Sükûtun Siyaseti mi, Stratejik İhtiyat mı?

Eksenlerin Arasında Sıkışan Bir Hareket: İhvan Neden Konuşmuyor?

Osmanlı sonrası dönemde İslam coğrafyasının yaşadığı çözülme, yalnızca siyasi sınırların yeniden çizilmesiyle sınırlı kalmadı; aynı zamanda ümmet fikrinin, otorite tasavvurunun ve müşterek bir gelecek inşa etme idealinin de derinden sarsılmasına yol açtı. İşte tam bu tarihsel kırılmanın ortasında, 1928 yılında Hasan el-Benna tarafından kurulan Müslüman Kardeşler (İhvan), yalnızca bir dinî cemaat değil; İslam’ı hayatın bütün alanlarında yeniden kurmayı hedefleyen kapsamlı bir medeniyet projesi olarak sahneye çıktı. Ancak bugün gelinen noktada, Gazze’de akan kan, Lübnan’da yükselen gerilim ve bölgesel savaşların harareti karşısında bu hareketin belirgin bir varlık gösterememesi, sıradan bir “sessizlik” meselesi olmaktan çok daha derin bir krizin işareti olarak karşımızda durmaktadır. Bu sessizlik, basit bir suskunluk değil; tarihsel iddialarla güncel gerçeklik arasındaki gerilimin, ideolojik hedeflerle jeopolitik zorunluluklar arasındaki çatışmanın ve nihayetinde bir hareketin kendi varoluşunu yeniden sorgulama eşiğine gelmesinin dışa vurumudur.

Bugün İhvan’ı anlamak için meseleyi yüzeysel politik okumaların ötesine taşıyıp, onu siyaset sosyolojisinin derinliklerinde ele almak gerekir. Zira İhvan’ın temel iddiası, ümmeti yeniden diriltmek ve İslam’ı siyasal bir düzen olarak inşa etmekti; ancak modern ulus-devletin katı sınırları, bu iddianın hayata geçirilmesini neredeyse imkânsız hâle getirdi. Bir tarafta toplumsal ıslahı önceleyen bir cemaat kimliği, diğer tarafta devlet iktidarını hedefleyen bir siyasal hareket… Bu iki yönelim arasındaki gerilim, zamanla bir kimlik krizine dönüştü. Gazze ve Lübnan gibi kriz alanlarında İhvan’ın sessizliği, işte bu çelişkinin bir tezahürü olarak okunmalıdır; çünkü Hareket artık ne tam anlamıyla bir devlet aktörü gibi davranabilmekte, ne de eski gücüyle bir toplumsal mobilizasyon gerçekleştirebilmektedir.

Bölgesel denklem ise İhvan’ın bu krizini daha da derinleştirmektedir. Orta Doğu bugün iki ana eksen arasında sert bir şekilde bölünmüş durumdadır: Bir yanda İran merkezli “direniş ekseni”, diğer yanda ise Körfez ülkeleri ve İsrail ile şekillenen yeni statüko düzeni. Bu iki blok arasında kalan İhvan, adeta bir jeopolitik makasın ortasında sıkışmış durumdadır. Filistin sahasında etkin olan Hamas gibi yapılar İran ile pragmatik ilişkiler kurarken, İhvan’ın ana gövdesi bu ilişkiye mesafeli durmak zorunda kalmaktadır; çünkü aksi bir tutum, Sünni tabanında ciddi kırılmalar doğurabileceği gibi Körfez dünyasıyla bağlarını da tamamen koparacaktır. Bu nedenle İhvan’ın Lübnan ve Yemen gibi sahalarda sessiz kalması, bir irade eksikliğinden ziyade, mezhepsel ve jeopolitik dengeleri gözeten zorunlu bir stratejik suskunluktur.

Öte yandan Abraham Anlaşmaları ile hız kazanan Körfez-İsrail normalleşmesi, İhvan’ı bölgesel sistemin dışına itmiş, hatta birçok ülkede onu “istikrarı bozan bir tehdit” olarak kodlamıştır. Bu baskı yalnızca siyasi değil; aynı zamanda ekonomik ve kurumsal düzeyde de hissedilmektedir. Finansal ağların çökertilmesi, kadroların tasfiye edilmesi ve hareket alanının daraltılması, İhvan’ı adeta “stratejik bir sığınmacı” konumuna sürüklemiştir. Artık hareket eden, yön veren bir aktör değil; varlığını korumaya çalışan bir yapı söz konusudur. Bu şartlar altında yüksek sesle konuşmak, çoğu zaman var olanı da kaybetmek anlamına gelmektedir. Ancak meselenin yalnızca dış baskılarla açıklanması eksik kalır. İhvan’ın kendi iç dinamikleri de bu sessizliğin önemli bir parçasıdır. 2013 Mısır darbesi, Hareket için yalnızca bir iktidar kaybı değil; aynı zamanda bir travma ve özgüven kırılması anlamına gelmiştir. Devlet yönetimi tecrübesinin kısa sürede sonuçlanması, İhvan içinde şu soruyu kaçınılmaz hâle getirmiştir: Siyasal iktidar mı, yoksa toplumsal tebliğ mi? Bu soruya net bir cevap verilememesi, hareketi stratejik bir belirsizlik içine sürüklemiştir. Üstelik lider kadroların büyük ölçüde hapiste olması veya sürgünde bulunması, karar alma mekanizmalarını felç etmiş; hiyerarşik yapı, hızlı refleks verilmesi gereken krizlerde bir avantaja değil, ciddi bir handikaba dönüşmüştür. Bu noktada sosyolojik bir başka kırılma daha ortaya çıkmaktadır: Kuşak değişimi. Bugünün direniş dili, 20. yüzyılın teşkilatçı ve disiplinli yapılarından çok farklıdır. Dijital ağlar üzerinden örgütlenen, daha hızlı, daha esnek ve daha pragmatik bir gençlik dalgası yükselmektedir. Oysa İhvan’ın geleneksel yapısı, “işit ve itaat et” anlayışı üzerine kuruludur. Bu durum, yeni nesil ile Hareket arasında ciddi bir mesafe oluşturmakta; meşruiyetin merkezi yapılardan ziyade yerel ve bağımsız aktörlere kaymasına yol açmaktadır. Artık ümmetin sesi, tek bir teşkilattan değil; dağınık ama etkili birçok odaktan yükselmektedir ve İhvan bu yeni düzende kendine net bir rol tanımlamakta zorlanmaktadır.

Tüm bu tablo içinde İhvan’ın sessizliğini yalnızca “stratejik ihtiyat” olarak okumak da yeterli değildir. Bu sessizlik, bir yönüyle zorunlu bir geri çekilme, bir yönüyle hayatta kalma stratejisi olsa da, en geniş boyutuyla bir “anlamsal tıkanma”yı ifade etmektedir. Hareket, eski söylemlerle yeni dünyayı açıklayamamakta; fakat yeni bir siyaset dili de henüz inşa edememektedir. Bu durum, klasik anlamda bir sükûttan ziyade, bir tür “siyasetsizleşme” hâline işaret etmektedir. Yani ortada bilinçli bir susuş değil, konuşacak yeni bir söz bulamamanın doğurduğu ağır bir sessizlik vardır.

Sonuç olarak bugün İhvan’ın içinde bulunduğu durum, basit bir güç kaybı ya da geçici bir geri çekilme ile açıklanamaz. Bu durum, daha derinde, tarihsel bir yorgunluğun, stratejik bir sıkışmışlığın ve ideolojik bir yeniden inşa zorunluluğunun kesiştiği kritik bir eşiği temsil etmektedir. İhvan ya modern dünyanın gerçeklikleriyle uyumlu yeni bir İslami siyaset tasavvuru geliştirecek ya da bir zamanlar büyük iddialarla yola çıkan ama günümüzün sert jeopolitiği karşısında sessizliğe gömülen bir tarihsel hatıra olarak anılacaktır. Bugün Gazze’de yükselen feryat yalnızca devletlerin değil, ümmet iddiasıyla yola çıkan tüm hareketlerin samimiyetini ve kapasitesini test etmektedir ve bu imtihanda en ağır yük, konuşması beklendiği hâlde susmak zorunda kalanların omuzlarında taşınmaktadır.

Yorum Yapın

İlginizi çekebilir