“Tanrı’yı sevmek demek, kendini O’na bağlamak demektir.”
Frithjof Schoun
Anlamlı bir hayat; bağ kurulmuş, bağlam oluşturulmuş, bağlı olunan bir hayattır. İnsan bağlayarak anlar. Bağlanarak öğrenir, sever, yüklenir. Bağlam oluşturarak aktarır, anlatır ve temellendirir. Akide, Arapça’da bağ atmak anlamındaki ukd kökünden türer. Yani inanç, bağ kelimesi ile aynı anlam haritasına aittir.
Bağlılık ile bağımlılık birbirine karıştırılmaması gereken kelimelerdir. Bağlılıkta şuurluluk hâkimken bağımlı olmakta, elbette yine kişinin tercihi ile, şuurunu devre dışı bırakması söz konusudur. Bağlılık temellendirilebilir ilkelerle mümkünken bağımlılık bir kandırmaca ve avuntu halidir. Bağlılıkta, atılan düğümün çözülmesi mümkün olduğundan amaç ve ilkeler merkeze alınır, bağımlılıkta ise düğüm, kördüğüm olduğundan çözüme, çözmeye dair hiçbir gündem yoktur. Bağlılıkta saygı çok önemli bir tavırken bağımlılık hem faili hem de mefulü öldürecek derecede saygısızlığa imkân tanır.
Bağ ile oluşturulan düğüm, çözülebildiği ölçüde özgürleştirir. Çözülemeyen düğümler güvensizdir. Çözülemediği için tedbirsizliğe yani gaflete sürükler. Çözülebilen düğümler kördüğüm olmadıkları için ilgi, emek ve teyakkuzu gerektirirler. Çözülebilen düğümler sağlam olmadıkları için çözülmezler; çözülebildikleri için çözülürler. Hakeza çözülemeyen düğümler sağlam oldukları için çözülemez değildirler. Çözülecek şekilde bağlanmadığı için çözülemezler. Çözülebilmek, çözülmek ve çözmek bir acziyet değil; bilakis usule işaret ettiğinden kudret halidir. Çözülebilmek, bir usulü ve dolayısıyla da hukuku gerektirir. Usulsüzce ve hukuksuzca atılan düğümler, kördüğüm haline gelir ve çözülmesi mümkün olmaz, koparılır. Koparmak da bir yöntemdir elbette. Ama makul, makbul ve maruf değildir zannımca. Allah ile bağ kurmak, yani O’na bağlanmak demek, O’na inanmak yani itimat etmek demektir. Ama bu düğüm kördüğüm değildir. Güvenin, sürekli temellendirilerek beslenmesi ile oluşturulan çok güçlü bir düğümdür. Usulü ve ilkesi olan; delillendirilebilir, sürdürülebilir ve aktarılıp öğretilebilir bir düğümdür. Tazelenen, sağlaması yapılan, gevşedikçe sıkıştırılan bir düğüm.
Bağlamak ilmek atmak demektir. İlmek atmak, sanata yani tahsiniyata da temas eder. Çünkü ilmek, örmenin en küçük eylemidir. Örmek motifler oluşturur. Zarif bir görüntü örer ören kişi. Bunu sabırla yaptığı için ilmek atmak ören için ruhani bir terbiyedir aynı zamanda. İlmekle terbiye eder nefsini âdem. İlmeklerle öreriz, karmaşık ve bazen pek çok tekrarla motifler yaptığımız hayat denen örgümüzü. İlmek ilmek dokunur nice doku. Geçmiş, şimdi ile ilmekle bağlanır. Şimdi, geleceğe ilmekle aktarılır. İlmek aynı zamanda bir usulü mecbur kılar dolayısıyla bir hukuku: bir fıkhı.
Anlam, bilgilerin örülmüş, bağlanmış halidir. Anlam aktarılabilir olduğunda gelenek mümkün olur ve okullar/ekoller bu işe hizmet ederler. Anlamı aktarmak için de aktaranla aktarılan arasında bir bağ ve bağlam oluşturulmalıdır. Bağlam zemini; bağ ise akışı sağlar. Anlamın şeyler arasındaki bağlantı ile zuhur etmesi bağlantının ilkeliliğine delalet eder. Burada bir metodun var olduğuna işaret eder. Çünkü bağlantı; tutarlı, amaçlı, metotlu olduğunda anlam olur. Anlam ise aktarılabildiği ölçüde muteber ve makbuldür. Anlam aktarılamadığında ne davet olur ne nübüvvet. Ne vahiy kalır ortada ne risalet!
Hayatın akışı da bağlarla olur. Hayatımızda var olan her şeyi bağlarla konumlandırırız ilişki ağımıza. Anları da birbirine bağlayarak zamanı anlarız. Anılar ve hatıralar bu bağlardan iz kalanlarıyla oluşur. Hikâyeler mesela olayların birbirleri arasındaki bağları gösterme sanatıdır. Âdem’den Yusuf’a; Süleyman’dan Hud’a anlatılan he şey birbirlerine bağlıdır, bağlantılıdır. Şarkılar da sesin örülmesi yani ilmek ilmek dokunması değil midir? Ve dahi mimari de yapı malzemelerinin düğümlenmesi değilse nedir?
Bağlantıyı kurmakta zorlanan akıllar geride kalırlar. Vakıalar onlar için anlaşılması çok güç karmaşık durumlardır. Ama bağlantıyı gören gözler için ipliğe dizilmiş tespih taneleri gibidir olayın her bir parçası. Âlemdeki olan, olmakta olan, olmuş olan, olacak olan ne varsa birbiriyle dolaylı ya da dolaysız bağlantılıdır, diyebiliriz. Mikrodan makroya bir bağlantı olduğunu henüz bilmesek de öylece olduğuna inanırız. Zira yerde ve gökte ne varsa Allah’ı tespih etmektedir. Tespih, duyan kulaklar için bir koro halinde icra edilmektedir. Tespih, adeta bir kolektif işarettir. Varlığın her bir birimi, her bir tanesi bir ayet yani bir nişane yani bir işaret değil midir? Bu işaret varlığın amacına işaret eder. Eskilerin teshir sırrı dedikleri; insana, insanlığa âlemin hizmetinin de asgari hali, zannediyorum, hakikate işaretten ibarettir.
Bizlik idraki içkin olanlar; vakıalar ve varlığın içerisindeki bağlılığı ve bu bağlılığın neresinde bizzat olduklarını görebilirler. Bu onlarda bir şuur, tevazu ve emanet bilinci oluşturur. Zira bu idrake erenler, âlemdeki hiçbir durum, duruş, olgu, olay ve kişi için beni ilgilendirmez diyemezler. Dolayısıyla bir başka idrakli varlığa da hiçbir mesele için seni ilgilendirmez diyemezler, dememeliler. Zira bağlılığı ve bağlantıyı keşfetmiş haldedirler. Biz, bütünün içinde bir yerde konumlanmış haldeyiz. Bunu fark etmekle ardından bu hale uyumlu ve ahenkli bir hayat yaşamakla mükellefiz. Ama bunu fark etmemek ya da fark etse de umursamamak veya bu bağlantılılığı reddetmek de birer tercihtir. Bu tercihlerden birini seçenler hayatlarına yükledikleri anlamı da bu zeminlerden biri üzerine inşa etmeye karar vermişler demektir.
Bağ, mekânda ve zamanda devamlılığa imkân tanır. Devamlılık üzerinden bir gelenek oluşturur. Bağ, hakikate meftun olması dolayısıyla aktarım yaparken hayatın sahih imbiğinden damıtma yapmasına da imkân tanır. Zira şeyler arasındaki vazifesi hakikat ile diğer şeyler arasındaki vazifesinden sonra gelir. Bağ ile bağlayan ve bağlanan âdemoğlu damıtılmışlıktan da istifade eder. Müstefid olduğu gibi kendinden sonrakilere de istifade kapısı aralar. Bağ marifetiyle aktarımın bizzat kendisi bile marufa hizmettir ve kıymetlidir. Nübüvvet zincirinin son halkası olan, türedi olmayıp, bir geleneğin devamı olduğunu ifade eden Peygamber Efendimiz; taşıdığı emanetle ilgili, bize ağır bir yük olacak ve O’na bağlılığımızı ispat edecek şöyle bir ödev vermiştir: “Sözlerimi duyan, duymayanlara ulaştırsın.”