İslam Dünyasının En Büyük Sorunu Düşmanları mı, Dağınıklığı mı?

"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin." (Âl-i İmrân, 3/103)

Yaklaşık iki milyar Müslümanın yaşadığı İslam coğrafyası, dünyanın en stratejik bölgelerini, en zengin enerji kaynaklarını, en önemli ticaret yollarını ve en genç nüfuslarından birini bünyesinde barındırmaktadır. Buna rağmen bugün Gazze'den Doğu Türkistan'a, Keşmir'den Arakan'a, Sudan'dan Yemen'e kadar İslam ümmetinin birçok bölgesi savaş, işgal, yoksulluk, açlık, göç ve istikrarsızlıkla mücadele etmektedir.

Bu acı tablo karşısında cevap bekleyen önemli bir soru vardır: İslam dünyasının en büyük sorunu dışarıdaki düşmanlar mı, yoksa içerideki dağınıklığı mı?

Elbette İslam coğrafyası yüzyıllardır sömürgecilik, işgaller, dış müdahaleler ve uluslararası güç mücadelelerinin etkisi altında kalmıştır. Tarih boyunca birçok büyük güç, Müslüman toplumların sahip olduğu stratejik konum, doğal kaynaklar ve jeopolitik avantajlar nedeniyle bu bölgelere nüfuz etmeye çalışmıştır. Ancak tarih bize bir başka gerçeği de göstermektedir: Dış müdahalelerin etkili olabilmesi çoğu zaman içerideki zayıflıklardan beslenmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm bu gerçeği asırlar önce haber vermiştir:
"Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz, gücünüz gider." (el-Enfâl, 8/46)

Bu ilahî uyarı, sadece ilk Müslüman topluma değil, bütün zamanlara hitap eden evrensel bir ilkedir. İhtilafın hâkim olduğu yerde güç zayıflar; birlik ve dayanışmanın bulunduğu yerde ise bereket ve başarı artar.

Bugün İslam dünyasının en önemli meselelerinden biri, mezhep ve meşrep farklılıklarının zaman zaman kardeşliği gölgede bırakacak şekilde siyasallaştırılmasıdır. Oysa tarih boyunca farklı fıkhî ve kelâmî ekoller, İslam medeniyetinin ilmî zenginliğinin bir parçası olmuştur. Sorun, farklı görüşlerin varlığı değil; bu farklılıkların çatışma ve düşmanlık aracına dönüştürülmesidir. Kur'ân'ın emrettiği kardeşlik bilinci, farklılıkları yok saymayı değil; onları adalet, hikmet ve karşılıklı saygı içinde yönetebilmeyi gerektirir.

Bir diğer önemli mesele ise liderlik ve ortak vizyon eksikliğidir. İslam dünyasında çok sayıda bağımsız devlet bulunmasına rağmen, ortak krizlerde etkili ve kalıcı iş birliği mekanizmalarının yeterince işletilemediği yönünde eleştiriler dile getirilmektedir. Ortak ekonomik projeler, bilimsel araştırma ağları, teknoloji üretimi, eğitim iş birlikleri ve insani yardım koordinasyonu daha güçlü hâle getirilebilirse, ümmet bilincinin somut karşılıkları da artacaktır.

Ekonomik bağımlılık da üzerinde önemle durulması gereken başlıklardan biridir. Pek çok Müslüman ülke zengin doğal kaynaklara sahip olmasına rağmen, yüksek katma değerli üretim, teknoloji geliştirme ve bilimsel araştırmalarda arzu edilen seviyeye ulaşamamıştır. Hâlbuki Kur'ân, insanı yeryüzünü imar etmekle sorumlu kılar; çalışmayı, üretmeyi ve emeği teşvik eder. Güçlü bir ekonomi yalnızca refah sağlamaz; aynı zamanda bağımsız karar alabilmenin de temel şartlarından biridir.

Savunma ve güvenlik alanındaki iş birliği eksikliği de dikkat çekmektedir. İslam ülkeleri farklı güvenlik tehditleriyle karşı karşıya olsalar da ortak risk değerlendirmeleri, savunma teknolojilerinde iş birlikleri ve kriz yönetim mekanizmaları istenen düzeyde değildir. Bununla birlikte, güvenliğin sadece askerî kapasiteyle sınırlı olmadığı unutulmamalıdır. Gıda güvenliği, enerji güvenliği, siber güvenlik, sağlık altyapısı ve afet yönetimi de günümüzün vazgeçilmez güvenlik başlıkları arasındadır.Ancak bütün bu sorunların çözümü sadece kurumlar kurmakla mümkün değildir. Asıl dönüşüm, zihniyet değişimiyle başlar. Kur'ân-ı Kerîm bu hakikati şu ilkeyle ortaya koymaktadır:
"Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez." (er-Ra'd, 13/11)

Bu ayet, bireysel ve toplumsal sorumluluğun önemini vurgular. İlimde ilerlemek, adaleti tesis etmek, liyakati esas almak, yolsuzlukla mücadele etmek, eğitimi güçlendirmek ve genç nesilleri hem dinî hem de çağın bilgi ve becerileriyle donatmak, ümmetin geleceği açısından hayati öneme sahiptir.

İslam medeniyetinin tarihine bakıldığında en parlak dönemlerin; ilmin, hikmetin, istişarenin, adaletin ve ahlakın birlikte yükseldiği dönemler olduğu görülür. Bağdat'taki Beytü'l-Hikme'den Endülüs'e, Semerkant'tan Kahire'ye kadar birçok ilim merkezi, farklı bölgelerden gelen âlimlerin ortak üretimiyle insanlık tarihine yön vermiştir. Bu miras, bugünün Müslüman toplumları için de önemli bir ilham kaynağıdır. Bugün ümmetin ihtiyaç duyduğu şey, birbirini suçlayan söylemlerden ziyade ortak sorumluluk bilincidir. Mezhep farklılıklarını çatışma sebebi değil, ilmî zenginlik olarak değerlendirebilen; adalet ve hukuku merkeze alan; bilim, teknoloji ve eğitim yatırımlarını artıran; ekonomik dayanışmayı güçlendiren; insani krizlerde ortak hareket edebilen bir anlayış, geleceğe daha sağlam adımlarla yürünmesine katkı sağlayacaktır.

Sonuç olarak, İslam dünyasının karşı karşıya olduğu sorunları yalnızca dış etkenlerle açıklamak da, bütün sorumluluğu iç dinamiklere yüklemek de eksik bir değerlendirme olur. Dış baskılar ve jeopolitik rekabet bir gerçektir; ancak iç birlik, adalet, liyakat, ilim, üretim ve dayanışma güçlendiği ölçüde bu baskılara karşı direnç de artacaktır. Kur'ân'ın birlik çağrısı, Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kardeşlik anlayışı ve İslam medeniyetinin tarihî tecrübesi bugün de yolumuzu aydınlatmaya devam etmektedir.

Ümmetin geleceği; ayrışmayı değil vahdeti, öfkeyi değil hikmeti, tüketmeyi değil üretmeyi, hamaseti değil ilmi, menfaati değil adaleti önceleyen bir anlayışın güçlenmesine bağlıdır. Çünkü güçlü bir ümmet, önce kendi içinde güven, kardeşlik ve ortak hedef inşa eden ümmettir.

*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.

Yorum Yapın

İlginizi çekebilir