“Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin ya da sussun!”
Hadis-i Şerif , Tirmizi, Zühd, 61
“Sükut etmek selamettir.”
Kuşeyri Risalesi
Anlamın aktarımı kelimelerle olur. Kelimeler kavram makamına ulaştıklarında, zannediyorum en şerefli makama ulaşmış olurlar. Kavram, bir sistematiğin neticesinde varılmış olup, üzerinde mutabık kalınan damıtılmış bir anlam kompozisyonunu ihtiva eder. O meselenin üzerinde mesai harcayanlar, o kelimenin kavramlaşmış hâli ile o anlamı ifade ederler. Bu hem pratik bir neticedir hem de meselenin ilmiliğinin, ilkeliliğinin ve üzerinde emek harcandığının bir ifadesi olduğundan emniyet oluşturur. Anlaşma ve anlam kelimelerle; tefekkür yani fikir ve anlam üretip sistematik bir usulle aktarmak ise kavramlarla olur, diyebiliriz.
Kelimeler, anlamı taşımalarının yanında duyguyu da taşırlar. Pek çok duygu genellikle mahrem kabul edildiği için izharından sakınılması gerektiğine inanılır. Hem sakınılması gereken hem de korunması gereken bir hâldir. Zira duygular, daha çok insanın beşeri tarafıyla ilgili olduğundan, tamamen bağlantısız olmayan, insani yönünün de anlaşılmasında bir engele dönüşebilirler. Duygular çoğunlukla içgüdüsel olduğundan baskındır ve kontrolü zordur. Dolayısıyla evrensel denebilecek bir kabul şudur ki, duygularının esaretinde olan bir ademoğlu aslında yeterince olgun değildir. Bu, duyguların umursanmaması anlamına gelmemelidir. Onlar vardır, evet. Çok güçlü bir yönlendiricidirler, evet; ama insanın çok daha güçlü bir tarafı vardır ki bu taraf onun akledebilme melekesi ve iradesidir. Aklederek duyguların ne kudrette tahrip edici olduğunu anlayabilir insan, ardından iradesi ile duygularının çeldiriciliğine rağmen başka bir yolu tercih edebilir. İnsan duygularını saklayabildiği ölçüde klas olur. Daha doğru bir ifade ile duygularını budayabildiği ve gerekli olduğunda, ifade etmede daha usturuplu olduğu ölçüde klas olur. Modern kişisel gelişim fenomenlerinde de genel olarak bu mesele böylece kabul görür. Akledebilme ve iradesi ile duygularının karşısında tedbirli olabilir insan. Tedbir esareti engeller. Tedbir almak, bu mesele özelinde, duyguların varlığını yok sayınca olmaz. Bilakis tedbir, duyguların varlığını kabul edince mümkün olan bir korunma biçimidir.
Duygular, insanı iç dünyasında kendine karşı, dış dünyasında da öteki ile ilişkisine karşı yönlendirmede son derece mahirdirler. Duygular dizginlenemediği ve kontrol edilemediği müddetçe insanı savururlar ve hesabı zor verilir sonuçlar doğururlar. Özellikle öfke, nefret ve kıskançlık gibi hem olumsuz hem de tahrip edici duygular güçlü olmalarıyla öne çıkarlar. Elbette olumlu kabul edilebilecek duygular da vardır. Sevgi, merhamet, özlem gibi duygular bu sınıfa dahil edilebilirler. Ama bu duyguların da olumlu ve faydalı kalabilmesi için dengenin ihmal edilmemesi icap eder. Her iki sınıftaki duyguların aktarımı ve ifade edilebilirliği de kelimelerle sağlanabilir. Fakat duyguların ifadesinde kelimeler genellikle kifayet etmezler. Onları tahkim etmek için insanın diğer donanımlarını da devreye sokması gerekir. Beden dili, davranış, tavır, mimikler, ses tonu, hediyeleşme ve benzeri muameleler olmaksızın kelimeler bazen yanlış anlamaya dahi yol açabilirler. Konuşma duyguların ifadesi için yapılıyorsa kuvvetle muhtemel yetersiz ve hatta maksadı aşan ya da maksada ulaşmayan bir yerde kalacaktır. Duyguların icrası ya da yaşanması konuşma üstü bir makamdır. Belki de en fazla duyguların anlatılması çabasına karşı yine iyi bir dinleyici olunursa duygulara gerekli özen gösterilmeye başlanmıştır, denebilir. Burada susma övgüyü hak eder.
İnsan konuşma meziyeti ile imtihan hâlindedir. Şifa da bela da konuşma ile mümkün olur. Söz kadar ses de buna imkân tanır. Tını, tonlama, sesin seviyesi vb. pek çok durum kelimelerin anlamı kadar imasına da delalet eder. Dolayısıyla sesi de nefesi de önemsemek gerekir. Bir de bile isteye, bilinçli bir susma makamı vardır. Bu bilinçli susmak, bir tutma biçimidir. İnsan tutabildiği kadar yücelir. Her türlü sirayetini, ünsiyetini tertip ve terbiye edebilmek için onları tutması icap eder. Modern bir kelime ile buna odaklamak denebilir. Odaklanmak ağyarda olan ilginin bir noktada toplanmasıdır. Bu, tutma ile gerçekleşir. Tutamayan savrulur. Susmayı, dinleme denen büyülü bir eylem de destekliyorsa o vakit ortaya çıkan resim ünsiyetin en nitelikli manzaralarından birini oluşturur. Esasında susmak mahza bir dinleme hâlidir. Hem nutk-u dahiliyi hem de dinleyene karşı icra edilen nutk-u hariciyi. Dinlemek için susmak icap eder. Susmak dinlemeye hizmet ettiği ölçüde kıymet bulur. Dinleyebilmek zordur, hele ki faal bir tavırla dinleyebilmek daha zordur. Dinleyebilmek bir ihtiram izharıdır. Konuşan için ihtiram hem konuşana hem konuşma ediminin kendisine hem de anlama hürmettir. Bu ihtiram, ihtiram aktarımı için de en sahih yoldur.
Konuşan konuşurken kendinde bir değişiklik olmaz. Olan şey, var olanın aktarımıdır. Belki bir bölme belki bir çarpmadır bu paylaşım. Kıymetsiz değildir elbette. Üzerinde çalışılmış bir konuşma; konuşan için de ve tabiki daha çok dinleyen için de hususi bir deneyime ve değer artışına vesile olur. Ama susma ile kıyaslandığında bu çok asgari bir faydadır. Zaten konuşmanın bu bahsedilen hâli için konuşanın karşısında dinleyen birileri olması elzemdir. Yani övgü yine susmaya, dinlemek için susmaya yapılmalıdır. Çünkü dinleyende dinleme eylemi bir değişiklik oluşturur. Dışarıdan alınanlar alan tarafından doğru istihdam edilirse faydasız olması mümkün olmaz. Konuşan da konuşma esnasında çeşitli faydalar görülür elbette. Bu bir katma değer olarak kabul edilebilir mi tartışmak gerekir. Zira fayda kişisel tatmin, düşüncenin kendi dimağında sistematik hâle gelmesi ve aktarım kabiliyetini artırmak zemininde kalabilir. Susup dinleme ile elde edilen irfani faydaların yanında bu zemin hemzemin mesabesindedir.
Huşu için de, hürmet için de, haşyet için de susmak ve dinlemek icap eder. Dikkat edin, en çok konuşanlar en çiğ olanlardır. En çok konuşanlar, en az düşünenlerdir hatta. Peygamberler, arifler, akiller, erenler ve dervişler az konuşanlardır. Az konuşmak az şey söylemek demek değildir bir de. Bilakis az konuşmak öz, tesirli ve çok söyleyebilmenin belki de tek essah yoludur. Kelimeler şifadır evet ama ağızdan çıktıklarında şifa olduklarından daha çok kulağa girdiklerinde öylece olurlar. Kelimelerin tesiri kelimelerin üzerinde harcanan emekle müsavidir. Bu mesai için de natık, nutku öncesi çokça sükut eylemelidir. Sükut ederse muvaffak olur insan. Sükut ederse muvaffak kılmaya imkân sağlar insan.
İnsan, insanlığını mümkün kılan donanımlarından biri olan iletişim donanımını konuşmada azami düzeyde icra etmiş olduğunu düşünür. Ama bu özelliği çok hızlı bir kaçışa evrilebilir. Elbetteki kendisinden yani sorumluluklarından kaçışa. Büyümek, derinleşmek nutkunu ithal etmekle başlar ve bu dahiliye ile devam eder. İmaj yerine öz terbiye için dışa dönük vitrine emek harcamak yerine içe dönük özüne yoğulaşmak akillerin tercihi olacaktır. Bu terbiyeye imkân tanıyan zemin susabilme makamıdır. Sükut etmek ve kelimeleri israf etmekten çekinmek. Söylenmesi gereken dışında olabildiğince sükut etmek. Sükut ettikçe seyrine odaklanabilmek ihmali felaketle sonuçlanacak bir ödevdir. Susalım ve dinleyelim alemi. Zira bunu becerebilen erleri Allah şöyle taltif eder: “Söylenenleri dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele!” (Zümer Suresi 18. Ayet)
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.