürde dünün dünyasından bambaşka bir kulvarda ilerliyor. Geçen yüzyıllara damgasını vuran hümanizm, rasyonalite gibi kavramlar sanatın her dalında merkezden çıkarılmış gibi duruyor. İnsanların insanlardan nefret ederek kedi ve köpeklerin sıcaklığına sığındığı, doğuştan gelen fiziksel kimliğin özellikle cinsiyet bazında yok sayılarak hissetmenin öne çıkarıldığı, normal olanın ötekileştirdiği, insan ötesi toplumun öncülleri olan yapay zeka, cyborg, gibi ürünlerin görünür hale geldiği, bütün sınırların yok edildiği velhasılıkelam anominin her satha yayıldığı günleri yaşıyoruz. Görünürde başka bir dünyada yaşasak da aslında tüm olup bitenler insanlığın boynuna geçirilmiş zincirin yenilenmesinden ibarettir. Bunun için en radikal kararları alarak uygulamaya koydular. Amaçları insanı insan yapan şahsiyeti yok etmeye çalışmaktır. Şahsiyeti oluşturan her kavram yoğun saldırı altındadır. Aile, cinsiyet, din, gelenek, kültür sürekli ateş altındadır.
Gazze kuşatmasından bu yana yaşadıklarımız bu külli değişiminin arkasında yoğun dini saiklerin olduğunu gösteriyor. Bu yüzden sorunun tespitinde “soru”nun doğru sorulması gerekiyor. Evet! Şimdi en başa dönelim ve sorunun temelinde yatan “soru” nedir, buna dikkatlerimizi yöneltelim!
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.
Dipnot:
1- DURALI, Şaban Teoman, Sorun Nedir?, İstanbul: Dergah Yayınları, 2011, s. 16
2- A.g.e, s. 15