Tarih yazımı, iktidarın teşekkülünde belirleyici bir rol üstlenir. Geliştirilen söylem, kurulacak yeni düzenin ideolojik konumlanışına zemin hazırlar. İktidarın kurucu öznesi, ideolojisini beslemek üzere kurgu oluşturmaktan geri durmaz. Matbaa meselesi, Cumhuriyet Dönemi tarih yazımının önemli malzemelerinden biridir. Cehaletin müsebbibini ararken bulunan günah keçisi, matbaaya itiraz eden Osmanlı ulemasıdır(!)
Niyazi Berkes “Türkiye’de Çağdaşlaşma” kitabında İbrahim Müteferrika’yı ve onun adıyla özdeşleşen bir takım tartışmayı merkeze aldığı değerlendirmeler yapar. “Kitap basımının şeriata aykırı olduğu iddiasıyla ulemanın basımevi açılmasına karşı geldikleri yollu çok yaygın bir inanç” olduğunu söyleyen Berkes, meseleyi aydınlatmaya çalışır. Ona göre ulemadan bu konuda bir direnç geldiğine dair hiçbir delil yoktur. Hatta ulemadan kadı ve şeyhler açılan matbaada görevlendirilmiştir. Aslında Yahudi ve Hristiyan tebaa kendi alfabeleriyle kitap basmaya çok önceden başlamıştır. Basılan kitaplar, bu dinlerin cemaatleri arasında fikir ayrılıklarını körükleyerek Batıdakine benzer siyasi sonuçlar doğurmuştur. Osmanlı yönetimi; kendi içinde sarsıntılar yaşamamak adına bu cemaatlerden gelen taleplere kayıtsız kalmamış, matbaaya karşı mesafeli olmuştur.
Paris’ten döndükten sonra gördüğü yeni dünyayı takdir ve hayranlıkla “Sefaretname” sinde anlatan Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet Efendi, Batılılaşma çabalarına ivme kazandırır. Zaten çağdaşlaşma konusunda kararlı olan Osmanlı yönetimi, bu konuda gereken adımları atmak için cesaretlenir. Bu arada İbrahim Çelebi de matbaanın gerekliliğini anlatan bir rapor hazırlamıştır. Berkes, kitabında gelişmeleri şöyle anlatır: “Vesiletü’t-tıbaa adını taşıyan bu rapor, sadrazama, şeyhülislama ve ulemaya sunuldu. İbrahim burada basım sanatının İslam ülkesinde uygulanmamış olmasının zararlarını, ileride sağlayacağı yararları, Müslümanların Avrupalılara kıyasla geri kalmalarının nedenlerinden birinin basım sanatının yokluğu yüzünden cahilleşme olduğunu açık ve güçlü bir dille anlatır. Basımevinin açılması için şeyhülislamın fetva vermesi, padişahın ferman çıkarması gerekiyordu. Basımevi işi, zaten padişahın ve sadrazamın desteklediği bir iş olduğu için fetva da ferman da kolayca çıktı.” Bunun üzerine Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet Efendi, İbrahim Müteferrika ve oğlu İbrahim Çelebi matbaa kurma hak ve yetkisini almış olur. Türk modernleşmesi de hız kazanır.
Endüstri Devriminin neredeyse ilk ürünü olan matbaa, Batıdaki büyük değişimi omuzlamıştır. İnsanlık, yazının icadından sonra sıçrayacağı yeni eşiği matbaa sayesinde aşar. İtalyan Rönesans’ının yayılıp Avrupa Rönesans’ına dönüşmesi, Protestanların reform hareketinin başlaması, Katolik Kilisesi’nin kendine yeni bir yön vermesi, Modern kapitalizmin gelişmesi, keşifler devrinin açılması, ideolojilerin ortaya çıkması, aile yaşamı ve devlet tasavvurunun değişmesi matbaanın bilgiyi hızlı yaymasıyla gerçekleşir. Nihayetinde öncekine hiç benzemeyen modern insan, dünya sahnesindeki yerini almıştır. Böylesine büyük ve hızlı gerçekleşen değişim, elbette bir dirençle karşılaşır. Matbaa da bu direncin doğurduğu tartışmalardan payına düşeni alacaktır.
Matbaa sayesinde kitabın yaygınlaşması farklı kutupların oluşmasına yol açar. İngiltere’de 17. yüzyılda modernistler ve gelenekçiler şeklinde ayrışan düşünürler, bir tartışmanın ortasında bulur kendini. Modernistler Antik Yunan-Roma’nın bilgisini batıl ve sınırlı olmakla suçlayıp küçümserken gelenekçiler söz konusu bilgi olmadan hakikatin anlaşılamayacağını savunur. “Güliver’in Seyahatleri” kitabıyla tanıdığımız Jonathan Swift, bu tartışmanın içinde yer alır. “Kitapların Savaşı” hikayesinde gelenekçiler ve modernistler arasında süren tartışmayı, kitaplar arasında yaşanan bir savaş olarak kurgular. Hikâyede kütüphane bir savaş sahnesi, kitaplar ise bir silah olarak yerini almıştır. Aslında savaş eski ve yeni tasavvurlar arasında yaşanmaktadır. Matbaanın doğurduğu sonuçlar insanlığı başka bir boyuta taşımıştır. Yazının icadıyla başlayan görsel üstünlük, matbaayla zirveye ulaşır. Kelimeler ses dünyasından görsel mekâna hızla taşınır. Oluşan yepyeni zihinsel atmosfer, dil kullanımından matematiksel çözümlemelere, iktisat tasavvurundan özel yaşama varıncaya kadar her şeyi dönüştürmektedir. Gelenekçiler, bu hızlı değişimin yarattığı insan tipini derinlikten yoksun görür. Onlara göre bu yoksunluğu matbaanın yaygınlaşması doğurmuştur. Kitap bolluğu zihne düşen görevi üstlendiği için onu durgunlaştırmıştır.
Birbiriyle alakası yokmuş gibi görünse de yüzlerce yıl önce matbaaya getirilen eleştirinin bir benzeri yazı hakkında da söylenmiştir. Platon sözlü kültürün temsilcisi olan ozanları “Devlet” inden kovar. Oysa ki aynı Platon, Phaedrus ve Yedinci Mektup adlı eserlerinde yazıya çok ciddi eleştiriler getirir. “Sokrates’in ağzından yazının belleği çürüttüğünü söyler. Yazıya alışan unutkan olur, kendi öz kaynaklarından yararlanacağına dış kaynaklara bağımlı kalır ve öz kaynaklarını yitirir.” Yazının iyiden iyiye içselleştirildiği bir dönemde yaşayan Platon, okuma yazma sayesinde gelişen zihnin veri işleme biçimlerinden rahatsızdır. Onun idealar alemi bu bağlamda yeniden değerlendirilebilir. Zira onun aklını kemiren kurt, sözlü ve yazılı kültür arasındaki çatışmanın tezahürüdür.
Her ne kadar bunu anlamakta zorlansak da yazı, tıpkı matbaa ve bilgisayar gibi teknoloji ürünüdür. Tarihçesi MÖ 3500 yıllarına uzanan yazının yaygınlaşması ve içselleştirilmesi uzun zaman almıştır. Ve zamana yayılan bu içselleştirme; insanlığın bilim, teknoloji, felsefe, mitoloji, din ve diğer bilgi çerçevelerindeki gelişimini motive etmiştir. Heterojen bir görünümle yaygınlaşsa da yazı, insanlık tarihinin yönünü değiştirir. Binlerce yıldır hafızaya güvenen, hayata bu hafızanın ürünü olan bilgi ve inançla tutunan insan, yazıyı kullanıp içselleştirdikçe değişip dönüşecek varoluşunu çok daha farklı gerçekleştirecektir.
Walter J. Ong, “Sözün Teknolojileşmesi” alt başlığıyla yazdığı “Sözlü ve Yazılı Kültür” kitabında bu iki dönemi karşılaştırır. Kitabın sunuşunda dikkatleri bir noktaya çeker: “Sorgulamadan kabul ettiğimiz pek çok niteliğin insanoğlunun kendi doğasından değil, yazı teknolojisinin bilincimize sunduğu olanaklardan kaynaklandığını anlayınca, insan kimliği kavramımızı yeni baştan irdelemek zorunda kalmış bulunmaktayız.” Ong, sözünü ettiği irdelemeyi yaparken taraf değildir. Amacı sözlü kültüre sahip insanın yazıyı kullanmaya başlayınca yaşadığı dönüşümün boyutlarını sergilemektir. Zira her iki dönemin de kendine özgü üstünlükleri vardır. “Sözlü kültürlerin ürettiği, sanat ve insanlık değerleri açısından son derece üstün sözel edimler, insan ruhuna yazının taht kurmasıyla yiter ve bir daha yaratılamaz. Buna karşılık, yazı olmadan insan bilinci gizilgücünden istediği gibi yararlanamaz, başka bazı güzel ve güçlü yapıtlar üretemez.”
“Yazı, insan bilincini en çok değiştiren tekil buluştur.” Sözlü kültürde bilginin korunması kalıplaşmış ifadelere başvurmayı gerektirir. Böylece bellekte saklanması kolaylaşır. Bu zihinsel düzenleme düşüncenin tarzını da belirler. “Yazıyla zihin daha yavaş çalışmaya zorlandığından, insana daha doğal gelen bol tekrarlı anlatımın müdahaleye uğrayarak yeniden düzenlenmesi mümkün olmuştur.” Yazıyı kullanan insanın dili de değişecek kullandığı sözcüklerden dilin yapısına varıncaya dek akış yeniden organize edilecektir. Bu da doğal olarak düşüncenin yönünü değiştirir.
Yazıdan habersiz yaşayan insanların inceleme yapması oldukça zordur. Sözlü kültürde zorlukla elde edilen bilgi, yaşlı ve bilge insanların hafızasında saklanır. Yazıyla birlikte gözden düşmeye başlayan bu insanların yerini genç bilim adamları alacaktır. Yükü hafifleyen zihin, yeni düşüncelere yönelecek; böylece yeni bilgilere kapı aralanacaktır. “Bugün okuryazarların çalışma sonucu öğrendikleri, bildikleri, daha doğrusu anımsadıkları düzenli bilgi birkaç istisna dışında yazıyla derlenmiş, düzenlenmiş ve kullanıma hazırlanmıştır.” Yazı sayesinde biriken bilgi, ilgi alanlarını değiştirip hayatın akışına yön verir. Yeni uğraş alanları oluşur, insana özgü hiçbir şey eskisi gibi değildir artık.
“Sözlü kültürde bir konu üzerine uzun boylu düşünmek, iletişime bağlıdır.” Bu sayede sözlü kültürün yarattığı kişilik, içine kapalı, dış dünyaya ve topluma daha açıktır. Halbuki insan, kitabı eline alıp kenara çekildiğinde “birey” olma macerasını başlatmış olur. Bunun nedeni, sesin yerini görüntüye teslim etmesidir. Nihayetinde “Görüntü ayırır; ses birleştirir. Bir şeyi görmek, seyretmek için o nesneden uzaklaşmak gerekir; halbuki ses, insanın içine akar.” Gözümüz bir noktadan başka bir noktaya sıçrayarak algılarken kulağımız odaklanarak gerçekleştirir algıyı. Sesin kaynağı iç olduğundan insanları kaynaştırır oysa yazı yalıtır. Aynı metni okuyan insanlar birbirine aidiyet hissetmez.
Yazının ve matbaanın icadı, yaygınlaşması tarihin yönünü değiştirmekle kalmamış insanın varoluş durumunu derinden etkilemiştir. Bugün insanlık çok daha büyük bir eşiği sıçramaya hazırlanıyor: yapay zekâ. Dünya, görüntünün muzaffer bir edayla arzı endam ettiği günlerden geçiyor. Yazı ve matbaanın sebep olduğundan çok daha büyük ve derin bir dönüşümün gerçekleşeceğine şüphe yok. Trans hümanizm hakkında yazılanlar dünya düzeninin de insanın da artık eskisi gibi olmayacağını anlatıyor. Yazı ve matbaanın dönüştürdüğü insan; resim, mimari ve edebiyat üzerinden Rönesans’ı; akıl, bilim ve teknik üzerinden Aydınlanmayı gerçekleştirdi. “Post hümanizme geçiş aşaması olarak görülen trans hümanizm ise sibernetik ve teknolojiyi kullanarak insanı daha ileri taşımak istemektedir.”
İnsanın varoluş durumuna dair değişikliğin öncüllerine şahit oluyoruz. Gazze’de bir avuç insanın maruz kaldığı şiddeti izlemekle yetinen topluluklar var artık. Matbaanın icadıyla geliştirilen temel insan hak ve özgürlüklerine dair tüm söylem ayaklar altında. Son birkaç yüzyılda oluşan ideolojiler çökmüş durumda. İlkeli, erdemli davranışlar sergilemek; haksızlığa, zulme başkaldırmak artık insandan uzaklaştı. Önündeki ekranlardan gelen komutlara uyuyor artık insanlar. Ayakta kalmayı başaranlar da vicdanını ekranlara sığdırmaktan başka bir şey yapmıyor. Teknolojik canavarlaşma insanlığın yakın geleceği olacak gibi görünüyor.
Not: Bu deneme ilk olarak Köşe Taşı dergisinin 2025 yılı, 2. sayısında yayımlanmıştır. Metin, aslına sadık kalınarak yeniden yayımlanmaktadır.