Lucien Goldman, geliştirdiği eleştiri kuramına “oluşumsal yapısalcılık” adını vermiştir. Onun yönteminde eser bir bütün olarak ele alınır. Bu bütünü oluşturan teknik ve toplumsal yapının birbiriyle ilişkili olduğu kabul edilir. Eserin hem iç hem de dış dinamiklerle incelenmesini öngören bu yöntem, yapısalcılık ve Marksist eleştiri kuramının sentezi gibidir. Edebiyat eseri, metnin yazıldığı döneme ait ve yazarın da içinde bulunduğu dünya görüşünden bağımsız değildir. Goldman’ın anlayışında sanatçı yaşadığı toplumu tüm boyutlarıyla eserine taşır. Toplumun dünya görüşünü temsil eden edebiyatçı, döneminin öne çıkan olaylarını bu bilinçle kurgusunda yorumlayan kişidir. Edebiyatçının kullandığı dil de teknik de sahip olunan dünya görüşünden bağımsız düşünülemez. Her dünya görüşü kendine özgü formlar üzerinden ifadesini bulur. Goldman’ın kuramını merkeze alan bir araştırmacı; incelediği metni, onu çevreleyen yapıyla ele alacak, böylelikle metnin içindeki anlam, metin dışı unsurların katkısıyla daha belirgin hale gelecektir. Oluşumsal yapısalcılık, önce metni kendi içinde anlama ardından dönemin şartları üzerinden açıklama gayretidir. Goldman’ın geliştirdiği kuram, edebî metinleri incelemenin bir yöntemi olduğu gibi edebiyata dair genel anlayışların, akımların anlaşılması için de benimsenmiştir.
Toplumların yapısı değiştikçe insan imgesi de değişir. Bu da gerçeğin algılanış ve yansıtılış biçimini etkiler. Gerçeklik algısında yaşanan değişim; birbirinden farklı edebî tür, anlayış ve akımların gerekçesini oluşturur. Her edebiyat akımının kendine özgü tekniği ve bu tekniği mücessem kılan dili, onu çevreleyen siyasi, ekonomik ya da toplumsal şartlarla doğrudan ilişkilidir. Edebiyat akımlarının kuramsal çerçevesi, ideolojik düşüncelere aidiyet hisseden yazarların yayımladıkları bildirilerde çizilmiştir. Aynı dünya görüşünü benimseyen edebiyatçılar, gerçekliğin yansıtılma biçimine dair çizilen bu çerçeveye uygun metinler inşa eder. Kuramsal yazılara ve akımı temsil eden edebî metinlere odaklanan çalışmalar, değişen insan imgesi, gerçeklik algısı ve gerçeğin temsil edilme biçimlerini açıklar. Elbette asıl olan metinlere eğilmek, bu metinlerden yola çıkarak toplumsal- ideolojik yapının çevreleyiciliğini ortaya koymaktır. Ancak tek tek edebi metinlerin yapısı, içine yerleştiği çerçevenin tamamını yansıtmayabilir. Edebî akımlar, birbiriyle bağdaşan eserler üzerinden temsil edilmemiştir. Söz konusu akımların Fransa, Almanya, Rusya gibi ülkelerdeki farklı tezahürleri de bunun göstergesidir. Söz gelimi Fransız ve Rus romantikler, bariz farklarla aynı anlayışı benimsemiş sanatçılardır. Zira her ülkeyi çevreleyen şartlar diğerinden farklıdır.
Ortaya çıktıkları dönemin toplumsal dinamikleri üzerinden akımları anlama çabası, sıklıkla zikredilen kavramları somutlaştıracak, taşları yerine oturtacaktır. Edebiyat ve ideolojinin birbirini destekleyen, yeri geldiğinde birbirini üreten yapısı bu yaklaşımı zorunlu kılar. Klasizm’in ortaya çıktığı 17. Yüzyıl Fransa’sı, dünyadaki dönüşümün fitilini ateşleyen olaylarla doludur. Sosyal, siyasal ve ekonomik yapıda yaşanan kırılmalar feodal değerlerin yüksek sesle tartışıldığı bir atmosfer oluşturur. İçinde yaşadığımız modern dünya, bu dönemde başlayan köklü değişimlerle kendini gerçekleştirir. 17. Yüzyılda ortaya çıkan akımları çevreleyen şartlara odaklanmak, dünyaya farklı pencerelerden bakma imkânı sağlayacaktır.
Reform hareketinin etkisiyle başlayan mezhep savaşları, 16. Yüzyılın sonunda her bakımdan yorgun bir Fransa manzarası oluşturur. 1598’de Nantes Fermanı’yla Protestanlara ibadet serbestisi ve vatandaşlık hakları verilir. Bu sayede şiddet sarmalı durdurularak siyasi birliğin sağlanması amaçlanır. Ne var ki mezhep çatışmaları, 1618’de patlak veren Otuz Yıl Savaşları’yla yeniden alevlenir. Bu sefer Fransa’nın iç meselesi olarak kalmayacak Avrupa’nın büyük bir kısmını teslim alacaktır. 1648’de varılan Vestfalya Barışı, sıcak savaşı sonlandırsa da taraflar arasındaki mücadeleyi bitiremez. Dinî aidiyetler üzerinden sürdürülen çatışmaların arka planında siyasi-ekonomik sebepler yer almaktadır. Orta Çağ boyunca Avrupa’ya hâkim olan anlayışlar değişmiş, yeni sosyal sınıflar ortaya çıkmıştır. Yürürlükteki feodal yapı, yeni sınıfların beklentisini karşılamamaktadır. Ekonomik gücüyle sivrilen yeni sınıflar ile mevcut otorite arasında yaşanan güç mücadelesi farklı alanları ilgilendiren gerilimlere sahne olur. Mezhep savaşları bu hesaplaşmanın inanç üzerinden sürdürülen boyutudur. Orta Çağ boyunca ayrıcalığı elinde tutan aristokratlarla kentsoylu yeni sınıf arasındaki gerilim, toplum hayatının her alanını teslim alır. Yaşanan çatışmanın kaynağını Weber şöyle açıklar: “Kılıç Soyluluğunun geleneksel imtiyazlarının sarsıldığı bu dönem, esasında toprağın artık tek başına zenginlik kaynağı olma niteliğini yitirmesinin sonucuydu. Bu dönemde artık sadece toprak değil ona alternatif olarak emtia ve menkul mallar ticareti ekonomik zenginliğin başlıca aracı haline geldi. Bu emtia ve mal ticareti üzerinden alınan vergiler krallığın hazine açıklarını kapatmak için bir gelir kaynağı oluşturdu. Burjuvazinin bu yolla ekonomik olarak güçlenmesi geleneksel aristokrasi karşısında iktidar ilişkileri bakımından bir denge unsuru olarak krallığın işine gelen bir durumdu”
Orta Çağ boyunca kralın verdiği yetkiyle hüküm süren aristokratlar; soyluluğun babadan oğula geçen bir hak olduğunu topluma kabul ettirmiş, ayrıcalıklı bir sınıf olmayı başarmıştır. Hakimiyet alanlarında tarım faaliyetlerini denetim altında tutan, vergileri toplayıp kralın payını gönderen aristokratlar, ülke ekonomisinin belkemiğini oluşturur. Asaletleri, babalarından devralıp devam ettirdikleri savaş kabiliyetiyle ilgilidir. Ellerinde bulunan askeri güçle kralı, topraklarını korur, savaş zamanında önemli bir aktör olarak meydandaki yerlerini alırlar. Feodal yapının bu önemli aktörü, kendini hiyerarşinin üst basamaklarına taşıyan imtiyazlar edinir. Sahip olduğu güç, zaman zaman merkezi otoriteyi sarsan bir sorunun kaynağına dönüşür. Yeni haklar, ayrıcalıklar elde etmek ya da iktidarı ele geçirmek arzusuyla başkaldırırlar. Otuz Yıl Savaşları, kralın otoritesini zayıflatan bu isyanlara sık sık sahne olmuştur. Atalarından devraldıkları soyluluğun askerî güçten kaynaklanması ileride onlara “Kılıç Soyluları” unvanını kazandıracaktır.
Son birkaç yüzyılda yaşanan gelişmeler ekonomik düzenin değişmesine, toprağa bağlı gelirlerin yanında ticaretle elde edilen bir zenginliğin oluşmasına yol açmıştır. Kentlerde, özellikle liman bölgelerinde sürdürülen ticari faaliyetler yeni bir toplumsal sınıf oluşturur. Orta Çağ boyunca toplumun görmeye alışık olduğu din adamları, aristokratlar ve köylülere burjuva diye adlandırılan bir zümre eklenir. Sürdürdükleri ticaret, onları her geçen gün büyüyen bir zenginliğin ortasına taşır. Feodal ekonomik düzenin bağrından çıkıp yeni bir üretim-tüketim ilişkisiyle boy gösteren kapitalizm, bu zümrenin elinde şekillenir. Üretim ilişkilerinde kullanım değerinin değil değişim değerinin egemenliğini sağlayacak yeni ekonomik düzen, burjuva sınıfının marifetidir. Zenginlikleri üzerinden elde ettikleri ayrıcalık sınırlıdır. Sınırlarını genişletmek, aristokratların sahip olduğu imtiyazlardan pay kapmak temel amaçları olur. Bunun yollarını ararken karşılarına büyük bir imkân çıkar: XIV. Louis
1643 yılında babasının ölümüyle tahta geçen XIV. Louis, henüz beş yaşındadır. Yetmiş iki yıl süren iktidarıyla dünyanın en uzun hüküm süren kralı unvanını kazanır. Babasının başbakanlık görevini yürüten Kardinal Mazarin, onun naipliğini de üstlenerek uzun süre ülkeyi yönetir. XIV. Louis, 1661 yılında Mazarin’in ölümüyle Fransa’yı gerçek anlamda yönetmeye başlar. Bu on sekiz yıllık sürede edindiği tecrübe, krallığı döneminde benimsediği politikanın belirleyeni olacaktır. Henüz küçük bir çocukken şahit olduğu Fronde İsyanı, XIV. Louis’e iktidarın uzlaşmaları hakkında güçlü bir bakış açısı kazandırır. 1648’de başlayan isyan neredeyse beş yıl sürecek, kral ve ailesinin Paris’i terk etmesine yol açacak kadar büyüyecektir. Mazarin’in kurduğu ittifaklar isyanın üstesinden gelmesini sağlar. İsyanın arkasındaki aktörleri yakından tanıyan kral, Mazarin’den aldığı eğitimin de etkisiyle yönetimi devraldığı andan itibaren otorite tesis etmeye koyulur. Bunu güç kullanarak elde edemeyeceğinin farkındadır. Politik girişimleri ona bu konudaki başarısını sağlar. Zamanla tüm yetkiyi kendinde toplayan kral, mutlak monarşinin en tanınan aktörü olarak tarihe geçer.
Kendi dışında bir otoriteye tahammülü olmayan kral, meclisin toplanmasına müsaade etmez. Bürokratik atamalarla ilgili kararları tek başına verir. Önemli devlet görevlerine atama yaparken babasının yarım bıraktığı yönteme başvurur. Tercihini kendi buyruğundan çıkmayacak kentsoylulardan yana kullanır. İyi eğitim almış bu kişiler başarılı da olur. Fransa, Avrupa’nın en önemli ve güçlü ülkesi haline gelir. Ülke ekonomisi benimsenen merkantilizm anlayışıyla güçlenir. Ekonomik gelişme, askerî başarılara giden yolu açar. Ülke sınırları genişler. Kral yönetim birliğini sağlayarak paraya ve düzene kavuşturduğu halkın gözünde adeta tanrılaşır. XIV. Louis, Fransa’da Orta Çağ’ın sonlarından itibaren savaş ve vergi sistemi aracılığıyla şekillenen parçalı iktidar yapısının yerine mutlak monarşiyle bütüncül devleti kurar.
Versay Sarayı onun kurduğu otoriteyle özdeşleşen bir yapıdır. Dedesinin av köşkü olarak yaptırdığı bu binayı görkemli bir saraya dönüştürür. Ülke yönetimine katılmak isteyen aristokratların bu sarayda yaşamasını ister. Bu sayede soylular güçlerinin kaynağı olan topraklardan koparılmış olur. Soyluların saray teşrifatıyla evcilleştirilip askerliğe kapatılmaları senyörlerin ve yerel cemaatlerin geleneksel yetkilerine indirilen büyük bir darbeye dönüşür.
Saray hayatı alabildiğine renklidir. Burada görev yapan dalkavuklar, kral uyandığı andan itibaren hayranlıkla onu seyreder. Bu bakış zamanla sarayda yaşayan herkes için göreve dönüşür. Kralın merkezde olduğu hareketlilik ona “Güneş Kral” unvanını getirecektir. Elbette bu unvanın verilmesinde kendisi de bir sanatçı olan kralın sahnede sergilediği Apollon rolünün etkisi de vardır. Aristokrasi ile burjuvazinin iç içe yaşadığı sarayda sonu gelmeyen etkinlikler yapılır. Balolar, dans gösterileri, av partileri; sarayı bir cazibe merkezine dönüştürür. Arzulanan imtiyazlara sahip olmanın yolu, saraydaki ihtişamlı hayata dahil olmaktan geçer. Etkinliklere katılmak hayli masraflıdır. Versay’da başlayıp tüm insanlığı teslim alan moda söylemi, politik bir sebeple burada başlar. Her etkinlik için belirlenen farklı kıyafetleri giyme zorunluluğu vardır. Söz gelimi kralla birlikte ava çıkmak için altın işlemeli av kıyafetini giymek gerekir. Krala yakın olup onunla konuşmanın tek yolu, etkinliklerde yer almaktır. Bu sayede kazanılan prestij, sahadaki meşruiyetin kaynağına dönüşür. Bu çok masraflı yaşam tarzı, aristokratların sahip olduğundan daha güçlü bir sermaye gerektirir. Kılıç Soylular krala ya da burjuvaya borçlanır. Bu onların gücüne indirilen başka bir darbe olur. Krala başkaldırdıkları güçlü günler geride kalmıştır.
Burjuva, Fransa’nın kentlerinde şarap ve tahıl ticaretiyle uğraşan gruplardan ibaret değildir. Kentlerde yaşayan ve iyi eğitim alanlar da bu sınıfın bir parçasını oluşturur. Daha çok avukatlık, noterlik, katiplik gibi şehir mesleklerinde ve krallığın kamu hizmetinde çalışanlar burjuvazinin diğer yüzüdür. XIV. Louis’in ekonomik krizi aşmak için bürokratik mevkileri ticaret yoluyla zenginleşmiş kişilere satma yoluna gitmesi, bu yeni sınıfın önünü açar. Hem bürokrasinin hem de imtiyaz alanlarının burjuvazi tarafından ele geçirilmesi ileride önemli siyasal sonuçlar doğuracak, içinde bir ironi gizlediği anlaşılacaktır. Bürokratik mevkilerin parayla satılması Fransız İhtilali’ne giden yolun taşlarını döşeyecek, burjuvazi aristokrasiyi tasfiye edecektir. Bürokraside satın alınan görevler ve kazanılan mali ayrıcalıklar, soylu olmayanların sarayda ön plana çıkmasına neden olur. Merkezî krallığın egemenliği adına sürdürülen bu uygulamalar kılıç soyluların itirazına uğrar. Ancak ellerinden gelen tek şey parayla satın alınan bu soyluluğu itibarsızlaştırmaktır.
Burjuvazinin satın aldığı bu prestij, atalardan miras kalan bir soyluluk değildir. Asaletin parayla satın alınamayacağı cübbe soylularına sık sık hatırlatılır. Gerçek bir soylu olmadıkları gerekçesiyle itibar görmeyen, yeri geldiğinde küçümsenip hor görülen bu çiçeği burnunda sınıf, kendilerine özgü davranış modelleri geliştirir. Saray hayatına uyum sağlamak, soylu olmanın gerektirdiği kimliğe bürünmek onlar için zorunluluğa dönüşür. Bu hususta başarılı olsalar da gizli bir ajandaları daha vardır: Aristokrasiyi tamamen tasfiye etmek, örtük hedefleridir. Kılıç soyluları ile cübbe soyluları arasındaki mücadele; inanç, düşünce ve kültür alanında öne çıkan bir dizi çatışmaya zemin oluşturur. Sürekli aşağılanan burjuvazi, soyluların Katolik mezhebine karşı bir yandan Protestanlığı diğer yandan aydınlanma felsefesinin seküler pozitivist düşüncelerini destekler. Aristokrasinin hasar alacağı her türlü söylem burjuvazinin desteğini arkasında görecektir.
Edebiyatçılar da bu gerilimde tarafsız kalmayacak, ürettikleri argüman üzerinden kendilerine uygun bir mevzi oluşturacaklardır. Söz gelimi cübbe soylularının sonradan görmüşlüğü Moliere’in Kibarlık Budalası’nda istihza edilecek, bu yolla edebiyat aristokrasinin yanında saf tutmuş olacaktır. Klasizm’in ilkeleri, beslendiği kaynağa meşruiyet kazandırmak isteyen edebiyatçıların elinde şekillenir. Burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden kent hayatına itiraz eden edebiyatçılar, Romantizm söylemiyle bir direniş hattı oluşturmayı dener. Victor Hugo’nun Sefiller’i Fransız toplumunu teslim alan adaletsizliği göz önüne sermektedir. Ancak onların duygusallığı itiraza yol açar. Dini duyarlılıklar yerine gerçeğe bağlı kalmak dönemin öne çıkan görüşüdür. Aristokrasiyi ayakta tutan dini değerler, Pozitivist düşünceyle kapı dışarı edilmiştir. Realizm, bu söylemi edebiyat düzeyinde açığa çıkarır. İleride kendi içinde de çeşitlenecek bir edebi akıma dönüşür. Balzac, Goriot Baba’sında toplumun içinde bulunduğu acınası durumu gerçeğe bağlı kalarak anlatır, duygusallığa yer vermez. Sınırsız hırs, statü savaşı ve paranın aile bağlarını nasıl yozlaştırdığını gözler önüne serer. Sürrealistler, zihnin arka odalarında gerçeği aramaya koyulur. Freud’un insanlık literatürüne eklediği bilinçaltı, edebiyatta kullanılacak yeni tekniklerin habercisi olur. İnsanı biyolojik bir maddeye indirgeyen determinizm, natüralistlerin kurgusunda ete kemiğe bürünür.
Fransız İhtilali, birçok düşünüre göre burjuva devrimidir. Bu devrim taraflar arasındaki çatışmayı nihayete erdirmez. Zira kapitalizmin doymak bilmeyen ve her geçen gün büyüyen gövdesi, yeni toplumsal sınıflar oluşturmaktadır. En azından aristokrasi ve burjuvazi, türevleriyle gerilimin tarafı olmaya devam eder. İhtilalden sonra kurulan ulus devletler, kendi elitlerini oluşturur. Bu elitler aristokratlarınki kadar bariz olmayan imtiyazlara sahiptir. Bu arada küçük burjuva ve işçi sınıfı gerilimin yeni tarafları olarak sürekli genişleyen kitlelere dönüşür. Bunlar arasında da sonu gelmeyen mücadeleler yaşanır. Ortaya çıkan her toplumsal sınıf, yeni bir ideolojiye kapı aralar. Oluşan her dünya görüşü edebiyatta kendini temsil eden anlayışları doğurur. Günümüzde de etkisini sürdüren, rasyonalizm, sekülarizm, bireyselleşme, demokrasi, vb. kavramların modern dünya için ifade ettiği anlam, edebiyat etrafında gelişen kavramlardan bağımsız değildir. Zamanla çeşitlilik kazanan edebiyat akımlarını tanımak, içinde yaşadığımız dünyayı daha bilinir bir yere dönüştürecektir.