Önceki yazımızda başlık olarak ailenin problemlerini ve çözüm yöntemini konuşmuştuk. Şimdi insanlığın kadim pratiğinde tekrarlayan bu sorunları nasıl teşhis ve tedavi ettiğimizi görelim.
Problem 1: Tüketen Eş Seçimi
Bu problem hakkında aklınıza gelen ilk şey gözünü müstakbel eşinin cüzdanına dikmiş eşler olabilir. Ama bu problem bundan öte, diğer bütün problemleri de ilgilendiren ana parçadır.
Bu çağın aile ve bireyler üzerinde büyük tuzaklarından en önemlisi tüketim çılgınlığıdır. Çağdaş aile, tükettiği kadar vardır. Ama yalnızca maddeyi değil manayı da tüketir. Tüketemediği zaman varlığının farkına var(a)maz. Varamayınca da ya tüketecek yeni şeyler bulmak zorundadır ya da bulamayınca kendini tüketecektir.
İdeal aile ise “en büyük zenginlik kanaattir” der ama bu atalet ya da tembellik değil tam aksine doğayı/doğal olanı tüketmeden, doğanın/doğal olanın kendini üretmesine müsaade ederek tüketmektir.
Ülkemizde de tercümesi yapılmış Etkili İnsanın 7 Alışkanlığı kitabının yazarı Stephen Covey buna “Ürün ve Üretim Yeteneği Dengesi” diyor yahut meşhur masaldaki “altın yumurtlayan kaz ve altın yumurta”. Kazın altın yumurtasını almanın yolu, onu kesmekten değil; besleyip, sabırla yumurtlamasına devam etmesini sağlamaktan geçer.
Aile toplamda bütün toplum için altın yumurtlayan kaz gibidir, aynı şekilde doğa da toplum için altın yumurtlayan kaz gibidir. Modern çağda insan aç gözlülükle hem doğayı hem aileyi kesmiş ama eline altın yumurtalar değil ceset kalmıştır.
Çağdaş toplum kapitalizmin üretim ve tüketim çarkları içinde şekillendiği için tüketmeden var olamaz. Dolayısıyla bu çarkı kırmak aynı zamanda ailenin de gerçek mecrasına dönmesi demektir.
Tüketim çılgınlığından yorgun toplum, sükûneti Budist tapınaklarında, yoga seanslarında arıyor. Hâlbuki bu da başka bir uç noktadır. Oysa kanaat; çevrenin kendini üretmesine fırsat vererek tüketmek iken Budist tapınaklarında hiç tüketmeden bir deri kemik kalmakla kapitalizmin çarklarında aşırı tüketmek aslında aynı şeylerdir.
Gençlerin sosyal sitelerde gördüğü, güzel/yakışıklı mankenlerin yer aldığı bir elbise kataloğu hem olmayan yeni ihtiyaçlar doğuruyor hem de gençlerin ayna önünde kendilerini daha çirkin hissetmelerine sebep oluyor. Peki, çare sosyal medyayı ve üzerinde faaliyet gösterdiği teknolojiyi çöpe atmaktan mı geçiyor? Tabii ki, hayır!
Gerçek ilişkiler ve temaslar her zaman sanal gerçeklikten daha önemlidir. Rüya ile uyanıklık arasındaki fark gibidir. Rüyalar çok güzel olabilir ama her rüyanın uyanışı vardır. Gerçekler somut ve tam anlamıyla hissedilendir. Bu ilişkilerin doya doya hissedildiği aileler, sanal gerçeklik teknolojisinde kaybolmazlar. Forumlarda, sosyal medyada birkaç beğeni almak onlar için hayati önem taşımaz. Bu ailenin bireyleri, teknolojiyi kendilerini birbirinden ayıran değil birleştiren bir harç olarak kullanırlar. Zaten eşyayı anlamak da budur. Eğer aleti kullanıyorsanız tam olarak faydanız için çalışır ancak alet sizi kullanıyorsa bu bağımlılık hâlidir. Siz teknolojiyi tüketirken, teknoloji de sizi tüketir; ilişkilerinizi tüketir, işinizi tüketir, çevrenizi tüketir, hâsılı en değerli olan zamanınızı tüketir.
Tanıştığım bir ailenin bütün çocukları ve ebeveynleri teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanıyorlardı. Ama yemek yediklerinde ya da birlikte özel bir anı geçirirken, bütün teknolojik aletleri kapatıyor ve o anı yalnızca kendilerine ait kılıyorlardı. Tabii bu bilinçli bir tercihti. Zaten iyi şeyler bilinçli tercihlerden var olmaz mı?
Diğer yandan sorunlarına danışmanlık yaptığım pek çok ailenin kontrolsüz teknoloji kullandığını, bu teknolojiyi de birbirlerine yakınlaşmak için değil kaçış için kullandıklarını gördüm. Bu bilinçli bir tercih değildi ama sonuç buydu.
Aile yemek yerken güzel bir film izliyor ve güya eğleniyordu. Yahut baba günün siyasi haberlerini izliyor; kâh öfkeleniyor kâh seviniyordu Aslında bir araya geldikleri, paylaşabilecekleri en güzel yemeği; sevgi ve iletişim menüsünü cansız ekranlara kurban ediyorlardı.
Ailedeki bu anları eğer iletişim ve sevgi paylaşımı olarak değerlendirirseniz, bu anlar gemi battığında sizi boğulmaktan kurtaran can simitlerine benzer. Gemi battığında can simidi nasıl imdada yetişirse ailede fırtına kopup kavgalar çıktığında da bu anlarda edindiğiniz sevginin hazırladığı can simitleri aileyi, çocuğu ve eşi koruyacaktır.
Demek ki, ideal ailenin en önemli umdelerinden birisi de üretim yeteneğini koruyarak problem anında meydana gelen tüketim kayıplarını (sevgi, saygı, öz saygı, paylaşım vs) telafi etmesidir. Tabii ki, damlaya damlaya sevgi biriktirmek, güzel sözler biriktirmek, sabır biriktirmek, saygı biriktirmek şartıyla…
Ailelerin problem çözümlerinde anahtar bir çözüm önerilerinden biri şudur: Aile içi bütün kavgalar tüketim kavgasıdır, dolayısıyla üreten ailelerde kavga dahi olsa üretim yeteneği tüketimden doğan kavgaları tedavi eder.
Üretim; ebeveynin sorumluluklarını üstlenerek evin fiziksel ihtiyaçlarını karşılaması olduğu gibi; komşuyla selamlaşma ve ihtiyaçlarını karşılama, yüzlerin akıllı telefona, televizyona dönmediği bir akşamda ailece çay içip paylaşımda bulunma, anneye yardım için bulaşıkları yıkama, babaya yardım için pazardan gelen poşetleri içeri alma, yorgun gelen eşin ya da babanın yanağına kondurulan bir öpücük de olabilir.
Tüketim; eve getirilen yiyecek içeceği, musluktan akan suyu, elektriği ihtiyaç için kullanmak olduğu gibi; sevgi beklentisi, paylaşım, anlaşılmak isteği, kucaklanmak, kendini ifade isteği de birer tüketimdir.
Altın yumurtlayan kaz üretimdir. Kazı koruduğunuzda, beslediğinizde üretimi korumuş, böylece altın yumurtaları alarak tüketimi de korumuş olursunuz.
Ailenin üretim yeteneğini koruyacak ve geliştirecek eşler, hayatını ilkeler üzerinden yaşayan insanlardır. Bütün dinler, ideolojiler insanlara mutluluk için temel ilkeler sunarlar. Bunlara bağlı olduğunuzda size mutluluk vadederler.
Örneğin Kur’an: “Bu kitap (Kur’an), Müttakiler (sorumluluk sahipleri için) bir yol göstericidir.” der.
İncil’de: “Sevgi, Allah’ın buyruklarına uygun yaşamamız demektir. Başlangıçtan beri işittiğiniz gibi, O’nun buyruğu, sevgi yolunda yürümenizdir.” (Yuhanna’nın 2. Mektubu, 1:6) ifadesi yer alır.
Brihadaranyaka Upanişad’da (Hinduizm Kitabı): “Kişinin arzusu, o kimsenin kaderidir. Çünkü kişi arzularına göre irade gösterir, iradesine göre davranır, iyi veya kötü ektiğini biçer.” ifadesi vardır.
Komunizm ise: “Ahlak, kitlelerin sömürüye ve zulme karşı mücadelelerinde oluşturdukları ahlak kurallarıdır.” der.
Aslında bu alıntıları oldukça uzatabiliriz. Aslolan güzel ilkeleri dile getirmek değil, hayatın bizatihi içinde uygulamaktır.
Aksi takdirde sosyal paylaşım sitelerinde sürekli iyilikleri paylaşıp hayatı kötü yaşayan bireylere dönüşürüz. Bu ise en basit ifadesiyle “iki yüzlü” bir hayattır.
Savunduğunuz ilkeleri yaşamıyorsanız/üretmiyorsanız, onları tüketiyorsunuz demektir.
Seçtiğiniz eşinizde ve sizde bu özellikler yoksa var olan her şeyinizi; malınızı, canınızı, sevginizi, saygınızı, cinselliğinizi, çevrenizi, çocuğunuzu, ahlaki değerlerinizi tükettikten sonra, çevrenizdeki insanları tüketecek ve sonunda sahip olduğunuz en değerli şeyinizi: hayatınızı tüketmiş olacaksınız.
Dinlerin ya da ideolojilerin doğruluğu onları yaşayan insanların üzerinde hayat bulur. Eğer sahip olduğunuz inanç ve ilkeler hayatınızda yer bulmuyorsa ne yazık ki sizin inanmadığınız şeyler başkaları tarafından da kabul görmeyecektir.
Kur’an: “Siz ey iman edenler! Niçin söylemlerinizle eylemleriniz birbirine uymuyor! Yapmadığınız/yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında ağır (sonuçları) olan nahoş bir davranıştır.)” der. (Saf/2-3)
İnandığınız ilkelerin bütünlüğünü kavrarsanız, kendi bütünlüğünüzü anlarsınız. Bu bütünlüğe saygı duyarsanız, buna saygı duyan eşler bulursunuz.
Buna rağmen yolunuza problemler çıktığında bu bütünü düşünerek sabreder ve şükrederseniz; kaosu ve belayı fırsata dönüştürürsünüz.
Sonucun ürün olduğunu bildiğiniz için her şeyi çekmeye değer, diye düşünür yola devam edersiniz.
Çözüm: Tüketen ailelerden, “Üretip, tüketen” ailelere…
Problem 2: Eşlerin Tanışma, Nişan ve Evlilik Sürecine Dair Problemleri
Buna inşanın temel sorunları da diyebilirsiniz. İnşa ettiğiniz aileyi ya santim santim hesaplayıp her türlü felakete karşı sapasağlam inşa edeceksiniz ya da aceleyle başınızı sokacak bir çatı olarak yapıp felaketlerle sonra baş edeceksiniz.
Peki, evliliği böyle ince eleyip sık dokuyarak kurmak mümkün müdür? Yalnızca aşk yetmez mi?
Aslında bu soruyu evli olanlara sorarak başlayabiliriz. Evlilikleri iyi gitmeyen ama büyük bir aşkla evlenen çiftlere niye evlendiklerini sorduğumuzda birbirlerini çok sevdiklerini, aşık olduklarını kolayca anlatırlar. “Peki ama eşinin neyini beğeniyordun?” diye sorunca “Beni çok seviyordu, ben de çok aşıktım” dışında yeterli cevapları yoktur. Hâlbuki evliliği yolunda giden çiftler, aşkın yanında birbirlerinin başkaca güzel özelliklerini de sayabilirler.
Burada hemen ideal evlilik modelini hatırlayalım: “Aile ve Gönül Katkılı Evlilik”. Bu model, “aşkın gözü kördür” olgusunu saf dışı bırakırken, aşkı da yok saymayan bir yaklaşıma sahiptir. Aşkı için şiirler yazıp ona duyduğu sevgisini ilan edebilir ama ailenin yardımıyla müstakbel gelin/damata dair; dürüst mü, denk mi, sorumlu mu, ahlaklı mı, kötü alışkanlığı var mı gibi endişelerini de göz ardı etmez.
Dikkat ettiyseniz öncelikle bütüne baktık; evliliği yalnızca aşk olarak ya da kurulan bir şirket gibi görmedik. İlerideki sorunları da tahmin ederek bu sorunları birlikte halledebileceğimiz bir kurum olarak gördük. Sonra ise çözüm odaklı baktık; Allah’ın insanın yaratılışına koyduğu karşı cinse aşık olmayı reddetmedik ama “aşkın gözü kördür” tuzağını da ailenin objektif bakışı ile çözmeyi öngördük.
Sonuç odaklı baktık; böyle kurulan bir kurum problemlerden azade değildir ama artık fırtınalara daha dayanıklı olacaktır. Bu aile, kısmet olur da çocukları da olursa topluma sağlıklı bireyler kazandırır, toplum ve kendileri için her alanda sağlıklı üretim yapar.
Problem 3: Evlilikte Uyum Problemleri
Evliliğe giden yolda aşk da olsa, aileler birlikte karar da verseler, iki farklı insanın bir araya gelip hayat yürüyüşünü uyumlu adımlarla götürmesi kolay olmaz. Devletin resmi istatistikleri boşanmanın en çok evliliğin ilk 5 yılında olduğunu söylüyor. Bu yılları atlatan çiftlerin bundan sonraki yıllarda boşanma riskleri daha da azalmaktadır. Çünkü artık birbirlerini anlamış ve bir şekilde kabullenmiş oluyorlar.
Burada boşanmamış olmayı mutlak anlamda iyi görüyoruz anlamı çıkmasın. Boşanmanın olmadığı ama bir tarafın diğerinin kişiliğini sildiği, çocukların kişiliklerinin olmadığı adeta ruh hastalıkları hastanesine dönüşmüş aileler hem kendilerine hem de topluma faydalı değil zararlı katkılarda bulunurlar.
“Maddi durumum el vermediği için boşanamıyorum. 15 yıldır artık hiç sevmediğim ve de sevilmediğim birisiyle sadece kağıt üzerinde nikahlı eşim olduğu için ve imkanım olmadığı için birlikte yaşıyorum. 2 çocuğum var ama artık onların hatırına bile dayanamayacağım, sabrımın tükendiği noktaya geldim. Kendimi motive etmeye çalışsam da bu her zaman işe yaramıyor. 7 yıldır ayrı odalarda yatıyoruz. Ailem de dâhil yardım alabileceğim ya da bana destek olabilecek kimsem yok. Çekip gitsem kalacak yerim yok. Eşim de bunu bildiği için her zaman bana karşı bunu kullanır. Ben bunca yıl çocuklarım için katlandım, onlardan ayrı yaşamayı asla düşünemem!” Bana yol gösterecek birine ihtiyacım var.” diye anlatıyor bir hanımefendi, kendi ruh halini ve ailesini…
Boşanmamış ama birlikteliği sorgulanması gereken ailelerde yaşayan bireylerin, topluma sağlıklı bir katkı sunmasını düşünmek çok büyük iyimserlik olur.
Evlenen çiftler Anadolu’da geçerli geleneklere göre, düğün gecesi sabahı büyüklerinin elini öpmek üzere evlerini ziyaret ederler. Aslında buna benzer pek çok gelenek, büyük fotoğrafta evlenen çiftin etrafına bir koruma duvarı çeker. Aynı şekilde baxı yörelerde evlilik öncesi yakın akrabalara düğüne davet için gönderilen “okuntu”, “yol” vs diye isimlendirilen hediyeler de buna hizmet eder. Bu hediyeler evli çifte, evlerinin ihtiyacını karşılayacak hediye olarak geri döner. Aslında karşılıklı hediyeler, evli çiftin çevresi tarafından onaylanması ve evliliklerinin kutlanmasıdır.
Uyumu sağlayacak en önemli merhale yuvanın etrafına çekilen bu koruma duvarıdır. Bu aşamada kaynana, gelin, görümce, enişteler, teyzeler, dayılar, amcalar ve diğer akrabalar ile ilişkiler mümkün olan en uygun şekilde yürütülmelidir. Senin akraban, benim akrabam diye başlayacak çatışmalar bu koruma duvarında gedikler açılmasına, sonunda da yuvanın dışarıdan gelecek saldırılara açık hale gelmesine sebep olur.
Mutlu evlilikler uyum sanatının güzel eserleridir. Uyum “biraz senden, biraz benden” demektir. Ama daha da önemlisi “önce benden” demektir.
Farklı düşünüyoruz ama seni anlamaya hazırım!
Sen kaybedersen, ben de kaybederim!
Seni anlarsam, beni anlayacağını biliyorum!
Uyum sanatının bir eseri olacaksa evlilik; onun en uygun araçları bunlar olacaktır.
Bu üç slogan ile bir sürü bilgi bulabiliriz. Ama pratik çözüm arıyorsak aklımızda, “evlenirken de evliliği sürdürürken de hedeflerim ne idi?” sorusunun cevabı sürekli olmalıdır. Tabii bu hedef çift tarafından evliliğin başlangıcından sonuna kadar paylaşılmalıdır. Eğer bu hedefi kaybedersek, kendimizi; “diş macununu göbeğinden sıkıyordun ya da altından sıkıyordun” gibi konularda tartışır halde buluruz.
Huzurla kalın, problemleriniz ne kadar büyük olsa da onlardan büyük Allahınız olduğunu unutmayın.