Bir çocuğun şiddete yönelmesinin temel sebebi gerçekten ders kitapları mıdır?
Müfredatı değiştiren ülkelerde şiddet ve ahlaki krizler tamamen çözülmüş müdür?
Aynı müfredatı alan çocuklardan biri merhametli, diğeri saldırgan oluyorsa sebep sadece eğitim programı olabilir mi?
Çocuk günde kaç saat okulda, kaç saat dijital dünyada yaşamaktadır?
TikTok, YouTube, Instagram ve dijital kültür müfredattan daha etkili bir eğitim aracı hâline gelmiş olabilir mi?
Müfredat mı güçlüdür, kültür mü?
Okul toplumdan bağımsız bir ada mıdır?
Başlangıç için bu sorular cevaplarımıza temel teşkil edebilir ama bütünü ihtiva etmez. Gördüğünüz gibi mesele çok basit değil. Tumturaklı söylevler, derin sosyolojik, psikolojik analizler meselemizi ya da realitede yaşananı ne kadar analiz edebilir ya da bu analizleri yadsıyarak pratikte hızlı çözümler üretmek mümkün müdür?
Eğitime eski ifadeyle “terbiye”; müfredata ise hâla eski bir kavram olarak yerini koruyor olsa da sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan “okul” biçimini destekleyen, devlet ideolojisini yeni nesle aktaran, toplumun ihtiyaç duyduğu bütün alanlarda insan yetiştiren, bunu programlayan, ayrıntılayan ve rehberlik eden terbiye (eğitim) programları bütünü diyebiliriz.
Teşhisin Metafiziği: Bir "Kağıt Parçası" Olarak Müfredat
Eğitim reformu tartışmaları genellikle teknik bir iyileştirme çabası olarak görülür; oysa bu tartışma özünde ontolojik bir sorudur. "Müfredatı değiştirirsek her şey düzelir." önermesi, insanı bir bilgisayar, müfredatı ise yüklenebilir bir yazılım (software) olarak gören mekanik kolaycı bir yanılgıya dayanır. Teşhis tedavinin temeli ise, önce bu mekanik anlayışı parçalamak ve sorduğumuz can alıcı soruların sosyolojik, psikolojik ve ideolojik/dinî katmanlarına inmek gerekir.
1. Sorun Gerçekten Sadece Müfredat mı? (Teknik İllüzyon/Realite)
Müfredat, devletin idealize ettiği "makbul vatandaş" projesinin metne dökülmüş hâlidir. Ancak kağıt üzerindeki metin ile sınıfın içindeki hayat arasındaki uçurum, çoğu zaman sosyolojik bir yarıktır.
-
Şiddet ve Ders Kitabı İlişkisi: Kur’an dışında yazılan her kitap eksiklikler içerir. Ders kitaplarına gelince bir çocuğun şiddete yönelmesi, ders kitabındaki bir eksiklikten ziyade; evde babanın, okulda müdürün, sınıfta öğretmenin otorite kurma biçimi, sokaktaki hiyerarşi ve izlediği ekranlardaki "Güçlü olan hayatta kalır." mottosuyla ilgilidir. Psikolojik açıdan şiddet, ifade edilemeyen duyguların veya maruz kalınan travmaların toplumsal katmanlar içinde alttan üste, üstten alta dönük kinetik enerjiye dönüşmesidir. Müfredat "barış, milli değerler, ahlak vs." dese de, toplumsal zemin "Hayatta kalmak için ez, paraya ulaş, statü elde et!" diyorsa, çocuk müfredatı sadece bir sınav geçme materyali olarak görür, hayatı ise sokaktan öğrenir.
-
Aynı Müfredat, Farklı Karakterler: Aynı sıralarda oturup aynı bilgiyi alan çocukların birinin merhametli, diğerinin saldırgan olması, eğitimin sadece "bilgi aktarımı" olmadığını kanıtlar. Burada devreye mizaç, çevre, kültür ve itaat kültürü girer. Ailesinden güven, inanç; bununla temellendirilmiş ahlak ve duygusal zekayı miras alan bir çocuk için müfredat bir rehberdir; ancak duygusal açlık, güvensizlik ve ihmal ile büyüyen bir çocuk için okul, öfkesini kusacağı bir sahnedir. Dolayısıyla sorun müfredatta değil, müfredatın içine düştüğü "toplumsal toprak"tadır. Diğer taraftan okulun ailenin değerleriyle çatışan bir misyonla çocuğu seçime zorlaması başka bir anomaliye yol açar. 100 yıllık Cumhuriyet Türkiyesi’nde yaşanan kavga temelde budur. Bu çatışma yalnızca okul müfredatıyla sınırlı kalmayıp devletin diğer kurumlarının da aynı çatışmayı hayat boyunca çocuğun hayatına ekmesiyle tehlikeli bir ürün çıkar. Örneğin, İslami değerlerin yıllarca aşağılandığı bir toplumda, ailenin İslami değerleri çocuğuna vermesi ve yaşanır kılması aileyi çıkmaza sokar: ya devletin sunduğu pragmatist, seküler insan tipine razı olacak ya da devletin onayını alamadığı için işsiz güçsüz, ezilmeye razı ikinci sınıf vatandaş olacaktır. Diğer bir seçenekse evde başka sosyal hayatta başka, çift kişilikli bir hayat sürecektir ki bugün yaşanan ve üretilen pratik çoğunlukla bundan ibarettir.
2. Dijital İşgal ve Kültür Endüstrisi: Okulun Duvarları Yıkıldı mı?
Okul artık dört duvarla çevrili, dış dünyadan yalıtılmış bir "ada" değildir. Modern dünya, okulu kuşatan ve onu etkisiz hâle getiren devasa bir kültür endüstrisine, diğer ifadeyle gönüllü asimilasyona dönüşmüştür.
-
Müfredat ve Algoritma: Bir çocuk haftada ortalama 30-40 saat okulda fiziksel olarak bulunur, ancak zihinsel olarak günde 6-8 saatini dijital evrende (TikTok, Instagram, YouTube) geçirir. Müfredat, didaktik ve rasyonel bir dil kullanırken; dijital dünya haz odaklı, hızlı tüketilebilir ve görselliğin şehvetine dayalı bir dil kullanır. Frankfurt Okulu düşünürlerinin vurguladığı gibi, kültür endüstrisi bireyi bir "tüketici nesne"ye dönüştürür. Müfredat "Sabırlı ol." derken, Instagram "Şimdi al ve hemen göster." der. Bu savaşta mağlup olan, bu dinamizme ayak uydurması mümkün olmayan statik müfredattır.
-
Dijital Kültürün Pedagojik Gücü: TikTok ve YouTube, müfredattan daha etkili eğitim araçlarıdır çünkü "duygu" ve "özdeşleşim" üzerine kuruludurlar. Bir influencerın yaşam tarzı, bir öğretmenin anlattığı etik değerlerden daha "arzu edilebilir" kılınmıştır. Burada kapitalizmin, tüketim kültürünün global ideolojisine toplu bir kayma söz konusudur: Kolektif değerlerin yerini narsisistik sergilemecilik almıştır. Varlığını tükettiği ve haz aldığı kadar hisseden bir birey ile karşı karşıyayız.
3. Müfredat mı Güçlüdür, Kültür mü?
Antropolojik bir perspektifle bakıldığında, eğitim müfredatı bir stratejidir; ancak o stratejinin içinde nefes aldığı kültür, o stratejinin kaderini tayin eder.
-
Sosyolojik Çerçeve: Müfredat "dürüstlük" üzerine bir ünite içerebilir; fakat çocuk okuldan çıktığında yolsuzluğun ödüllendirildiği, kaba kuvvetin, paranın iş bitirdiği, liyakatin değil sadakatin kazandığı bir sosyal gerçekliğe tanık oluyorsa, müfredat sadece "sınavda sorulacak bir masal" hâline gelir.
-
İdeolojik Çelişki: Devletler müfredatı toplumsal mühendislik için kullanır. Ancak küresel kapitalizmin ideolojisi (bireycilik, rekabet, tüketim), yerel müfredatların önerdiği "dayanışma ve ahlak" ilkelerini boğar. Eğitim sistemi, ekonomik sistemin ihtiyaç duyduğu "rekabetçi iş gücünü" yetiştirmeye odaklandığı an, merhamet ve etik gibi değerler "verimliliği düşüren unsurlar" olarak bilinçaltına itilir. Bu bilinçaltı ise hakim olan kapitalist kültür endüstrisinin baskın yapısıyla asla bilinç yüzeyine çıkmaz/çıkamaz.
Sonuç: Teşhisten Tedaviye Doğru
Bu kısa ve pratik yazıda probleme dair temel teşhisleri koymakla beraber bunu detaylandırabilir hatta koca bir kitaba dönüştürebiliriz. Ancak şimdilik bundan ziyade pratik çözümlere ihtiyacımız var. Eskiler sözün özü ve kısası makbuldür, derler. Müfredat değişikliği, bir binanın sadece dış cephesini boyamaya benzer. Eğer binanın temeli (aile yapısı), kolonları (sosyal adalet) ve tesisatı (kültür endüstrisi ve medya) çürümüşse, boyanın rengini değiştirmek binanın çöküşünü engellemez.
Her şeyin düzelmesi için müfredatın değişmesinden ziyade, günümüz popüler kavramıyla “eğitim ekosisteminin” yeniden ve sabırla inşa edilmesi gerekir. Bu da şu soruları sormayı zorunlu kılar:
-
Toplum olarak çocuklara sunduğumuz "başarı" tanımı ahlaki mi, yoksa sadece maddi mi?
-
Dijital dünyanın vahşi kapitalizmine karşı çocuğun ruhunu koruyacak bir "kültürel bağışıklık sistemi" kurabiliyor muyuz?
-
Okul, hayatın provası mı yoksa hayattan kaçışın sığınağı mı?
Teşhis şudur: Eğitim krizi, bir müfredat krizi değil, bir medeniyet ve değerler krizidir. Tedavi ise kağıtları, teoriyi, yazılanları değiştirmekle değil, çocuğun baktığı her yerde (evde, sokakta, ekranda) tutarlı bir ahlaki iklim oluşturmakla mümkündür.
Nereden başlamalı diye sorduğunuzu duyar gibiyim…
Tabii ki en yakından.
Yani kendinizden…
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.