Prof. Dr. Ahmet Ayhan Koyuncu: Osmanlı İslamcılığı devlet merkezlidir. Yani asli amacı devletin yaşadığı sorunlardan kurtulup onu eski ihtişamlı günlerine geri döndürmektir.


Prof. Dr. Ahmet Ayhan Koyuncu: Osmanlı İslamcılığı devlet merkezlidir. Yani asli amacı devletin yaşadığı sorunlardan kurtulup onu eski ihtişamlı günlerine geri döndürmektir.

1- Osmanlı dönemi İslamcılığı hangi tarihsel, siyasal ve toplumsal kriz ortamında doğmuştur? Bu bağlamda İslamcılık, Osmanlı Devleti için bir kurtuluş ideolojisi olarak mı tasarlanmıştır ve İttihad-ı İslam politikasıyla nasıl bir ilişki içindedir?

Osmanlı dönemi İslamcılığının ortaya çıkış koşullarına baktığımızda çok boyutlu bir kriz olduğunu söylemek mümkündür. Burada tarihsel, siyasal ve sosyolojik krizlerden bahsediyoruz. Aslında İslam dünyasının geçmişte de önemli krizleri vardı. Bu dönemde üç büyük krizden bahsedebiliriz. Bunlardan birincisi Antik Yunan’dan çevirilerin yapıldığı tercüme dönemi krizi. Bu dönemde yapılan tercümelerle İslam düşüncesinde önemli birtakım karmaşalar, karışıklıklar yaşanıyor. Dolayısıyla pek çok farklı fırka, cemaat, mezhep, ekol ortaya çıkıyor. Ancak bu kriz siyasal yapının çok sağlam olması nedeniyle aşılıyor. İkinci önemli kriz Moğol İstilası döneminde yaşanıyor ve bu kriz siyasal bir kriz. Yani özellikle Anadolu, Suriye ve İran gibi bölgelerde siyasal egemenlik Moğollara geçiyor. Ancak Moğolların çok köklü ve güçlü bir dini ve felsefi düşünce gelenekleri olmadığından, ayrıca İslam dünyasının da düşünsel anlamda sağlam olduğu bir dönem olduğu için bu kriz de kısa bir süre sonra aşılıyor ve İslam coğrafyasının geniş bir alanını işgal eden Moğollar, çok değil yüzyıl sonra Müslümanlaşarak eriyip gidiyor. Dolayısıyla Müslümanlar ikinci krizi de bu şekilde atlatıyorlar. 3. kriz ise çok daha büyük ve kapsamlı bir kriz. Batı dünyasıyla mücadele ettiğimiz dönemlerde 18-19. yüzyıllarda ortaya çıkıyor. 19. yüzyılda neredeyse bütün bir İslam dünyasını hem düşünsel hem de siyasal boyutlarıyla etkiliyor. Yani bu karşılaştığımız kriz iki boyutlu bir krizdir. Bu krizi 300 yıldır da aşamadık maalesef. Bu krizin geçmişteki krizlerden önemli bir farkı da İslam dünyası topyekûn mağlup oluyor. Moğol istilası döneminde örneğin Selçuklu Devleti yıkıldığında Memlukü Devleti ayaktaydı. Dolayısıyla yeri geldiğinde kalkıp Anadolu’ya gelip Moğolları mağlup ettiler. Ancak 19. Yüzyıl krizinde İslam Dünyası her yerde işgal altındaydı. Hindistan’dan tutun Ortadoğu’ya Orta Asya’dan Afrika’ya bütün İslam devletleri işgal altında. Dolayısıyla hem siyasal anlamda bir mağlubiyet var hem düşünsel krizler söz konusu. Yani düşünsel anlamda bir üretim de yapamıyoruz. Batı dünyasındaki modernime, aydınlanma gibi gelişmeler bizi de önemli ölçüde etkilemeye başlıyor. Bu açıdan bakıldığında aslında çok ciddi ve büyük çaplı bir krizle karşı karşıya olduğumuz görülüyor. Osmanlı dönemi İslamcılığı aslında bu krizlere bir çıkış yolu arayışı olarak karşımıza çıkıyor. Yani bir çözüm arayışı, bir kurtuluş reçetesi formunda ortaya çıkıyor. O dönemdeki kurtuluş reçetelerini 3 tarzlı siyaset olarak ifade edebiliriz. Yani üçü de aslında Osmanlı İmparatorluğu’nun kurtuluş yolu için bir reçete öneriyor. Bunlar Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük siyasetleridir. Tarihsel olarak önce Osmanlıcılık hayata geçirilmeye çalışılıyor. Osmanlıcılık siyaseti biraz Amerikan tipine örnek. Amerika’da olduğu gibi herhangi bir etmişte içermeyen, tüm eniştelerin kendisine aidiyet hissettiği bir kimlik olarak kurgulanıyor. Buradaki amaç imparatorluk dahilindeki gayrimüslim azınlıkların da kendisini imparatorluğa ait hissetmesidir. 

Dolayısıyla böyle bir kimlik kurgulanarak siyaset üretilmeye çalışılıyor. Ancak tabii bu tutmuyor, milliyetçilik hareketlerinin etkisi daha yüksek oluyor. Dolayısıyla İslamcılık siyasetine geçiliyor yani imparatorluğun gayrimüslim azınlıklarını imparatorluk içinde tutmanın çok mümkün olmadığı görülünce İslamcılık siyasetine dönülüyor ki daha sonraki süreçte Türkçülük siyasetine dönüşmesi de aslında aynı kaygı üzerinden gidiyor. Yani Müslüman unsurlarda da milliyetçilik fikirleri etkili olmaya başladığında artık Türkçülük siyaseti üzerinden bir siyaset kurgulanmaya başlanıyor. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında Osmanlı İslamcılığını, Osmanlı Devleti için kurtuluş ideolojisi olarak tanımlamak mümkündür. Yani mademki gayrimüslim azınlıklar imparatorluktan kopacaklar, o halde Müslüman unsurları bir arada tutabilmenin yolunu arayalım diyorlar ve bu ‘İttihat-ı İslam’ ya da ‘İslam Birliği’ siyaseti olarak da ifade edilen İslamcılık söylemi hayata geçirilmeye çalışılıyor. 

2- Osmanlı dönemi İslamcılığı devlet merkezli bir ideoloji midir? II. Abdülhamid’in Panislamizm siyaseti ile Cemaleydin Afgani’nin İslamcılık çizgisi arasında doktrinle ve stratejik farklar nelerdir ve devlet bu sınır aşan ideolojiyi nasıl denetim altına almaya çalışmıştır? 

İslamcılık dediğimizde aslında homojen yekvücut bir ideolojiden, düşünceden, hareketten bahsetmek pek mümkün değil. Bu anlamda İslamcılık çalışmalarına bakıldığında çeşitli dönemlere ve tarihsel süreçlere göre farklı İslamcılıklar olduğunu ifade etmek mümkündür. Osmanlı İslamcılığı da ayrı bir başlık altında ele alınmaktadır. Osmanlı İslamcılığını bir siyaset tarzı olarak ve devlet merkezli bir biçimde ifade edebiliriz. Bu İslamcılığı, II. Abdülhamit döneminde imparatorluğun yaşamış olduğu krizi aşma kaygısı olarak ifade etmiştik. Yani Osmanlıcılık siyasetinin tutmaması üzerine imparatorluk içerisindeki Müslüman kesimlerde de etkili olmaya başlayan milliyetçilik ideolojisinin önüne geçebilmek ve İmparatorluğu dağılmaktan kurtarmak amacıyla ‘İslam Birliği’ siyaseti izleniyor. Sultan, Halife ünvanlıyla yeryüzündeki bütün Müslümanların temsilcisi sıfatına sahiptir. Dolayısıyla burada Osmanlı İslamcılığının devlet merkezli ve devletin kurtuluş reçetelerinden bir reçete olarak tanımlamak mümkündür ve tabii devlet bütün İslam dünyasını temsil eden ya da temsil etme iddiasında olan bir devlet olarak çıkmaktadır. Çünkü, halifedir. Ancak dönemin İslamcıları, İslamcılık siyaseti güden bu Sultan’a hemen hemen tamamıyla muhalif bir çizgide yer almıştır. Cemalettin Afgani de bunlardan bir tanesidir. İslamcılık tasniflerine bakıldığında, çeşitli tasnifler yapılmakla birlikte meseleyi daha iyi anlamak için Hamza Türkmen’in tasnifine değinmekte fayda var. Türkmen’in yapmış olduğu tasnifte üç tip İslamcılık vardır. Birincisi, devlet merkezli bir ideoloji olarak İslamcılık, ki Osmanlı İslamcılığını ifade eder. İkincisi Cumhuriyet döneminde sağcı milliyetçilikle karışmış İslamcılık ve üçüncüsü de Afgani ile başlayıp 70’li yıllardan sonra devam eden evrensel İslamcılıktır. Hakiki İslamcılık olarak tanımlanan bu İslamcılık, Afgani gibi isimlerin savunduğu İslamcılık anlayışını temsil eder. Dolayısıyla burada bakıldığında Cemalettin Afgani’nin ve Abdülhamit’in İslamcılık anlayışlarında önemli farklar göze çarpmaktadır. Tabii İslamcılık siyasetini gütmelerine rağmen bu isimlerle neden ters düşüyor diye baktığımızda öncelikle şunu ifade edebiliriz. Osmanlı İslamcılığı devletin kurtuluşunu merkeze alıyordu. Bundan dolayı devlet merkezli ve bir kurtuluş ideolojisi olarak İslamcılıktan bahsediyoruz. Afgani de aynı kaygıları kısmen gütmesine rağmen daha evrensel bir çerçeve içerisinde mevzuyu ele almaktadır ama Afgani’nin aynı zamanda şöyle de bir özelliği de vardır. İçinde yaşanan durumu gördüğü için tek bir hilafet devletinin çatısı altında bütün Müslümanların bir araya gelebileceği bir İslam devletinin çok mümkün olmadığını görüyor. Dolayısıyla Afgani her ülkenin bir bağımsızlık savaşına girmesi gerektiğini, ayrı birer bağımsız ülke olmaları gerektiğini, daha sonra bir trenin katarları gibi bağımsızlığa ulaştıktan sonra halifenin ya da hilafet devletinin arkasında duracak şekilde bir ‘İslam Birliği’ tasavvuru oluşturuyor. Âdeta bugünkü Avrupa Birliğini andıran bir sistem tasavvur ediyor. Bu bağlamda Afgani’nin İslamcılık tasavvuru ile Sultan II. Abdülhamid’in İslamcılık tasavvuru uyuşmadığı için bir farklılık söz konusu oluyor. Nitekim bundan kaynaklı olarak Sultan II. Abdülhamid Afgani’nin görüşlerini tehlikeli buluyor ve onu İstanbul’da bir süre göz altında tutuyor. İlginçtir, Afgani aynı zamanda İslam dünyasında milliyetçiliğin de teorik babalarından bir tanesi olarak kabul ediliyor. Özellikle öğrencisi Abduh üzerinden Mısır’da Veft Partisi ve Saad Zağlul gibi isimlere etki ettiğini biliyoruz. Onun dışında Türkiye'de de Türkçülerin Afgani’den etkilendiğini ifade etmek mümkündür. Dolayısıyla evrensel İslamcılığın önemli teorisyenlerinden bir tanesi ironik bir biçimde İslam dünyasındaki milliyetçiliğin de kurucu babalarından birisi haline geliyor. 

3- Osmanlı dönemi İslamcılığı; Osmanlıcılık, Türkçülük ve Batıcılık akımlarıyla hangi yönlerden ayrışmış, hangi noktalarda etkileşime girmiştir? Bu düşünsel yapı eklektik bir karakter mi taşımaktadır ve bu akımlar arasındaki rekabet devlet siyasetine nasıl yansımıştır? 

Aslında soruyu şu şekilde ele alalım. Üç tarz siyaset olarak ifade edilen Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük her üçü de batıcılıkla yani modernleşme ile ilişkilidir. Tabii burada batıcılığın 3 farklı biçimi söz konusudur. Batının hem ilmini hem tekniğini hem de ahlakını alalım şeklinde bir yaklaşım var. Bu yaklaşımı pür batıcılık olarak nitelemek mümkün. İkincisi, pür batı karşıtlığı olarak niteleyebileceğimiz ikinci bir yaklaşım var. Batıcılığa karşı bakış şu şekildedir: batının ilerlemesinin, gelişmesinin, geçmişte biz ileri bir durumdayken bizi takip ederek olmadığını, yaptıklarının aslında kendi köklerine, özlerine dönmek olduğunu, dolayısıyla bizim de batıdan bir şey almamıza gerek olmadığını ve kendi köklerimize dönmemiz gerektiği savunmaktadırlar. Bir de ılımlı batıcılık var. Bu ılımlı batıcılık aslında kısmi batıcılık olarak da belki adlandırılabilir: Batının ilmini, tekniğini alalım, kültürü ve ahlakı kendilerine kalsın. “İslam’ın kültürü ve ahlakı Batının kültüründen ve ahlakından daha üstündür.” Şeklinde bir yaklaşım. Burada ağırlıklı olarak ana akım yaklaşımlarda bu ılımlı batıcılık şeklinde hem Türkçülerin hem İslamcıların hem de Osmanlıcıların benzer tavır gösterdiğini görüyoruz. Dolayısıyla burada bir benzerlik söz konusu. Tabii Osmanlıca ve Türkçe yaklaşımlar içerisinde bu batıcılığın dozajı noktasında bir farklılıktan bahsedebiliriz. İslamcılığın batılılaşma/modernleşmeye yaklaşımını M. Akif’in bir ifadesinde görmek mümkün: “işleri dinimiz gibi, dinleri işimiz gibi”. Dolayısıyla burada bizim dinimizin sağlam onların işlerinin sağlam olduğunu ifade ediyor ve bu ikisinin bir şekilde olması gerektiğini ifade ediyor. Tabii bu batıcılığa ilişkin yaklaşımlardaki rekabet devlet siyasetine de etki ediyor ama temel olarak ağırlık, ılımlı batıcılık şeklinde bir yaklaşım olduğu için daha çok reform yönünde yani devrimler yönünde değil reform kapsamında siyaseten yansıması söz konusu oluyor. Bu açıdan çok ciddi bir farklılık olduğunu düşünmüyorum. 

4- Osmanlı döneminde İslamcılık modernleşmeye nasıl yaklaşmıştır? İslamcı aydınlar, Batı menşeli modern siyasal ve toplumsal kavramları (meşrutiyet, parlamento, terakki vb.) İslami bir çerçevede yeniden yorumlayarak İslami bir modernleşme mi inşa etmeye çalışmışlardır? 

Bir önceki soruda da bahsettiğimiz gibi İslamcılığın da diğer siyaset tarzları gibi modernleşmeye ya da batılılaşmaya yaklaşımı üç farklı boyutta gerçekleşmiştir. Ancak ana akım olarak ifade edebileceğimiz ağırlıklı yaklaşım, ılımlı batıcılık ya da ılımlı modernleşme şeklindedir. Batının ilim ve tekniğini alıp bu unsurları İslam kültür ve ahlakıyla birleştirme yönünde bir yaklaşıma sahip olmuştur. Tabii bu süreçte batıdan bir takım siyasal ve toplumsal kavramlar ithal edilmiştir. Bunlar meşrutiyet, parlamento, terakki vb. kavramlardır. Bu kavramlar İslami bir çerçevede yeniden yorumlanarak esasında İslam ve modernleşmenin bir ilişkisi kurulmaya çalışılmıştır. İslami bir modernleşme inşa edilmeye çalışılmıştır. Bu anlamda mesela demokrasinin İslam'da olduğu, “Veşavirhum fil emr.” ayetine istinaden istişare kavramı üzerinden yorumlanmıştır. Bu yeni siyasal kurgu çerçevesinde bir siyasal tasavvur oluşturulmaya çalışılmıştır. Terakki kavramı yine İslam'ın ilerlemeye engel olup olmadığı bağlamında o dönemin önemli tartışmalarından bir tanesidir. İslam'ın ilerlemeye engel olmadığı, terakkiye mani olmadığı şeklinde yaklaşım hemen hemen bütün Müslümanların savunduğu bir yaklaşım olmuştur. Bu anlamda modernleşmenin kavramları etrafında bir İslami yenilenme arayışı söz konusu olmuştur. Bunun teorik zeminini ise ihya hareketlerine dayandırmışlardır. 

5- Osmanlı döneminde İslamcılığın önde gelen temsilcileri kimlerdir ve bu düşünürler hangi entelektüel kaynaklardan beslenmiştir? Sırat-ı Müstakim (Sebilürreşad), Beyanü’l-Hak gibi dergiler, İslam dünyasında nasıl bir ortak bilinç ve dava anlayışı üretmiştir? 

Osmanlı dönemi İslamcılığının önde gelen temsilcilerine bakıldığında Mehmet Akif Ersoy, Sait Halim Paşa, Babanzade Ahmet Naim, Filibeli Ahmet Hilmi gibi isimler ön plana çıkmaktadır. Bu düşünürlerin beslenme kaynaklarına baktığımızda aslında bir tarafıyla klasik İslami kaynaklardan özellikle de ihya hareketleriyle ilişkili isimlerden, diğer taraftan da modern dönemdeki Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh’tan beslendiklerini söyleyebilmek mümkündür. Buradaki temel vurgu İslam dünyasının içine düşmüş olduğu sorunların bir anlamda teolojik hesaplaşmasını yapıyorlar ve burada önemli bir söylem ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Yani geçmişle gelenekle bir hesaplaşma içerisine giriyorlar. Çünkü buradaki temel problem şudur, ayet şunu söylüyor: “İnanıyorsanız en üstün sizsiniz”. 

İnanıyoruz ama artık üstün biz değiliz. O halde burada ya ayette problem var veya bizde bir problem söz konusu. Bu durumda ayette problem söz konusu olamayacağına göre bizde bir problem var. İnancımızda bir problem var. Biz dini eksik anladık, yanlış anladık, ters anladık o nedenle üstünlüğümüzü kaybettik. O halde bununla yüzleşmemiz gerekiyor. Bu açıdan gelenekle bir hesaplaşma içine girerek, geleneği ve modernliği harmanlama anlayışı söz konusu. Burada öne çıkan bazı söylemler var. O söylemlere baktığımızda öncelikle bilimin ve dinin birbiriyle problemli olmadığını uyum içerisinde olduğu ifade ediliyor. Ayrıca ‘İttihad-ı İslam’ yani ‘İslam Birliği’ söylemi çıkıyor bu söylemler İslamcı dergiler aracılığıyla yayılıyor. Sırat-ı Müstakim (daha sonra Sebilürreşad) Beyanülhak gibi dergiler de daha çok bu söylemler üzerinden gidiyorlar. İslam dünyasında ümmet merkezli ortak bilinç ve dava anlayışı yaymaya çalışıyorlar. Bir anlamda küresel bir ümmet bilinci oluşturulmaya çalışılıyor. Bu dergilerde Rumeli’den Orta Asya'ya, Afrika'ya kadar. Mektuplarda İslam dünyasından haberler yayınlanıyor. Dolayısıyla ümmet bilincine ilişkin vurgular yapılmaya çalışılıyor. Bu anlamda bu isimler ve bu dergiler o dönemde siyasal ve toplumsal düşünce alanında İslamcıların etkili olduğu dergiler olarak öne çıkıyor. 

6- Osmanlı döneminde İslamcılığın yükselen Türk ve Arap milliyetçiliklerine yönelttikleri eleştirilerin teolojik ve sosyolojik temelleri nelerdir? 1914’te Cihad-ı Ekber’in ve ümmetçi siyasetin beklenen etkiyi yaratamamasının arkasında hangi yapısal nedenler bulunmaktadır? 

Fransız Devrimi sonrasında yükselen milliyetçilik dalgası tüm dünyayı sardı. Doğal olarak İslam dünyasında da bir karşılığı oldu. Özellikle İslam dünyasından Avrupa'ya eğitim görmeye giden öğrenciler üzerinden bu fikirler etkili olmaya başlamıştır. Orada eğitim alıp sonra yurt dışına dönenler vatan, millet, milliyet gibi kavramları bu dönemin önemli tartışma konuları yaptı. Böylece bu kavramlar Avrupa’dan sonra Müslüman coğrafyada da tartışılmaya başlandı ve gündem teşkil etti. Arap milliyetçiliğinin daha çok kültürel düzeyde bir etkisinin söz konusu olduğunu da söyleyebiliriz. Ve bu özellikle Müslüman Araplarda daha çok görülmüştür. Siyasal anlamda ise, yani ayrılıkçı bağımsızlık yanlısı bir söylem olarak Araplarda, daha çok Hristiyan Araplar için geçerli olduğundan bahsedebiliriz. Ancak Müslüman Araplarda bağımsızlık yanlısı söylem çok karşılık bulmamıştır. Tabii burada İslamcıların bu fikirlere yönelik eleştirileri söz konusu oldu ve burada onun iki boyutu var. Birincisi teolojik, İkincisi de sosyolojik boyuttur. Teolojik boyuta bakıldığında öne çıkan söylem milliyetçiliğin, İslam'ın ruhuyla, özüyle uyuşmadığı yönündedir. “İslam'da davayı kavmiyet yoktur.” şeklinde Babanzade Ahmet Naim’in çalışması vardı. Diğer İslamcıların da aynı bakış açısına sahip olduğunu söyleyebilmemiz mümkün. Bir de sosyolojik boyutları ve siyasal boyutları söz konusu. Arap milliyetçilerinde de ayrılıkçılığa karşı bir bakış var. Türkler ve Arapların birbirinden siyasal olarak ayrılmaması gerektiği, ayrılırsa Avrupalı güçlerin ayrı ayrı iki tarafı yok edeceği söylemi ön plana çıkıyor. Özellikle Muhammed Abduh ve sonrasında öğrencisi ve Arap milliyetçiliğinin teorisyenlerinden 

M. Reşit Rıza’nın bu söylemi dile getirdikleri kayıtlarda yer alıyor. Oradaki ana vurgu, ümmetin birlik olarak var olması ve eğer parçalanma olursa nihai noktada yok olacağı yönündeki fikirlerdir. Ancak tabii burada işin sosyolojik boyutlarına da değinirken, özellikle İslam dünyasının Arap bölgesinde kabiliyetçi anlayışta olması neticesinde kabile liderlerinin batılı devletlerle işbirliği yapmasıyla birlikte ümmetçi etkinin yok olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla Cihad-ı Ekber'in ilan edilmesinin ciddi anlamda bir karşılığı olmuyor. Selahattin Günay'ın Filistin cephesindeki anılarını anlattığı kitaba baktığımızda aslında orada aşiret reisinin aşiret bireyleri üzerinden ne kadar etkili olduğunun çarpıcı örnekleri var. Yani neredeyse bir peygamber statüsüne koyuyorlar reislerini. Dolayısıyla bu anlamda bakıldığında oradaki aşiret yapısı ve aşiret liderlerinin tavrı, Cihad-ı Ekber’in başarısızlığının sebeplerinden birisini teşkil ediyor. 

7- Osmanlı döneminde İslamcılığın tarihsel mirası nedir? Milli Mücadele sürecindeki tutumu, Cumhuriyet’in ilanı ve laiklik politikaları karşısındaki pozisyonu dikkate alındığında, Osmanlı İslamcılığı ile Cumhuriyet dönemi İslamcılığı arasında süreklilik mi söz konusu yoksa 1924 sonrası bir kopuş mu söz konusudur? 

Osmanlı İslamcılığından günümüze, Cumhuriyet Dönemi İslamcılığına yönelik bir süreklilik ya da bir kopuş olması tartışmalarına baktığımızda, aslında burada önce kavram üzerinden gitmekte fayda var. İslamcılık karmaşık bir kavram. Yani öyle net olarak tanımlayabileceğiniz bir hareketi, bir düşünceyi anlatan homojen bir yapı değil. Döneme ve tarihsel sürece göre farklılık arz ediyor. Dolayısıyla aslında bu açıdan bakıldığında İslamcılıktan değil İslamcılıklardan bahsetmek mümkün. Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının süreklilikleri de var, kopuşları da var. Bu bağlamda baktığımızda öncelikle farklılaşmalara değinerek başlayabiliriz. Farklılaşmalardan en önemlisi, bir defa Osmanlı İslamcılığı devlet merkezlidir. Yani asli amacı devletin yaşadığı sorunlardan kurtulup onu eski ihtişamlı günlerine geri döndürmektir. Bu açıdan İsmail Kara’nın ifadesiyle Osmanlı İslamcılığı muhalif olmaktan çok muvafık bir harekettir. Cumhuriyet Dönemi İslamcılığında ise daha çok muhalif bir ideoloji pozisyonu var. Tabii bu da kendi içinde farklılaşıyor. Aslında bunu ben kitabımda beş döneme ayırdım. Bunlardan birincisi Osmanlı İslamcılığı, tarzı siyaset olarak İslamcılık. İkincisi 1924-1950 arası dönemi ifade eden Fetret Dönemi İslamcılığı. Yani bu dönemde İslamcılık siyasal bir dil kırılması yaşıyor ve kamusal alanda çok fazla varlık gösteremiyor. Üçüncüsü 1950 sonrasında Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi ile birlikte rahatlamadığı dönemi var ve burada sağcılık ve milliyetçilikle karışmış bir İslamcılık söz konusu. 1950-1970 arası bu çerçevede şekilleniyor. Bu dönemden sonra 1970’ler ile beraber benim pür İslamcı tavır olarak nitelediğim bir dönem söz konusu. Özellikle İslam dünyasının farklı coğrafyalarındaki eserlerin çevrilmesi ile beraber İslamcılıkta önemli bir kopuş yaşanıyor. Bu İslamcılık anlayışından pek çok açıdan farklılık söz konusu. Bunlardan en önemlisi devlet ve toplumla kurulan ilişki biçiminin değişmesidir. Yani önceki dönem İslamcılıklarında devlet iyi ama yöneticiler kötüydü. Eğer yöneticiler değişirse devlette herhangi bir sorun yoktu. Toplum da Müslüman bir toplumdu. Fakat 1970'li yıllardan sonra devletin gayri İslami bir yapıda olduğu, dolayısıyla ona tabii olmanın da inanç açısından sıkıntılar yaratacağını ifade eden bir anlayış ortaya çıktı. Devlet, Müslüman değil dolayısıyla bu Müslüman olmayan devlete gönüllü biat eden toplumlar da Müslüman değil. Buradan hareketle bu süreçte devlet ve toplumu yeniden İslamileştirmeyi amaçlayan bir İslamcılık anlayışı ortaya çıkmaya başladı. 1970'lardan 1997'ye, 28 Şubat sürecine kadar belki dönemlendirebileceğimiz bir İslamcılık anlayışı bu süreçte etkili olmaya başladı. 28 Şubat sürecinden sonra önemli ölçüde hasar gören İslamcılık, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kurulması ve iktidara gelmesiyle birlikte, yani yaşamış olduğu sorunlardan kaynaklı olarak İslam'ın liberal ve demokrat yönlerini keşfetmeye başlıyor ve bugün içinde olduğumuz süreç karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla net olarak Osmanlı İslamcılığıyla Cumhuriyet Dönemi İslamcılığının bir süreç ya da bir kopuş olduğunu ifade edebilmek mümkün değil. Ancak belli süreklilikleri ve belli kopuşların yaşandığı bir süreç olarak ifade edebiliriz diye düşünüyorum.

*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.

Yorum Yapın