Özgür Keşmir Fikrinin Doğuşu
13 Temmuz 1931 yılında garip bir olay yaşandı. Bu aslında Keşmirlilerin ilk kitlesel olarak vatanlarına ve topraklarına sahip çıkmanın başlangıcı da sayılabilir. Udham kentinde yaşayan zengin ve Hinduların ikinci sınıfından olan bir toprak sahibi vardı. Sonra bu kişi Müslüman oldu. Ancak İngiliz işgali altında memur olan vergi dairesi müdürü, Müslüman olan bu şahsin ismini tapu kayıtlarından siliyor. Bununla yetinmeyen Hindu şebeke söz konusu kişinin tüm mal varlıkları, arazileri, mülkleri Hindu olan kardeşlerinin üzerine yazılıyor. Yapılan usulsüzlüğü öğrenince şiddete başvurmadan mahkemeye başvuruyor. Fakat bu kez mahkemeyle başı belaya giriyor.
Mahkeme başkanı şahsa “eski Hindu dinine geri dön. Yoksa mal ve mülklerini geri alamazsın” demiş, mahkeme başkanının bu garip ve hukuksuz talebini geri çeviren kişi, Müslümanlıktan vazgeçmeyeceği, bir ve tek olan Allah’a inanmaya devam edeceğini ve Hazreti Muhammed’in (s.a.v) son peygamber olduğuna inanmaya devam edeceğini bildirince mahkeme heyeti de yapılan başvuruyu reddederek hukuksuz bir karar daha vermiş oldu. Bunun üzerine Müslümanlar, yeni kardeşlerinin hakkını korumak için protesto yapınca güvenlik birimlerince büyük bir katliam yapıldı. Bu olaydan sonra her yıl şehitlerin anılması kararlaştırıldı ve bu katliamlar halkta bir bilinç oluşturdu.
İngiltere işgal güçleri, Keşmir topraklarını 1846'da Anglo-Sih savaşlarında kendi tarafında yer alan "Dogra Hanedanlığı" kurucusu Gulab Singh'e 7,5 milyon rupi karşılığında sattı. 1947'deki tarafların ayrılmasına kadar Hindu idareciler, Keşmir halkına arazi sahibi olma, eğitim ve iş gibi alanlarda yasak ve baskılar uyguladı; bu durum bağımsızlık yanlısı seslerin giderek yükselmesine sebebiyet verdi.
Pakistan ve Hindistan, 14-15 Ağustos 1947'de şiddet ve kaos ortamında bağımsızlıklarını İngiltere’den masa başında aldı. “İki Millet” teorisinin oluşturduğu özgürlük atmosferi Keşmir bölgesine de ulaştı. İdarecisi Hindu olan Keşmirli Müslümanlar, nüfus bakımından çoğunluk oldukları için halkın geneline yakını Pakistan ile hareket etmek istiyordu.
Denize kıyısı olmayan özgür Keşmir fikri; İngiliz sömürgeciliğinin oluşturduğu boşlukta neşet etti. Hint alt kıtasının ikiye bölünmesiyle açılan siyasi ortamda, Keşmirli Müslümanların kendi yönlerini tayin mücadelesi ve Pakistan'ın siyasi-askeri desteğiyle 1947'nin sonbaharında hayat buldu. Ancak bundan önce Keşmirli aydınlar halkın esaretten kurtulması için sözlü ve fikri alanda düşünmeye ve konuşmaya başlamıştı. Söz konusu tartışmalar sokaktan ziyade üniversite ve entelektüeller arasında tartışılıyordu.
Zulüm sahnesinin önünde gözükmeyen İngilizler, perde arkasından Müslümanları ezmek ve bölgeden sürmek için Dogra yönetiminin faşist baskılarını görmezden geliyordu. Böylelikle halkın kızgınlığı İngilizlere değil Dogra yöneticilerine yönelikti. Söz konusu baskılara karşı Müslümanlar hareketlenmeye, örgütlenmeye başladı. 1909’da “Young Men’s Muslim Association” (Müslüman Gençler Kuruluşu) isminde bir platform oluşturdular. Halka yönelik yapılan aydınlatma faaliyetlerini “okuma Odası Cemiyeti” adı altında yapıyordular.
İsyan ateşine 1924’te Srinagar’da başlandı. Hareketin başını farklı üniversitelerde okuyan Keşmirli öğrenciler çekiyordu. Aligarh Üniversitesi’nde eğitim alan Müslüman gençler, halka özgür olmaları konusunda ateşli konuşmalar yapıyordu. Şiddete başvurmayan gençlerin bu konuşmaları hem İngiliz hem de Keşmirli yöneticileri tedirgin etmeye başlayınca 1931’de Srinagar’da barışçıl gösteriye ateş açan güvenlik birimleri halktan 20’den fazla kişiyi sokak ortasında katletti. Bu katliam halkın öfkesini daha da artırdı.
İngilizlerin bölgedeki zalim valisi tarafından korunan Gulab Singh yönetimi, göstericilere ateş açmakla kalmayıp lider konumundaki kanaat önderlerini yakalamak için özel birlik kurdurttu. Halkın öfkesine yönelik sokağa çıkma yasağı ve sıkıyönetim ilan ederek tutuklanan ve katledilenlerin hesabının sorulmaması sağlandı.
Katledilen Müslümanların haklarını savunmak üzere, 1932’de Müslüman Konferansı kuruldu. En belirgin ve önde gelen bağımsızlık yanlısı olan, İngiliz işgali altındaki Lahor kentindeki Pencap Üniversitesi’nde eğitimini tamamlayan, daha sonra “işbirlikçi” olmakla suçlanan Muhammed Şeyh Abdullah isimli aktivist ile Serdar Muhammed İbrahim Han ve arkadaşlarıdır. Eğitimini tamamlayan öğrenciler, Keşmir’e dönünce Lahor’daki üniversitede yapmış oldukları münazaraları, siyasi tartışmalarının benzerini gençlerle ve toplumdaki kanaat önderleriyle yapmaya başladılar. Ekim 1932'de katliamdan sonra Cammu-Keşmir Müslüman Konferansı ve 1939'da Keşmir Milli Konferansı düzenledi. Konferans, 1934 yılında Keşmir’de yapılan seçimlerde meclisteki 21 sandalyenin 16’sını, 1936’daki seçimde ise 19 sandalye kazanmış oldular.
Okumuş aydın gençlerin başlattığı özgürlük hareketi siyasi arenada da başarılı olunca Hintli ve İngilizleri korkuttu. Bildikleri fitne ve fesada başvurarak öndeki aktörü yanlarına çekmeyi başardılar. Hindistan Kongre Partisi’nin önde gelen başkanlarından biri olan Cevahirlal Nehru, Şeyh Muhammed Abdullah’ı yanına davet etti. Ona güzel ve taltif edici sözler söyledi. Dini birliktelik yerine milli ve genel bir oluşun için birlikte çalışmaya onu ikna etti. 1939’da Ulusal Kongre’yi kurdurdu. Partinin gayesi, dini birlik yerine ortak bir Keşmirli kimliği oluşturmak için Hindu kanaat önderi Gandi’den sonra gelen kişi Nehru ile ayni karede poz vermesi Şeyh Abdullah’ı başka boyuta taşıdı.
Abdullah, İslam kardeşliği ekseninde değil de Müslüman-Hindu Keşmirliği, bir başka deyimle din dışı laik ve milliyetçi bir kimlikle halkı örgütleme yoluna gitti. Ancak anlayış fazla taraftar bulmadı. Şeyh Abdullah halk nezdinde eski yerine bir daha ulaşamadı ama Nehru ve İngilizlerin “aferin” dediği bir kişi oldu. İşgalci İngilizler siyasi uykudan uyanan Keşmirlileri seküler-milliyetçi bir kimlik altında toplamak istiyordu. Ancak bu fikir, fazla taraftar bulmadığından başarılı olmadı.
Hindistan Müslümanları Birliği’nin lideri Muhammed Ali Cinnah ekibiyle 1944’te Keşmir’e giderek Keşmir Müslümanlarını ülkelerinin bağımsızlığı için Müslüman Konferansı çatısı altında mücadele etmeye davet etti. Cammu ve Keşmir Müslüman Birliği, Tüm Hindistan Müslüman Birliği’ne katılırken; Şeyh Abdullah’ın başını çektiği küçük bir grup ise Ulusal Kongre’de Gandi ve Nehru’nun liderliğini yaptığı Tüm Hindistan Kongre Partisi’ne katılma kararı aldı. Böylelikle özgürlük yolunda Keşmir halkı ikiye bölünmüş oldu.
Pakistan veya Hindistan’a katılımın yapıldığı 1947’deki eyalet meclisinin kararı ve yüzde 90 oranındaki Müslüman çoğunluğun Pakistan’a katılma isteği Mihrace tarafından kabul edilmemesi ve İngiliz valisinin olaya müdahil olmaması sonucunda Hint askerleri 1948’de bölgeyi işgal etti. Daha önceden anlaştıkları gibi Kongre Partisi’nin bölge başkanı olan Abdullah, başbakan olarak atandı. Bu tarihten sonra Pakistan’a mesafeli duran Abdullah, Hindistan tarafından önemli siyasi bir figür olarak kullanıldı. Özgürlük mücadele ateşi, makam karşılığında Hindistan’ın emri altında başbakan olmaya evrildi.
Öte yandan, Serdar Muhammed İbrahim Han da Keşmir’de özgürlük ve bağımsızlık fikri üzerinde çalışma yapan önemli kanaat önderinden biriydi. Hindular Keşmirli Müslümanlara dini ve sosyal hayatı zehir ederken, halkının özgürlüğü için bağımsız bir Keşmir’in kurulmasını savunurak Dogra faşizmine karşı gösterileri organize etti. Halka özgüven verdi. İki Millet teorisine göre Pakistan ile birlikte olmak yönünde çalışma yapanların başında gelmektedir. Keşmir Mihracesi halk meclisinin kararını kabul etmeyerek Hindistan’dan yana tavır alması ve Hint ordusunu bölgeye davet etmesine karşı ilk silahlı eylemi başlattı. Yeni devlet olan Pakistan’dan kendilerini kurtarmaları yönünde talepte bulundu.
Pakistan halkı özellikle Peştunlar ve askeri erkan bu çağrıya kulaklarını tıkamayıp bölgeye akın etti. 1948’deki ilk savaş sonucunda Keşmir’in yüzde 35’i özgürleştirildi ve Azad Keşmir olarak isimlendirildi. Şeyh Abdullah ise Hindistan birliklerinin yanında yer aldı. Esarette kalan yüzde 65’lik alana Makbuza Keşmir denildi. Daha sonra Abdullah işgal altındaki Cammu Keşmir’in ilk Başbakanı, akabinde de oğlu ve torunları bu görevi ifa ederek Hindistan’ın yanında kalmaya devam etti.
Ülkelerin Ayrışması
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalist sömürgeciler yeni taktiklerle eski sömürge alanlarını terk etmeye başladı. Ancak bu terk ediş sömürge hakkından vazgeçtiği anlamında değil, doğrudan idarede bulunmamayı içermektedir. İngiltere 1945’te kendileri yerine haklarını koruma altına alacak yerel idarecilere devredilme kararı aldı. İngiltere, sömürgesi Hindistan’dan çekilmeye karar verdi. İşgalciler, İngiliz Hindistanı’nda 562 prenslik devletinin durumunun ne olacağı, nasıl ve hangi sistemle yönetileceğine dair çalışmayı, 3 Haziran 1947’de kamuoyuyla paylaştı.
İki devletten birine katılmaları veya bağımsızlığı seçmeleri istenirken halkların din, dil, kültür coğrafi yakınlık bakımından ayrılması veya tamamen bağımsız birer devlet olma fikirleri öne çıktı. Ancak ayrılma kararını eyaletlerin meclisi onaylayarak kargaşaya mahal verilmemesi istendi. Prensler karar almada tek başına yetkili olmayacak.
İngiliz idarecilerin fitnesi ve kışkırtmasıyla Müslümanlarla Hindular arasında sık sık din eksenli çatışmalar yaşanıyordu. İşgal yönetimi devamlı olarak “artık Müslümanlarla Hindular ayni çatı altında yaşayamaz” propagandası yapıyordu. Birçok yerde Hindu azgın gruplar Müslüman azınlığa baskın yaparak katlediyordu. İngiliz idaresi de failleri bulmayıp halk arasındaki fitnenin büyümesine sebebiyet veriyordu.
Babür Devleti’nin yıkılmasından sonra kıtada Müslümanların oranı gittikçe azaldı. 1900’lu yılların başındaki nüfus sayımında Hint alt kıtasındaki Müslümanların oranı yüzde 25’e kadar gerilemişti. Azınlıkta kalan Müslümanlara korkunç katliamlar yapılınca halk bölünme fikrine sıcak bakıyordu. Bazı Müslüman kanaat önderleri bölünmenin tuzak olduğu, Hindistan’ın Hindulara bir yurt olarak verildiği, Müslümanların ise daha da güçsüz olacağı, dışlanacağı uyarısında bulunuyordu. Ancak İngilizler bu fikrin yaygınlaşmaması için birçok yerde Müslümanlara yönelik terör ve şiddet olaylarında artmasında etkili oldu.
Zulme uğrayanlar ayrılma konusunda kendi açısından haklıdır. Ancak genel anlamda ayrılma fikrinin doğruluğu hala tartışma konusudur. Sadece Müslümanlar değil Gandi gibi Hinduların bazı entelektüelleri de ayrılma fikrinin bir tuzak olduğu tezini savunmaktadır. İngiltere adına ayrılma operasyonu, bölge valisi Lord Louis Mountbatten tarafından yönetiliyordu. Tarafsız olacağına dair söz vermişti ancak hiçbir zaman tarafsız olmayan Mountbatten, Keşmir sorununun baş müsebbibidir.
Sadece Keşmir’de değil, bölgede hemen her eyalet ve ırk birbiriyle husumetlidir. Bu da İngilizlerin bölgede çatışmaların daimi olması için yaptığı önemli bir mühendislik çalışması olarak değerlendiriliyor. Krallık ve Prenslikler taraflarını seçti, milyonlarca insan, yaklaşık 15 milyon, 2-3 ay süren yolculukla yeni göç ettiği yere ulaştı. Bu kez gidilen yerde de onları bekleyen onlarca sorunla uğraşmak zorunda kaldılar. Bölgede en büyük sorunların başında milyonlarca insanın toprak sahibi olmamasıdır. Eskiden kalan toprak ağaları hakimiyetini günümüze kadar devam ettirmiştir.
Genel anlamda, Keşmir’de halkın geneline yakının kendine ait toprağı ve mülkü bulunduğundan dolayı kimse Keşmir’i terk edip başka yerlere göç etmeyi aklının ucundan dahi geçirmiyor. Mountbatten’in yürüttüğü sürecin amacı ayrılma sonuçlarının sorunsuz işletilmesi ve arada yaşanacak sürtüşmeyi sona erdirmekti. Nüfus çoğunluğu, eyaletlerin birbirine yakınlığı, coğrafi konumu, aynı din, dil yakınlığı ve kültürden olmaları gibi etkenler dikkate alındığında Keşmir’in Pakistan’a katılması gerekiyordu. Ama sözde vali bu konuda kendi ülkesinin idaresine bile ihanet etmiştir. Olmadık ayak oyunlarıyla meclisteki oylama sonuçlarını manipüle ederek hala yaşanmakta olan trajedinin fitilini ateşlemiştir.
Hindistan ile Mihrace arasında sözde birleşme antlaşması yapılmış fakat meclisin onay kuralını koyan ve uygulamaktan sorumlu olan Mountbatten, Hindistan’a böyle gizli bir ilhak sözleşmenin geçerli olmadığını, meclisin ve halkın iradesinin üstünde bir iradenin olmayacağını söyleyememiştir. Olmayan ilhak sözleşmesi hiçbir zaman ortaya çıkarılmadı. BMGK, Hindistan’a referanduma gitmesi gerektiğini bildirdiğinde bile Yeni Delhi söz konusu anlaşmayı çıkaramadı. Çünkü elinde geçerli sebebi bulunmamaktadır.
Hindistan ve özellikle Pakistan’ın neredeyse tüm dış politikasının ağırlık merkezini bu konu teşkil etmektedir. Pakistan referandum yapılmasını talep etmekte, Hindistan ise kaybedeceği bir seçimden kaçınmaktadır. Konunun çözümü için onlarca arabulucu devreye girmiş olsa da sorun çözümsüz kaldı. Hindistan işgal ettiği yerdeki insanları bölgeden sürgün ederek toprakların kendisinde kalacağının düşünü kuruyor. Bundan dolayı barış masasına oturmuyor. Meselenin ve işgalin bu kadar uzatılması beraberinde önünün alınamayacağı nükleer savaşın kapısını aralayacağından endişe ediliyor.
Hindistan’da gittikçe radikalleşen aşırı Hindu grupları, özellikle Hindutva örgütünün devleti kontrolüne alması ve arkalarına Siyonist ve soykırımcı ABD’yi aldıklarında Keşmir bahanesiyle nükleer bomba kullanmamalarının önünde hiçbir engel yoktur. Çünkü bu faşist zihniyet Siyonistlerin devşirdiği batıl bir inanıştır. Kendilerinden olmayan herkesin ölmesi gerektiğini savunan insanlık dışı bir yapılanmadan her türlü katliam ve kötülük beklenebilir. Nitekim aynı sapık ve sapkın anlayışın ikizi olan Siyonizm’in, Gazze’de ve Filistin’de nasıl soykırım yaptığını tüm dünya dehşetle izledi.
Pakistan tarafında ise emperyalistlerin kurdukları terör şebekeleri İslami bir kılıf altında Hindistan topraklarını kana bulayabilir. DEAŞ gibi militanlar işledikleri vahşi katliamları süper prodüksiyonlarla videoya alarak dünyaya servis edebilir. Bu senaryo Pakistan’ın ve tüm Müslümanların üzerine yıkılabilir. Böylesi senaryolara mahal vermemek için hakkaniyete dayanarak çözümü halkın iradesine bırakmak gerekir.
Pakistan-Hindistan Çekişmesi
Keşmir konusunda artık sadece Pakistan ile Hindistan yoktur. Artık bu mesele uluslararası sorun haline geldi. Çok aktörlü bu çatışma alanının etkileri başta çatışan ülkeler olmak üzere, bölge ülkelerinin istikrarı ve dünya barışının tesis edilmesinin önündeki önemli sorunlardan biridir.
Birinci aktörlerin kendi rızalarıyla çatışmayı sonlandırmayacağını görüyoruz. İkinci aktörlerde çıkarı ve konjektürel nedenlerle gerçek anlamda barış olmasını istemiyor. BM güçsüz ve hiçbir yaptırımı olmadığından denkleme bile giremiyor. Bölgeyle ilgilenen ülkelerin çıkarları olduğundan dolayı bu tarihi çatışmanın bitmesini istemiyor. Türkiye gibi adil, gerçekten barış isteyen ülkelerin arabulucu olmasına Hindistan ve çıkarcı çevreler itiraz ediyor.
Taraflar birbirlerinin adımlarını takip ediyor. Birisi silahsızlanmada geride kalırsa diğerinin mağlup olacağı anlamına gelir. Taraflar birbirlerine karşı üstünlük sağlamak için delice silah sanayisine yatırım yapıyor. Pakistan, nükleer silahlar ve ordu modernizasyonu bakımından Hindistan’ı dengelemek ve Hindistan’a üstünlük sağlamaya çalışmaktadır. Bu nedenle iki ülke arasında yaşanan çatışma ve rekabet süreçlerinin neredeyse en büyük ve önemli faktörünü Keşmir bölgesi oluşturmaktadır.¹
Halklar fakirlik ve yoksulluk içerisinde yaşarken nükleer gücün kime ne faydası var? Hindistan’da yüz milyonca insan sokaklarda yaşıyor. Dış müdahaleler ve ırkçı söylemler olmazsa taraflar karşılıklı olumlu adımlar atarak sorunu çözebilirler ama masanın başını tutanlar barışa müsaade etmiyor.
Taraflar çatışmaya dönüşen nedenlerin sosyal, siyasal, ekonomik ve psikolojik boyutlarının tespit edilmesi; bu nedenlerin sorun teşkil eden boyutlarının ortadan kaldırılmasına engel olmak isteyen aktörlerin de varsa çözüm önerisinin göz önünde bulundurulması, aktörler arasında güçlü bağların kurulmasını sağlayacaktır.²
Barış için tarafların çok acil kararlar alıp hemen uygulamaya başlamaları gerekir. Uzayan barış görüşmeleri sonucunda mutlaka çatışmaya dönüşür. Çünkü çıkar grupları devreye girerek vekil güçlerini sahaya sürer. Bunun bariz örneği Kargil’de yaşandı. Bir de tarafların ordu komutanlarının darbe yapmaması için çok sıkı tedbirler alınması gerekir. Hindistan’da darbe olmazken Pakistan’da ne hikmetse ordu komutanları her 15-20 yılda bir darbe yaparak ülkesinin geri kalmasına sebebiyet veriyor. Söz konusu Keşmir için öyle uzunca müzakereye gerek yok. Birkaç madde üzerinde anlaşarak referanduma gidilme kararı alınsın; çıkacak olan sonuca herkes saygı gösterirse ortada çatışmanın izi dahi kalmaz. Bırakalım Cammu Keşmir halkı kendi yönünü kendi tayin etsin.
Pakistan sadece İngilizler bölünme istediği için kurulmadı. Hint alt kıtasındaki Hindu fanatiklerin Müslümanları katletmesiyle başlayan çatışma sonucunda Müslümanlar bir araya gelerek ortak yaşama isteklerinden, çatışma ortamında bir nevi mecburen kurulmuştur. Hindistan hala bu bölünmenin travmalarını yaşıyor. Bangladeş, Keşmir ve Pakistan’daki Müslüman halkı değil ama toprakları geri alma gibi ahlaksız faşist bir tutum içerisindedir. Kolay lokma gördüğü Keşmir’i bırakmak istemiyor. Ülkenin milli meselesi haline getirildi. Hindistan’ın bağımsız bir devlet veya Pakistan’a ilhak olmasını engellemenin bir başka nedeni de ülkedeki diğer eyaletlerin ayni yöntemlerle zincirleme bir şekilde ayrılmamalarını sağlamaktır. Bir asırdan fazla üzerine denemedikleri siyasi, askeri ve diplomatik oyun kalmadı ama bunca entrikaya rağmen Keşmir meselesi bir türlü çözülemedi. Çünkü insan haklarına ve hakkaniyete uygun hareket etmiyor.
BMGK’de Alınan Kararlar Uygulanmıyor
Hindistan hükümeti Pakistan’ı işgalcilere yardım ettiği iddiasıyla 31 Aralık 1947’de BMGK’ya şikâyet etti. Keşmir sorununun BM Antlaşması’nın 35’inci maddesindeki hükümlere göre çözümlenmesini istiyordu. İngiliz danışmanların verdikleri boş vaatler ve yanlış hukuki bilgiler Hindistan’ı yanılttı. BMGK, Keşmir’i Hindistan’ın bir parçası olarak görmedi. İhtilaflı bir konu olduğu için 35’inci maddenin öngördüğü gibi meselenin görüşülemeyeceğini açıklamasıyla Hindistan kendi eliyle Pakistan’a ve daha doğrusu Keşmirlilere büyük koz vermiş oldu. Konunun uzmanları, Hindistan, o zaman müracaatını BM’nin 7. bölümündeki maddelere göre, topraklarına dışarıdan müdahale edildiği iddiasını dillendirseydi sonucun daha farklı olabileceğini söylüyor.
1947 yılının son gününde, Hindistan BM'den Keşmir meselesine müdahale etmesini istedi. 20 Ocak 1948'de BM Güvenlik Konseyi, taraflar arasında anlaşmazlığı soruşturmak, durumu iyileştirmek, arabuluculuk yapmak üzere 39 sayılı Kararıyla Birleşmiş Milletler Hindistan ve Pakistan Komisyonu (UNCIP) kuruldu. Kararda, biri Hindistan, biri Pakistan, biri de mevcut iki üye tarafından seçilecek üç üyeden oluşan bir komisyon kurulmasını öngörüyordu ancak her iki taraf da planlanan yapıya itiraz etti.
21 Nisan 1948'de kabul edilen 47 numaralı Karar, her iki tarafın argümanlarını dinledikten sonra Komisyon üye sayısını beşe çıkardı. Komisyon’a bölgede barış ve düzeni yeniden tesis etme, Keşmir’in geleceğine ilişkin bir plebisit için zemin hazırlama gibi önemli bir görev verildi. UNCIP'ın ilk üyeleri, 1948 ila 1949 yılları arasında her iki tarafın da kabul edebileceği bir çözüm bulmak amacıyla alt kıtaya üç ziyaret gerçekleştirdi. Konsey, Keşmir'e ilişkin toplamda 209, 210, 211, 214, 215, 303 ve 307 numaralı kararları da aldı. Bu kararların büyük çoğunluğu, 1965 Hint-Pakistan Savaşı ve 1971 Savaşı'nın ardından ateşkes çağrılarını içermektedir.
BMGK, 1948'den itibaren aldığı kararlarla Keşmir'in askerden arındırılmasını ve geleceğinin halk oylamasıyla belirlenmesini öngörmektedir. Hindistan halk oylamasına karşı tutumunu korurken, Pakistan BMGK kararlarının uygulanmasını talep etmektedir. Cammu Keşmir, BMGK’nin gündemindeki en eski çözümsüz uyuşmazlıklardan biri olmayı sürdürmektedir.
İslamabad yönetimi, BM’nin Keşmir konusunda 20’den fazla aldığı kararları uygulamayı taahhüt ederken, Yeni Delhi yıllardan beri ayak diremeye devam ediyor. Bunu da yaparken Hindistan kendini haklı çıkarmak için ilk önce “Pakistan askerlerini bölgeden çeksin” diyor. Pakistan’da bunun bir oyun olduğunu “biz askerleri çekersek onların da geri çekileceğine dair hiçbir garanti yok” diyerek yeni bir teklif getiriyor. “Çekilme işlemi BM nezdinde olsun” diyerek topu Hindistan’ın sahasına atmış oldu. Aslında Yeni Delhi’nin plebisit gibi bir niyeti olmadığından komisyonları oyalayıp duruyor.
Sosyalist Blok dağılana kadar Hindistan’ın koruyucusu İngiltere ve SSCB idi. Blok yıkılınca Hindistan Batı Dünyası’nın ve ABD’nin tasmalısı olmaya başladı. Şimdi de Hindistan’ı BM’de Batılı emperyalistler korumaya aldığı için alınan kararların hiçbirini uygulamaya koymuyor.
Keşmir İçin Taraflar Arasında Yaşanan Savaşlar
1947’de Britanya Hindistanı’nın bölünmesinden sonra ortaya çıkan en uzun ve en tehlikeli jeopolitik krizlerden birisi Keşmir meseledir. Hindistan ve Pakistan bölge üzerinde hak iddia ederken, Çin 1962 yılında yüzde 20’lık bir bölümü işgal ederek denkleme müdahil oldu. Böylelikle Keşmir 3 nükleer güç tarafından ele geçirilmiş oldu. Bu anlaşmazlık, savaşlara, sınır çatışmalarına, isyanlara, kitlesel göçlere ve bölgenin askeri alan olmasına yol açtı.
1. 1947–1948 Hindistan–Pakistan Savaşı
İngiltere işgal ettiği bölgeden çekildikten sonra Keşmir Mihraceliği (Prensliği), hukuka aykırı olarak Hindistan’a bağlanmak istedi ancak halk bunu kabul etmedi. Bundan önce Keşmir meclisi Pakistan ile birlikte olma yönünde karar almıştı. Hindu olan Maharaja Hari Singh Hindistan’dan kendini koruması için askeri yardım isteyince Yeni Delhi birlikleri, halkın istek ve arzularının zorla değiştirilmesi için bölgeye asker gönderdi. Bunun üzerine Pakistan’la birlikte hareket etmek isteyen halk ve meclis üyeleri, Pakistan’dan kendilerini koruması için yardım talebinde bulundu. Halka karşı katliam yapan Hint ordusuna karşı, Pakistan askeri ve halkı sürece katılarak soykırıma uğrayan kardeşlerini korumaya aldı. Mihrace’nin bu hukuksuz tavrı, taraflar arasında ilk savaşı başlattı ve Keşmir fiili olarak ikiye bölündü.
BM nezdinde 1949’da Karaçi Anlaşması’yla ateşkes ilan edildi. Hindistan tarafında kalan yüzde 65’lık bölüme Makbuza, Pakistan tarafına kalan yüzde 35’lik alana ise Azat Keşmir denildi. Bundan sonra, Keşmir meselesi uluslararası sorun haline geldi. BM önündeki ilk dosyalardan biri olan Filistin ve Keşmir meselesi hala çözülmedi. Tarafların siyaseti, Keşmir üzerinden şekillenmeye başladı.
2. 1965’teki Savaş ve Taşkent Anlaşması
1965 Savaşı’na gelindiğinde Keşmir üzerindeki gerilimler hiç azalmadı. Hindistan’ın Keşmirliler üzerine aşırı baskı, katliam, sürgün ve göz altıları artırdığı için halk isyan etti ve ayaklandı. Bunun üzerine Pakistan devleti de daha fazla katliam yaşanmasın diye birliklerini bölgeye gönderdi. Pakistan sınırdaki birliklerini Kutch bataklıklarına sevk etti. Hindistan'ın savunma hatları buradan zorlandı. Taraflar arasında ciddi çatışma yaşandı. “Cebelitarık Operasyonu” diye isimlendirilen çatışma, 5 Ağustos 1965'te Pakistan birliklerinin Hindistan kontrolündeki Keşmir'e sızmasıyla başladı. Bir ay sonunda büyük taarruz başladı. Eyüp Han, bölge halkını idareye karşı isyan ettirerek başarıya ulaşmak istiyordu. Beklenen isyan çıkarılamadı. 6 Eylül’de Hindistan var gücüyle saldırarak Pakistan topraklarına girdi.
Pakistan Cumhurbaşkanı General Eyüp Han liderliğindeki ekip, Keşmir’i geri almayı hedefliyordu. Söz konusu saldırıyı daha önceden haber alan veya tahmin eden Hindistan Batı cephesinde konuşlandırdığı askerlerle Pakistan birliklerini durdurdu. Başta Punjab bölgesi olmak üzere Lahor, Asal Uttar ve Sialkot gibi tüm sınır bölgelerinde yaşanan çatışmada taraflar büyük zaiyatlar verdi.
“Cebelitarık Operasyonu” çok çetin geçti. Her iki taraftan ciddi kayıplar oldu. İkinci Dünya Savaş’ından sonra en büyük tank savaşı olduğu kayıtlara geçti. Her zaman olduğu gibi taraflar, zafer kazandığını ilan etse de asında kazanan olmadı, birbirlerinin enerjilerini bitirdiler. Araya SSCB ile ABD girerek, 22 Eylül 1965’te ateşkes ilan ettiler. Taraflar, Ocak 1966’da Taşkent Bildirisi’ni imzaladı ama Keşmir konusunda hiçbir değişiklik veya halka yansıyan bir rahatlama dahi olmadı.
BM kararlarıyla öngörülen plebisit gerçekleşmedi, Hindistan bölgeyi fiilen yönetmeye devam etti. Pakistan, Hindistan’ın bu hukuksuz atılımlarını hiçbir zaman meşru görmedi. Darbeci General Eyüp Han, işgal altındaki Keşmir’i tamamen ele geçireceğini hesap etmişti ancak Hindistan birliklerini aşamayınca büyük bir hayal kırıklığı yaşandı. Ülke genelinde öğrenci hareketleri başladı. Bir başka gelişme de zamanın iki süper gücünün bölgeye girmesine sebebiyet verdi. Söz konusu Rusya ve ABD hala bölgede aktör olmaya çalışıyor.
Bu savaş nedeniyle her iki tarafta da milliyetçilik duyguları arttı ve düşmanlık daha da kalıcı hale geldi. SSCB ve sosyalist ülkelerin Hindistan’a verdiği silahlar üzerine çalışma ve taklit etme dönemine hız veren Yeni Delhi, Pakistan’a karşı silah bakımından üstün olmaya çalıştı.
3. 1971 Savaşı ve Simla Anlaşması
Savaş yoluyla yenemediği Pakistan’ın içini karıştırarak netice olmaya çalışan Hindistan, Bangladeş’i öne sürerek fitne oyununda başarılı oldu. Doğu Pakistan olarak isimlendirilen Bangladeş, 1947’deki ayrışmada Pakistan’la hareket etmişti. Coğrafi olarak birbirine bağı olmayan ve arada Hindistan’ın olması nedeniyle yönetimde sıkıntılar çıkmaya başlayan ülkede, özellikle siyasi partiler birbirlerini acımasızsa hırpalamaya başladı. Bu kez ayni devlet altında eyaletlerin kavgaları başladı. Parlamento seçimlerini önde tamamlayan Bangladeş’e, Pakistan tarafındaki solcu iktidar Başbakanlığı verilmek istenmedi. Bunun üzerine aşırı milliyetçi tabana sahip Mucib Ur Rahman’a, Hindistan ve el altından İngiltere’den ciddi yardımlar geldi. Devlet asayişi temin etmeye çalışırken, Hindistan destekli aşırı milliyetçi militanlar, güvenlik birimlerine onlarca pusu kurarak asker ve polislerin ölümüne sebebiyet verdiler. Bunun üzerine Pakistan daha büyük kuvvetle isyancıları bastırmak isterken bazı Hint askerleri “sivil Bangladeşli” görünümünde, Pakistan askerlerine karşı kanlı pusular kurdu. Böylelikle iki kardeş millet siyasilerin kendi ikballeri için 1971’de birbirini öldürmeye başladı. Bu kardeş savaşını durdurmak için başta Cemaat-ı İslami olmak üzere alimler devreye girse de başarılı olamadılar.
Bangladeş-Pakistan anlaşmazlığını körükleyen ve ayrılıkçılara her türlü desteği açıktan verdiği için Pakistan hava kuvvetleri, Hindistan’ı bombalamaya başladı. Pakistan 3 Aralık 1971'de Hindistan’ın 11 hava üssüne uçaklarla önleyici hava saldırısı gerçekleştirince iki ülke arasındaki silahlı çatışma resmen başladı. Kanlı çatışmalar sonunda aşırı milliyetçi ve seküler lider Mucib Ur Rahman’ın militanları, Hindistan’ın desteğiyle galip geldi. Solcu Zülfikar Ali Butto Başbakanlığındaki Pakistan, önemli ve büyük bir toprak parçasını kaybetti. Bangladeş 1971’de Pakistan’ın düşmanı olarak bağımsız bir devlet oldu.
Çatışmalar 13 gün sürdü ama ölümler ve katliamların dramı, Bangladeş’teki halk ayaklanmasının yaşandığı Şeyh Hasina’nın, Hindistan’a kaçarak sığınmasına kadar sürdü. Aslında Bangladeş, aşırı İslam düşmanı ve Hindistan’ın bir valisi gibi hareket eden Şeyh Hasina’nın 5 Ağustos 2024’te kaçmasıyla gerçek anlamda bağımsızlığına kavuştu. 1971’deki iç savaşta on binlerce masum kişi hayatını kaybetti. Deniz yoluyla gelerek isyanı durdurmaya çalışan Pakistan donanmasına ve havadan müdahale eden uçaklarına, Hindistan birlikleri tarafından büyük kayıplar verdirildi. 90 bin Pakistan askeri esir alınınca, Pakistan teslim olmak zorunda kaldı. 1972’de Simla Anlaşması yapıldı.
Barış masasına Bangladeş’in yeni sahibi Hindistan Başbakanı İndra Gandi ile Pakistan Başbakanı Ali Butto oturdu. Tarafların imzaladığı anlaşma; ilişkileri normalleştirme, anlaşmazlıkların ikili çerçevede çözülmesi ve gelecekteki silahlı çatışmaların önlenmesini amaçlıyordu. Ateşkes hattının adı Kontrol Hattı olarak değiştirildi. Hindistan, SSCB’nin de desteğini alarak belirleyici bölgesel gücü konumuna yükseldi.
Pakistan da mağlup olarak önüne getirilen metinleri imzalamak zorunda kaldı. Sadece İndus Suları Anlaşması, Pakistan’ı rahatlatan bir gelişmeydi. İki Müslüman halkı birbirine kırdıran Hindistan, Pakistan’ı sıkıştıracak ne kadar mesele varsa hepsini masaya getirdi. Daha önceden Keşmir’in ateşkes hattını, Pakistan resmi olarak kabul etmemişti. Simla Anlaşmasıyla Keşmir’in bölünmüş hali kabul ettirildi. Bu Yeni Delhi açısından büyük bir zaferdi. Ancak bu anlaşmada Keşmir, Keşmir halkının görüşü ve beyanı dahi alınmadan bir egemen güç tarafından bölüştürüldü. Pakistan bu ırkçı çatışmadan dolayı hem prestij hem de toprak kaybıyla bütün Keşmir üzerindeki haklarından da vazgeçmiş oldu. Sadece yüzde 35’lik alanla yetinmiş oldu.
Bu anlaşmayla Keşmir meselesi, Pakistan ve Hindistan sorunu olarak tescillendi. Halkın iradesi masaya yansıtılmayarak Bangladeş’teki aşırı seküler ve milliyetçileri bir aparat olarak kullanan Hindistan büyük diplomatik başarı elde etti.
Bangladeş’in ayrılmasıyla söz konusu savaş, Pakistan ile Hindistan arasında yaşansa da sonuçları itibarıyla Keşmir’i ilgilendirdi. Bu anlamsız kardeş savaşından sonra Pakistan, eski gücüne ancak 6 Mayıs 2025’teki 4 günlük efsane savaşta kavuşabildi. Pakistan’daki askeri darbeler, idari ve siyasi zayıflamalarla gücünü kaybedince, Keşmir üzerindeki etkisi de azaldı. Hindistan’ın ise siyasi ve diplomatik ataklarına sahne oldu. Yarım asırdan beri iki ülke ilişkilerini belirleyen Simla Anlaşması, 24 Nisan 2025’te tarafların Pahalgam saldırısı üzerine savaşması nedeniyle askıya alındı.
4. 1980-1990’deki Silahlı Çatışma Dönemi
SSCB’nin 1989’da Afganistan işgalinden mağlup olarak çekilmesinden sonra Hindistan işgalindeki Makbuza Keşmir’de oldukça ses getiren silahlı eylemler başladı. Hindistan, Pakistan’ı militan grupları desteklemekle suçladı; Pakistan ise bu suçlamayı kabul etmeyerek Keşmirlilere siyasi destek verdiklerine yönelik açıklamalarda bulundular.
Özgürlük ve bağımsızlık konusunda oldukça istekli, eğitimli Keşmirli gençler, özellikle Hizbul Mücahidin Hint birliklerine ciddi kayıplar verdirtmeye başladı. Hint işgal ordusu da kendisine yapılan baskınlara terör örgütü gibi cevap vererek yüzlerce köy yakıldı ve halk sokak ortasında infaz edilmeye başlandı. Hindu Panditler başta olmak üzere bölgeye işgalci olarak gelen zengin Hintliler, eski bölgelerine kaçmak zorunda kaldı. Hindistan ise öldürülen askerlerin yerine daha fazla asker göndermeye başladı. İnsan haklarını hiçe sayan Yeni Delhi hükümeti, bu dönemde işgalci Siyonist ile ilişki kurmaya ve ondan ciddi anlamda destek almaya başladı.
Bu çatışmalarda, Hindistan bölgedeki hakimiyetini kaçırmak üzereydi. ABD ve İsrail’in yardımıyla Yeni Delhi, silahlı direniş gruplarını etkisiz hale getirdi. Yakaladığı masum Keşmirlileri yakalayarak işkence sonucu konuşturunca Keşmirli savaşçıların yerlerini öğrenerek gizli ve beklenmedik anda yapılan operasyonlarla örgütlerin çökmesine sebebiyet verdi. İnsan haklarında büyük ihlaller yaşandı.
5. 1999 Kargil Savaşı
Zamanın Pakistan başbakanı Nevaz Şerif, 21 Şubat 1999’da Hindistan başbakanı Atal Behari Vajpayee’i Pakistan’a davet etti. Lahor’da buluştular ve bir deklarasyon yayımladılar. Hindistan ile Pakistan arasında, Keşmir dahil tüm sorunların çözülmesi, terörle ortak mücadele, insan haklarına saygı göstermek, birbirlerinin içişlerine karışmamaları gibi konularda ortak çalışacaklarına dair karar aldılar. Lahor Deklarasyonu’nun mürekkebi henüz kurumamışken taraflar, bu kez Kargil dağlarının zirvesinde birbirine saldırarak büyük bir savaşın içine girdiler. Zaten ne zaman barış olsa taraflardan birinin sebepsiz saldırması gelenek haline geldi.
Taraflar 1971’deki Simla Anlaşmasıyla 1999’a kadar fiili olarak karşı karşıya gelmedi. Proksi, vekil güçlerle birbirlerinin enerjisini tüketme yoluna gittiler. Devletlerin desteklediği örgütler ve milis kuvvetler, bölgede ciddi anlamda hukuksuzluğa ve insan hakları ihlallerine sahne oldu. Gazeteci olarak Hintlilerin Keşmir’de yaptıkları vahşetin küçük bir bölümüne şahit oldum. Hint yetkililer işledikleri devlet terörünü reddedip söz konusu vahşeti İslam’ı grupların yaptığını iddia etmiş olsa da bulgular tam tersini söylüyor. Söz konusu yakılan köyler Hint askerlerinin kontrolünde bulunuyor. Keşmirli örgütlerin böyle bir eylemi yapması imkânsız. Ayrıca ayni din ve ayni dava uğruna mücadele veren halkı katletmeleri akıldışı bir eylemdir.
Nükleer güç olduklarını ilan ettikten sonra tarafların giriştiği ilk büyük çatışma, 1999’daki Siyaçin Buzulu ve Kargil Savaşıdır. Ayrıca Yeni Delhi’nin bu savaşta emperyalist güçleri arkasına alması sonuçları nedeniyle önemelidir. Siyaçin Buzulu Pakistan için önem arz ediyor. Bu dağlık bölge, buzul olması nedeniyle elde tutulması ve verim elde edilmesi zor olsa da stratejik öneme sahipti. Hindistan’ın 1984 yılında söz konusu dağın bir kısmını işgal etmesine karşın, Pakistan bölge için hazırlık yapıyordu. Pakistan, bölgeye çıkan stratejik dağ ve yolları ele geçirerek Hindistan’ın işgalini işlevsiz hale getirmek istiyordu.
Hindistan, Pakistan'ın Keşmir’deki savaşçıları desteklediğini ve onları yönlendirdiğini iddia etti. Pakistan, iddiaları reddederek Keşmirlilere sadece siyasi arenada yardım ettiğini açıkladı. Hindistan yakaladığı Keşmirli militanlara zorla imzalattırdığı yalan beyanlarla, basın toplantısında bazı kimlikler ve savaşçıların Pakistan’dan para aldıklarına dair beyanlarını paylaştı. Hindistan masa başında uydurduğu kimlik kartları ve yardım edildiğine dair yalanlarıyla, Pakistan’ı uluslararası kamuoyunda mağlup etti. İsrail ve ABD’nin baskısıyla Hindistan’ın yalan belgeleri gerçekmiş gibi servis edildi. Bu durum Pakistan’ın imajını sarstı. Siyaçin Buzulu ve Kargil krizi nedeniyle ABD, ilk kez Hindistan’ı doğrudan destekledi.1999’da Perviz Müşerref darbe yapınca, ABD bu darbeyi görmemezlikten geldi. Aslında yaşananların bir bedel ödeme olduğu yorumları yapıldı.
Görüşmeler devam ederken Pakistan’ın Genelkurmay Başkanı Perviz Müşerref ile Başbakan Nevaz Şerif arasında siyasi tartışmayla, daha doğrusu darbeci Müşerref ABD’den aldığı sahte güçle seçilmiş Başbakan’a kafa tutmaya başlayınca, bu olumsuz konuyu bertaraf edemediler. Perviz, kendine siyasi ikbal kazanmak için Siyaçin Buzulu’na çıkartma yaptı. Böylece Hindistan’ı zor duruma düşürerek masada istenilen tavizleri alarak kendi meşruiyetinin de yolunu açmak istedi. Hint askerlerinin kışın boşalttığı alanlara çıkan Pakistan askerleri, içeriye doğru ilerleyerek bazı mevzileri ve ikmal yollarını ele geçirdi.
Pakistan askeri birlikleri, Şubat 1999'da Kargil bölgesinde yaklaşık 5 bin metre yükseklikte noktalara sızdı. Bu sızma Hindistan tarafından mayıs başında tespit edildi. Hindistan büyük operasyon başlatarak yerleri geri aldı. Bu savaş, nükleer silaha sahip iki ülke arasındaki ilk büyük sıcak çatışmalardan biri oldu. Kargil Çatışması, Keşmir sorununun askeri yollarla olamayacağını bir kez daha gözler önüne serdi. Siyasiler ve askerler sorunu çözmekten ziyade kendi ikballeri için mücadele ettiklerinden sorun çözümsüz kalmaya mahkumdur.
Kargil Savaşı’nda Hindistan askeri üstünlük sağladı. ABD ile yakınlaştı. Pakistan’da ise seçilmiş hükümet devrildi. Diktatör Perviz darbe yaparak ülkesini büyük bir darboğaza ve ekonomik sıkıntıya soktu. Ülke tarihinde kendi halkını “Lal Mescitte” öldüren kişi olarak kötü şöhretle öldü.
Hindistan böyle bir saldırının ilkbahara doğru yapılacağını tahmin ediyordu. Dolayısıyla nasıl karşı konulacağını biliyordu. Bu aceleci davranış, Müşerref ve askerî erkanı hayal kırıklığına uğrattı. İngiltere ve ABD devreye girerek nükleer çılgınlığın yaşanmasına engel oldu. Zamanın ABD Başkanı Bill Clinton ile görüşen Şerif, Simla Anlaşması’na sadık kalacağının taahhüdünü vererek ele geçirdiği buzul bölgesinden askerlerini geri çekti. Bu savaşta fazla efor sarfetmeden kazanan taraf Yeni Delhi oldu. Keşmir, Pakistan’daki iktidar kavgasının kurbanı oldu.
6. 2001’den 2019’a Kadar Artan Gerginlikler
Yaşanan birtakım terör eylemlerinde taraflar birbirlerini suçladı. Ancak kimse ortaya faillerle alakalı delil ortaya koyamadı. Daha çok manipülasyon ve dezenformasyon yapılarak terörden faydalanma yolu tercih edildi.
13 Aralık 2001’de, Hindistan Parlamentosu'na saldırı yapıldı. Saldırı, Leşker-i Tayyibe ve Ceyş-i Muhammed tarafından yapıldığı iddia edildi. Pakistan tarafında faaliyet gösteren söz konusu örgütlerin, Yeni Delhi’de İsrail koruması altındaki Hint Parlamentosu’na böyle bir saldırıyı yapacak güçte olmadıkları herkes tarafından biliniyor. Başbakan Narandra Modi’in siyasi gücünü pekiştirmesi için yaklaşan seçimlerde böyle sansasyonel bir olaya ihtiyacı vardı. Sonunda saldırganlar öldürüldü, Modi tekrar seçimi kazandı.
Saldırının arkasında “Pakistan devleti var” propagandası nedeniyle taraflar, yüz binlerce askerini sınıra yığdı. Askerler aylarca elleri tetikte bekledi. Hindistan bu saldırıyı hala aydınlığa çıkarmadı. Canlı olarak yakaladıkları bir militanı doğru dürüst sorgulamadan hemen idam etmeleri işin içinde derin yapıların olduğu hissini verdi.
26 Kasım 2008'de silahlı militanlar Mumbai'yi (Bombay) abluka altına aldı; üç gün süren kuşatmada, 6 Amerikalı turist dahil 166 kişi hayatını kaybetti. Hem Hindistan hem de ABD, ellerinde hiçbir delil olmadan, sadece Hindistan’ın elindeki sahte belgelerle saldırıyı Pakistan merkezli Leşker-i Tayyibbe'ye bağladı. Askerler yine sınıra birliklerini göndererek savaş vaziyeti aldılar. Leşker-i Tayyibe üyesi 10 militanın şehre deniz yoluyla sızarak 12 farklı noktada eşzamanlı saldırılar düzenlemesini, hiçbir güvenlik birimi veya kamerasının tespit edememesi, akıllarda kalan en büyük sorudur. Söz konusu olay mahalleri çok lüks ve ülkenin en korunaklı hotelleri olduklarından güvenlik zafiyetinin olduğu söylemi kamuoyunu tatmin etmemiştir. Bu olay yaşanmadan önce taraflar arasında diplomatik ilişkilerde ciddi ilerleme olmuştu. Söz konusu sorunların diplomasi yönüyle halledilmemesi için bu baskının organize edildiği değerlendiriliyor.
18 Eylül 2016'da, Hindistan işgali altındaki Cammu ve Keşmir bölgesinde yer alan Uri kasabasındaki Hintli işgal askerlerinin karargâhına yönelik saldırı yapılmasına Hindistan, Pakistan'ın kontrolündeki bölgesine sınır ötesi "cerrahi operasyon" düzenleyerek karşılık verdi. Eylemi Ceyş-i Muhammed üyelerinin yaptığı iddia edildi. Saldırıda 19 Hint askeri öldü ve 30’a yakını da yaralandı. Eylemi yapan militanların olay yerinde öldürülmeleri manidar bulundu. Hindistan yine bu olaydan Pakistan’ı sorumlu tuttu, Pakistan da suçlamayı reddetti. Saldırıdan 10 gün sonra, 28 Eylül 2016'da Hindistan Ordusu, Kontrol Hattı'nı geçerek Pakistan yönetimindeki Keşmir bölgesinde bulunan kamplarına karşı "cerrahi operasyonlar" düzenledi.
Hint askerleri tarafından korkunç işkence ve tacize maruz kalan Keşmirli bir genç Ahmet Dar, 14 Şubat 2019’da Srinagar-Cammu karayolunun Pulwama bölgesinde, Hint paramiliter polislerini taşıyan 78 kişilik otobüs konvoyunun içine patlayıcı yüklü araçla daldı. Pulwama saldırısında 44 işgalci Hint paramiliteri öldürülmüştü. Eylemi yine Ceyş-i Muhammed üstlenmişti. Bunun üzerine 26 Şubat 2019'da Hint Hava Kuvvetleri, Pakistan'ın Hayber Puhtunhva eyaletindeki Balakot kasabası yakınlarındaki bir Ceyş-i Muhammed eğitim kampına misilleme saldırısı düzenledi. Pulwama intihar saldırısının ardından, 26 Şubat 2019'da Hindistan Hava Kuvvetleri'ne ait Mirage 2000 savaş uçakları Pakistan topraklarına girdi. Hindistan, Hayber Pahtunhva eyaletindeki Balakot yakınlarındaki Ceyş-i Muhammed eğitim kampını hedef aldığını iddia etti. Ancak Pakistan, uçakların boş bir alanı vurduğunu belirterek bölgede militanlara ait kamp olduğu iddiasını reddetti. Pakistan'ın karşılık vermesiyle iki ülke arasında kısa süreli hava muharebesi yaşandı. Bu operasyon esnasında Pakistan, bir Mi-17 helikopteri ile bir Hint savaş uçağını düşürdü ve pilotu Abhinandan Varthaman'ı esir alması Hindistan’ın karizması ciddi anlamda çizildi. Hindistan operasyonları durdurmak zorunda kaldı. Pulwama-Balakot krizi, tarihte ilk kez, iki nükleer silah güce sahip devletlerin birbirinin
5 Ağustos 2019'da Hindistan Anayasası’nın 370’inci maddesinin, Cammu ve Keşmir'in özel anayasal statüsünü kaldırmasıyla Kontrol Hattı boyunca gerginlik yaşandı. Bazı bölgelerde ateşkes ihlalleri gerçekleştiyse de çatışmaya dönüşmedi ancak iki ülke arasında ciddi bir diplomatik kriz yaşandı.
Ekonomik dar boğazda olan Pakistan, askeri olarak cevap yerine diplomatik alanda ciddi tepkiler verdi. 7 Ağustos'ta toplanan Ulusal Güvenlik Kurulu, Hindistan ile diplomatik ilişkileri düşürme kararı aldı. Zamanın Başbakanı İmran Han, Ulusal Meclis'teki konuşmasında nükleer gerilime kadar tırmanma ihtimalinin olduğunu, Pakistan Genelkurmay Başkanını ise Keşmirlilerin yanında duracaklarını ve "her şeyi göze alacaklarını" duyurdu. Büyükelçiler geri çekildi, ticaret durduruldu, Delhi-Lahor karayolu, uçuşlar ve karayolu kapatıldı. Emperyalist güçlerden destek alamayan Pakistan, meseleyi BMGK’ne getiremedi.
7. 2025’teki Savaşta Nükleer Çatışmanın Eşiğine Gelindi
22 Nisan 2025'te silahlı kişiler, şaibeli bir şekilde Hindistan işgalindeki Keşmir'in korunaklı turistik bölgelerinden Pahalgam yakınlarında, Nepal ve Hindistan’dan Hindu Hacılara yönelik bir saldırı yapıldı. Saldırıda 26 kişi öldü. Bu alana gelene kadar onlarca kontrol noktasından geçilmesi gerekir. Her tarafta kamera, sivil ve resmi görevliler varken ağır silahlarla etkisiz eleman olan Nepalli ve Hindu hacılara kim, neden saldırı yapsın?
7 Mayıs 2025'te Hindistan, Pakistan ve Pakistan kontrolündeki Keşmir'deki Ceyş-i Muhammed ve Leşkar-i Tayyibe’nin kampları olduğu iddia edilen Keşmirli mültecilerin yaşadığı kamplara yönelik saldırı başlattı. Hindistan, “Sindoor” adını verdiği operasyonda Pakistan'ın askeri ya da sivil tesislerini hedef almadığını açıklasa da gerçek öyle değildi. Masum sivil mülteciler hedef alındı. Buna karşılık Pakistan, 10 Mayıs 2025’te "Bunyan-ul-Mersus” adıyla karşı operasyon başlatarak çeşitli Hint askeri üslerini hedef aldı. Bu çatışma, iki nükleer güç arasındaki ilk insansız hava aracı savaşına sahne olması bakımından önemlidir.
Ayrıca Pakistan’ın Hint uçaklarını kendi sahasına girmeden düşürmesi, art arda 6 Rafale Fransız savaş uçağını düşürmesi dünya savaş tarihine geçecek. Hindistan şoke oldu. Uçaklarının düştüğünü inkar etse de görüntüler ve kendi ordu içeresindeki yetkililerin, 6 uçağın düştüğünü teyit etmesiyle dünyanın ilgisini çekmeye başladı. Savaşın nükleer safhasına geçilmesinden korkuldu. Aşırı fanatik Hindu yetikleler “atom bombası” kullanılması gerektiği yönünde sorumsuzca beyanatlarda bulundular.
Türkiye’nin Pakistan’a destek vereceğini bildirmesi, hatta bazı askeri kargo uçaklarının İslamabad’a inmesi, Türk donanmasının Hint Okyanus’unda olması Hindistan’ı daha da tedirgin etmeye başladı. Savaşın bitmesi için adeta yalvaran Modi, kendisi gibi dengesiz olan ABD Başkanı Trump’a savaşı durdurması için çağrıda bulundu.
Trump, 10 Mayıs 2025’te ABD arabuluculuğuyla ateşkes sağlandığını sosyal medyadan duyurdu. Hindistan ve Pakistan da ateşkesi kabul ettiklerini doğruladı. Dört günlük savaşta Hindistan ve Fransız savaş uçakları büyük kayıp yaşarken Pakistan ve Çin J-10C savaş uçakları haftalarca konuşuldu. Pakistan Ordu Komutanı Asim Münir'e, Şahbaz Şerif hükümeti Mayıs 2025'te Kıdemli Mareşal unvanı verdi.
Yaklaşık bir asırdan beri Keşmir sorunu çözülmüş değil; sınır hattı boyunca dönem dönem ateş ihlalleri yaşanmaya, Keşmir halkı ise esir hayatına devam etmek zorunda kalarak Güney Asya’nın en hassas jeopolitik kriz alanlarından biri olmaya devam ediyor. Hindistan Keşmir meselesine yönelik askeri yaklaşımından geri adım atmadığı sürece şiddet devam edecektir. Hukuksuz işgal daha fazla şiddeti doğuracaktır. Bu çıkmazın çözümü ancak Pakistan, Hindistan ve Keşmirlilerin dahil olduğu müzakereler yoluyla yapılabilir. Ancak bunun için Hindistan’ın katı tutumundan vazgeçmesi gerekir. Tarafların Keşmir'in ihtilaflı bir bölge olduğunu kabul etmesi gerekir. Bu gerçeği tüm uluslararası toplum onaylıyor. Oldubittiyle Keşmir sorunu çözülemez.
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.
Dipnot:
1- Oğuş Nezir, "Karşılıklı Bağımlılık Ekseninde Soğuk Savaş Sonrası Çin-Hindistan İlişkileri" (Yüksek Lisans Tezi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018), 106–109.
2- Christopher Miller, A Glossary of Terms and Concepts in Peace and Conflict Studies (Addis Ababa: University for Peace, 2005), 8–81.