Bize ruhundan bir zerre üfleyen Yaradan, bu zerrenin arayışında olmamızı ister. O zerre ki içinde koca bir alemi barındırır. Gönlümüz ise o zerrenin toprağıdır; o toprak ne kadar verimliyse, zerremizin uzanacağı dallar da o kadar bereketli olacaktır. Yok eğer kuraksa açmaya gönlü olmayacak, karanlığında bir nefes bekleyecektir. Aklımız ise bu alemi anlayıp keşfedecek olan, onu inşa eden kalpten bağımsız olmayan parçamızdır. Bu parça ne kadar berrak ve tazeyse alemimizin çiçekleri de o derece parlak açacaktır. Bu ayrılmaz bütünlüğü bize hatırlatan da yine Yaradan’dır. Nitekim Hac Suresi’nde, gözleri yani duyuları sağlam olduğu halde kalpleri örtülü kaldığı için hakikati göremeyen ve idrak edemeyenlerden bahsedilir. Demek ki yalnızca duyuların ya da tek başına aklın sağlam olması yetmiyor. Kalbin basireti eşlik etmedikçe insan kendi alemine de hakikate de kör kalıyor.
İşte bu içsel alem, iyiliği yaymak ile kötülükten sakınmak arasında çizilen bir hayat yolunda sınanır. Ömür tamam olduğunda düz bir çizgiye dönüşen ve görünüşte nötrlenen bu hat; eğer iyilikle dokunduysa Allah katında haneye yazılan incilere dönüşür. Bize verilen bu dar çizginin sınırlarını genişletmek ise bizim elimizdedir. Bu da ancak insanın kendini aşmasıyla mümkündür. Sen sınırını aştıkça yolun hacmi genişlemeye başlar. Bu aşkınlığa varılan her merhalede mutmain bir hale erilir. Ancak ardından had bilinmezse, kişi kendi ifratında kaybolup yok olur. Tıpkı tarihteki Ebu Cehiller ve Firavunlar gibi... Onlar, kendi dönemlerinde beşerî anlamda yetkinliğe ulaşıp sınırları aşmış kimselerdi. Biri zamanının en bilgili isimlerindendi, diğeri ise yönetme gücünde sınırsız imkânlara sahipti. Ancak doğru istikamette kullanılmayan her nimet nihayetinde sahibinin felaketini hazırladı. Dolayısıyla hem aşkınlaşmak hem de o aşkınlık içinde sınırını, haddini muhafaza edebilmek hayati bir dengedir. Zira ancak haddini bilen bir nefis, özünün hakiki sınırları içinde kalmaya ve teslimiyete bir adım daha yaklaşır.
Teslimiyet; zihnimizde kurguladığımız planların zamanı gelince bir bir gerçekleşmesi değildir. Aksine o, tecelli eden her hali olduğu gibi kabul edebilme olgunluğudur. İnsanın kendi senaryosunu dayatmaktan vazgeçip önüne serilen hakikati ne üzere olursa olsun sükûnetle karşılayabilmesi nefsin en zorlu sınavlarındandır. Ancak insan bu dünyaya sınanmak için gelmiştir zaten. İmanımız ise bu sınavlarla ya yeniden inşa olur ya da sarsılır. Varolabilmek için bu sınavların bize öğrettiklerine odaklanmamız gerekebilir. Çünkü her oluşta olduğu gibi her sınavın içinde de bir hikmet vardır. İnsan zihni ise çoğu zaman sadece görünene odaklandığı için arka planda varolan hikmeti kavramakta zorlanabilir. Oysa sınavın ağırlığı hikmeti idrak edebilme kabiliyetiyle doğru orantılıdır. Sen kavradıkça düğümler çözüleceği için yükün hafifleyecektir.
Öyleyse kendi alemine yolculuk etme cesaretini göster ki zalimce bir nokta olarak kalmayasın yeryüzünde. Nitekim insan, en çok da bilmeden kıyar kendi alemine; sonsuzluğa susar da içmeyi bilmez o can suyundan. Oysa sonsuzluğu kavramak için kendi sonsuz kıyılarımıza varmalı, alemin o eşsiz basamaklarından kendimize bir harita çıkarmalıyız. Her varlığın bir alemi var iç içe geçmiş bu hikmetleri keşfettikçe haritamız genişleyecek bakışımız derinleşecektir. Ancak bu yolculukta atılacak ilk adım yine kişinin kendi içine dönmesiyle başlar. Çünkü kendine yabancı kalan bir ruh, başkasına rehber olamaz; kendi sınırlarını tecrübe etmeyen insan kendini dönüştürme gücünü bulamaz. Var kalmak diri bir çabayı gerektiriyorsa eğer ilk adım bilmekle, tanımakla ve o derin idrakle meydana gelir. İşte bu idrak, nihayetinde samimi bir niyete dönüşür. İnsan, kâinatın o sonsuz haritasındaki kendi hakiki yerini ancak bu niyetin kılavuzluğunda yürümeye başladığında bulacak ve varolacaktır.
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.