“Şehrimizde işçi bayramı dün işçiler tarafından tesit edilmiştir. Şirket-i Hayriye, Haliç ve Tramvay Şirketleri amelesi çalışmadıklarından veasit-i nakliyenin büyük kısmı muattal kalmıştır. Ameleden bir kısmı bayramlarını tesit için mavi işçi gömlekleri giydikleri, kırmızı boyun bağı taktıkları gibi hepsi de kırmızı rozetleri hamil idiler. Amelenin bindiği bazı otomobillere de kırmızı bayrak takılmıştı. Türkiye Sosyalist Fırkası’nın Babıâlideki merkezinde tören yapılmış saat 10’dan 1’e kadar muzıka Enternasyonali çalmıştır…” 2 Mayıs 1921 tarihli İkdam gazetesi ülkemizde kutlanan ilk İşçi Bayramı’nı bu şekilde haber eder. İşgal komutanlığının yasaklamasına rağmen düzenlenen törene Sosyalist Fırka’nın Başkanı Hüseyin Hilmi öncülük etmiştir. Zira bir siyasal partiden çok sendika örgütlenmesi gibi hareket eden fırkanın faaliyetlerinde onun kararları temel belirleyendir. Fırkanın “Tek Adam”ı olma konusunda oldukça hevesli bir liderdir.
İştirakçi Hilmi, Sosyalist Hilmi, Yoldaş Hilmi olarak da anılan İzmirli bu gazeteci, sosyalist fikirleri aksiyon boyutuna geçiren kişidir. II. Meşrutiyet’in oluşturduğu özgürlük atmosferini fırsata çevirmeyi başarmıştır. Karışık bir hayat hikâyesi vardır. Çelişkili kimliği ve parasal kaynakları hakkında hayli yorum yapılır. İşçi hareketini bir geçim kaynağı olarak gördüğü, bir ajan olduğu, sosyalizmi derinlemesine bilmediği söylenir. Buna rağmen kızıl yeleği, yakasından eksik etmediği kırmızı karanfili, ağzından düşürmediği “cepte metelik kalmadı” sözü, babacan tavırları ve pragmatik aklı ile sempatik bir tip olarak işçilerin güvenini kazanır. Kızıl bayrağın dalgalandığı kırmızı otomobiliyle Enternasyonal eşliğinde tören alanına girerken savunduğu fikirlere bağlılığına herkes inanmaktadır. 1923 yılında Bozdoğan Kemeri’nin altında Haydar adında biri tarafından tabancayla vurularak öldürülür. Cinayetin ardındaki sis bir türlü dağılmaz ve yaşamı gibi ölümü de soru işaretleri bırakır geride.
Osmanlı’nın son döneminde kendini ifade imkânı bulan sosyalist düşünce, birçok çelişkiyi bünyesinde barındırır. Henüz sanayileşme gerçekleşmediği gibi bu alanda yatırım yapacak bir burjuva sınıfı da yoktur. Sayısı oldukça az olan işçiler, nüfusa göre toplumun çok küçük bir kesiminden ibarettir. Yani sosyalist hareketi başlatacak en temel şartlar oluşmamıştır. Bununla birlikte ilk dönem sosyalistleri gerek evrensel değerlerle gerekse varlık ve bilgi konularıyla ilgili felsefi sorunlar üzerinde kafa yormamıştır. Temelinde materyalist olması beklenen, tavır ve eylemini bu ilkeye uygun sergilemesi gereken sosyalistler, dinle uzlaşmalar arar. Bir yandan sosyalizmi iyi Müslüman olmanın gereği diye sunarken diğer yandan milli demokratik devrimcilik anlayışıyla farklı çevrelerle iş birliği yapmaktan geri durmazlar.
Sözü edilen çelişkiler sadece sosyalist düşüncenin ülkemize uyarlanmasıyla sınırlı kalmaz. Batı’da 19. yüzyılda doğup 20. yüzyıla devreden felsefi, ekonomik, siyasal ve toplumsal ideolojilerin tamamı Tanzimat’tan itibaren bizde de karşılık bulmaya başlar. Devletin bekası için farklı kurtuluş reçetesi arayan gruplar, tam olarak sindiremedikleri ideolojilerde çare aramaya koyulur. Halbuki Batı’nın kendi içinde yaşadığı gelişmelerin bir sonucu olarak ortaya çıkan ideolojiler, bizim gerçekliğimizle örtüşmemektedir. Buna ilk savunucuların yetersizliği de eklenince ortaya melez düşünceler, hareket ve fırkalar çıkar. Cin şişeden bir şekilde çıkmış, uygunluğu sorgulanmadan düşünceler ithal edilmiştir. Alexis de Tocqueville’nin tabiriyle “Artık geçmiş, gelecek üzerinde yol gösterici olmadığı için, akıl, karanlıkta yol almaktadır.” Üzerimize uygun görülen her gömlek yanlış yerden iliklenmeye başlanır.
Varoluşçu düşüncenin ülkemizdeki ilk yansımaları için de görünüm bundan farklı değildir. Çağdaş filozoflara varoluş sancısı yaşatan, üzerinde düşünüp eserler ortaya koymalarına neden olan gelişmeler yine Batı’da yaşanmıştır. Varoluşçuluk, Batı’nın kendi eliyle yoğurup şekillendirdiği hayat formuna karşı gelişen itirazın yükselen sesidir. Modernliğin bilindik sonuçları Batılı toplumlarda derin travmalar yaratmış, kendi gerçekleriyle bir hesaplaşmaya girmelerine neden olmuştur. Yirminci yüzyılda insanın elinden alınan en kıymetli şey zamandır. Bireyin belli konularda uzmanlaşması beklenir. Bu da yoğun bir çaba gerektirir. Gayret gösterdiği alanda uzmanlaşmak zorunda olan bireyler için hayat, artık meşgul oldukları işten ibarettir. Kalabalıklar ortasında kapalı devre bir hayat sürmek insanın yeni yazgısı hâline gelir. Bireyler arasındaki fark hızla ortadan kalkar. Bireyler, özgün bir hayat sürdüğünü düşünse de geriye çekilip manzaraya bakanlar standartlaştırılmış hayatlar görür. Filozofların sorguladığı mevcut durum varoluşçuluğun sistematik hâle gelmesinin zeminini hazırlar.
Varoluşçu felsefenin kurucu düşünürü, 19. yüzyılda Danimarka’da yaşamış Kierkegaard’dır. İnsanlığın hayat, ölüm, acı gibi konulardaki kadim sorgulamalarına yeni ve farklı bir yorum getirir. Onun açtığı kapıdan yola devam eden Heidegger, varoluşçular üzerinde derin etkiler yaratır. Heidegger’e göre insanın varoluşu, ancak iç sıkıntısı durumunda açığa çıkar. Bu iç sıkıntısı gündelik hayatın sıradan sıkıntısından farklıdır. İnsan bu dünyaya atılmıştır. Bu önceden anlam yüklenmiş hazır bir dünyadır, kişinin kendi dünyası değildir. Sadece korku hâlinde insanın varlığa tekrar dönüşü mümkündür. Korku sıradan bir ürküntüden farklı olarak insanı “hiçlik” ile yüz yüze getirir. Bu hiçlik duygusu bireyin kendi dünyasını kuracağı yolu açar.
Jean Paul Sartre varoluşçu felsefeyi sistematik hâle getirirken edebiyatın dilini kullanmayı tercih eder. Albert Camus da yine aynı felsefeyi romanları üzerinden ifade eden başka bir düşünür olarak tanınır. Onların elinde kurmaca, felsefi görüşleri mücessem kılan bir araca dönüşmüştür. Sartre’ın kaleme aldığı “Bulantı” romanının kahramanı Roquentin, bireyci ve toplum karşıtı düşünceleri ifade edecek bir kurgunun ürünüdür. Onun dünya karşısında duyduğu tiksinti insanın evrensel bir saçmalığın ortasında olduğunu vurgular. Eser bu vurgusuyla varoluşçuluğun kült kitaplarından biri olur. Camus’un “Yabancı”sında da romanın kahramanı Meusault üzerinden bireyin topluma, kendine, ölümü kabul edecek kadar hayata yabancılaşması anlatılır. Onlara göre kişi yaşamına ve eylemlerine yabancılaşmıştır. Ölümün gerçekliği karşısında hayatın anlamı yoktur. Her şey bir saçmalıktan ibarettir. İnsan doğasına uygun düşmeyen hayat formuna itiraz ederler. Birey, kendisine karşılıksız verilen bu hayatta ancak seçimleriyle hür olabilir. Hiç beklemediği anda yaşadığı “bulantı” onun için özgürlüğün kapısını aralayacaktır.
Bu iki düşünürün yazdığı romanlar, dünyanın dikkatini varoluşçuluk felsefesine odaklar. Çünkü edebiyat; kültürü yaymada, toplumsal sorun ve tahayyülleri kamuoyuna sunmada ve bunları toplum önünde tartışmaya açmada kullanılan araçlardan en önemlisidir. Sartre ve Camus’un dile getirdiği düşünceler kısa süre sonra bizim ülkemizde de yankılanır. Varoluşçu görüşlere aidiyet hisseden edebiyatçılar, görüşlerini yazdıkları metinler üzerinden ifade etmeye çalışır. Halbuki Batı’da yaşanan gelişmeler ülkemizde tecrübe edilmemiştir.
Batı kültürünün bir olgusu olarak varoluşçuluk, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden hemen sonraki yıllarda doruk noktasına ulaşmıştır. Bu savaşta insanlık tarihinin en acımasız kitle imhası gerçekleşir. Ülkemiz; böylesine sistemli yok etme, anlamsızlaştırma, bozgun psikolojisi ve çaresizliğin birinci dereceden tanığı olmamıştır. Öte yandan bizde henüz modernleşme tamamlanmamış çok dar bir çevreyi klişeler üzerinden teslim almıştır. Köyden kente göç olgusu yeni başlamış, şehir hayatının baskısı, ezici üstünlüğünü henüz ilan etmemiştir. Geleneksel insan ilişkileri devam etmekte; akrabalık, komşuluk gibi bağlar insanın yalnızlığına set çekmektedir. Gelenek, bütün boyutlarıyla hayattadır. Kısacası Batı’da sorgulanan hayat ile ülkemizde sürdürülen hayat aynı değildir. Sebepler gerçekleşmese de sonuç değişmez. Varoluşçuluk da diğer Batılı düşünceler gibi kendi taraftarını bulur. Batı’dan devşirilen diğer dünya görüşlerinin başına gelenlerden varoluşçuluk da payına düşeni alacaktır.
Mustafa Kurt’un ifadesiyle “Varoluşçu felsefenin Türk edebiyatında konuşulup tartışılan en önemli süreli yayınlarından birisi “a” dergisidir. Dergide; Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar, İlhan Berk gibi İkinci Yeni şairleriyle birlikte, Ahmet Oktay, Demir Özlü, Adnan Özyalçıner, Erdal Öz gibi varoluşçu felsefenin çeşitli etkilerini gösteren isimler çeşitli edebî eserleriyle yer alırlar.” Bu edebiyatçıların eserlerinde bireyleşme, ölüm, intihar, yabancılaşma, başkaldırı, toplumdan kopukluk vb. izlekler yeni bir anlatım dili ve bakış açısıyla ele alınmıştır. Yazdıkları metinlerde “Birey, toplumun ve inanç sistemlerinin kendisine kabul ettirmeye çalıştığı bütün değerleri reddetmiştir. Bu reddediş, bireyi bir tür inançsızlığa ve nihilizme sürüklemiştir; söz konusu eserlerde inançlar ve değerler, bu dönem romanlarındaki kişilerin bireyselleşmesinin önüne çekilmiş birer engel olarak görülür.” 1950’li yıllardan itibaren sayısı her geçen gün artan yazar ve eserle varoluşçuluk bir olgu olarak edebiyatımızda temsil edilir.
Sözü edilen edebiyatçıların içinde okuru varoluşa dair derin sorgulamalara yönlendiren güçlü kalemler olduğu şüphesizdir. Hayatta insanı huzursuz eden unsurları ortaya koyarken oldukça başarılı, şiirsel tat içeren metinler yazmışlardır. Kullandıkları dil, edebiyatımızda yeni ve güçlü bir çığır açar. Bununla birlikte varoluşçu düşünceler, bazı edebiyatçıların elinde belli bir mantığa dayanmadan klişeler üzerinden ifadesini bulur. Sosyalizm gibi varoluşçuluk da kendi bağlamından koparılmış bir düşünce olarak bizdeki karşılığını bulur. Simge, sembol ve sloganlar üzerinden sürdürülen bu düşünce hareketleri klişelere teslim olur.
Sartre, Camus gibi yazarların romanlarında dikkat çekecek boyutta yer alan cinsellik ve alkol bizdeki sözü edilen edebiyatçıların elinde farklı boyuta taşınır. Batılı yazarlar bu unsurları tatmin rutini değil; bir yüzleşme alanı olarak kullanmaktadır. Toplumsal normları insan özgürlüğünün önündeki engel kabul eder ve kahramanları üzerinden konuyla ilgili kabullerin saçmalığını vurgulamaya çalışırlar. Her ne kadar kabul edilecek bir tutum olmasa da söz konusu romanlarda cinsellik ve alkolün bir mantığa yaslandığını, varoluşsal sancıları yansıtmaya ve kendini gerçekleştirme amacına hizmet ettiğini bilmek önemlidir.
Ülkemizdeki bazı şair ve yazarlar, cinsellik ve alkolü eserlerinin malzemesi yaparken modern birer masal anlatıcısı gibi aşırı idealize ederler. Kendi hedonist eğilimlerini dile getirmenin bir aracı olarak varoluşçuluğa aidiyet hissetmiş gibidirler. Ne hikmetse dünyaya ait her şeyi “saçma” diye telakki ederken hayatın zevklerine sımsıkı yapışmayı ihmal etmezler. Yaşadıkları kaygı neticesinde ulaştıkları tek sığınak sapıklığa varacak boyutta bir cinsellik ve alkoldür. Eserlerin kahramanları sorunlu, sıkıntılı tiplerdir. Aralarında gerçekleşen tek iletişim fiziksel birliktelikten ibarettir. Bezik oynayarak, kadeh tutarak, sahilde güneşlenerek hayatlarını geçirirler. Bu haliyle varoluşçuluk havada asılı kalan romantik bir umut arayışından öteye geçmez.
Turgut Uyar’ın Akçaburgazlı Yekta’sı, Malatyalı Abdo’su; Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’daki C’si idealize edilen bu insan tipinin örnekleridir. Sanki “Biz felekten kâm alıp eğlenmek istiyorduk, varoluşçuluk da bunun bahanesi oldu.” düşüncesiyle yoğrulmuş kişilerdir. Toplumda bir karşılıkları olmadığı gibi her türlü değere de ters düşerler. Divan şairi Nedim bunlardan daha dürüst görünüyor. Hiç değilse muradını açıktan beyan eder. Gölgelere sığınma ihtiyacı duymaz.