İkinci Abdülhamit, İmparatorluğun bünyesinde bulunan Müslüman unsurlara yönelmiş ve İslamcılığı, Osmanlı sınırları içerisindeki Müslümanları altında toplayabileceği bir sancak olarak düşünmüştür. Başlıklı yazımızı dinliyorsunuz. İşte yazımız;
1- Osmanlı Dönemi İslamcılığı hangi tarihsel, siyasal ve toplumsal kriz ortamında doğmuştur? Bu bağlamda İslamcılık, Osmanlı Devleti için bir kurtuluş ideolojisi olarak mı tasarlanmıştır ve İttihâd-ı İslam politikasıyla nasıl bir ilişki içindedir?
Müslümanların en büyük siyâsî, iktisâdî ve askerî gücü olan Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarının büyüklüğü, 17. yüzyıl başlarına gelindiğinde yirmi milyon kilometrekare civarındadır. 1913 yılına gelindiğinde İmparatorluğun yüz ölçümü dört milyon kilometrekareye düşmüş ve Türkiye Cumhuriyeti sadece yedi yüz seksen üç bin bin kilometre kare üzerinde kurulmuştur. Sürekli kaybedilen topraklar, iktisâdî yapının tamamen çözülüşü neticesinde çoğalan yoksulluk (Yoksulluğun sarsıcı anlatımı için Safahat Birinci Kitap’ta yer alan “Küfe” ve “Hasta” başlıklı şiirlere bakılabilir.) , ülkedeki ticaret ve sanâyi faaliyetlerinin çok önemli kısmının Rum, Ermeni ve Levantenlerden oluşan nüfusun elinde olması, halkın duygu ve inançları ile aydın sınıfın duygu ve inançları arasındaki giderek büyüyen aralık ve tüm bunların yol açtığı içler acısı durumu yansıtan insan hikâyeleri…
Böylesi bir kriz ortamında çözüm yollarının aranması kaçınılmazdı. Arayışlar sadece Osmanlı İmparatorluğu’nda değil İslam coğrafyalarının tümünde gerçekleşmekteydi. Var olan durumdan kurtulmak tüm arayışların odak noktasıydı. Hatta kritiklerin tümünü, ‘Neden Yenildik?’ sorusuna cevap bulmaya ircâ etmek dahi mümkündür; ki İslamcılığı, ‘Kurtuluş İdeolojisi’ olarak resmeden söylemlerin temel dayanak noktası da budur. İslamcılığın kurtuluşa yaptığı vurgu doğru olmakla birlikte modern dönemlerdeki ilk tezâhür biçimlerinin bir ideoloji mâhiyeti taşıyıp taşımadığı büyük ölçüde ideoloji kelimesine yüklenen anlama göre farklılık gösterecektir.
Sorunun ikinci bölümüne şu şekilde cevap verebilirim: Balkanlardaki ayaklanmalar ve Osmanlı vatandaşı olup Müslüman olmayan unsurların emperyalist devletlerle işbirliği içerisine girmesi, Tanzimat’ın devlet adamlarının destekledikleri Osmanlıcılık fikriyatının uygulanabilirliğini ortadan kaldırmıştı. Esasen Fransız Devrimi’nin etkisi ile ulusçuluğun, ulus/devlet anlayışının popülaritesinin dalga dalga genişlediği bir zamanda çok farklı dinden, dilden ve ırktan insanları bünyesinde toplayan gücünü yitirmiş bir imparatorluğun bu siyâseti uygulayabilmesi mûhaldi. Bu sebeplerle İkinci Abdülhamit, İmparatorluğun bünyesinde bulunan Müslüman unsurlara yönelmiş ve İslamcılığı, Osmanlı sınırları içerisindeki Müslümanları altında toplayabileceği bir sancak ve İmparatorluk dışında kalan Müslümanları sömürgecilere karşı kullanabileceği bir silâh olarak düşünmüştür. Her ne kadar İttihâd-ı İslam siyâsetinin yürürlüğe girmesi İkinci Abdülhamit’in tahta çıkışından önce olsa da, bu siyasetin imparatorluk siyâsetinin ana mihverini oluşturması kendisinin döneminde gerçekleşmiştir. İttihâd-ı İslam siyâseti ile çok yönlü amaç gözetildiğini Âkif Emre şöyle ifade etmektedir. “İttihad-ı İslam fikri Abdülhamit tarafından siyasi bir proje olarak sahiplenildiğinde bunun sadece dış saldırılara karşı bir savunma, emperyalistlere karşı sömürgelerindeki Müslümanları bir tehdit, hatta blöf olduğunu düşünmek eksik bir okuma olacaktır. İttihad-ı İslam aynı zamanda Osmanlı"nın tebaası Müslümanlar-arası çatışma ihtimaline karşı da geliştirilmiş bir siyasetti. Özellikle Necef, Basra gibi bugünkü Irak sınırlarındaki Sünni-Şii gerilimine, hatta hızla yayılan Şiileşmeye karşı Osmanlı Hilafeti adına bir tedbir boyutu olduğunu da unutmamak gerek.” (https://www.yenisafak.com/yazarlar/akif-emre/islamcilara-ittihad-i-islam-37920)
Varlığını İngiltere’ye karşı Rusya’ya ve Rusya’ya karşı İngiltere’ye dayanma şeklinde devam ettirmek isteyen İran, her iki devletten de büyük darbeler alınca, dört asırdır batı yakasında kendisi ile mücadele eden dindaşı Osmanlı ile yakınlaşma ihtiyacı hissetmiştir. Batılı devletlerin kendi aralarında bulunan onca siyâsî, dînî ayrılığa ve ekonomik rekâbete rağmen Müslümanlara karşı birleşmeleri göz önündeyken, Müslüman devletler de bunu hayli hayli yapabilirlerdi. Ne de olsa aralarındaki ortak nokta çoktu ve en önemlisi ortak bir düşman vardı ve bu da Avrupa emperyalizmiydi. Bu tehdide karşı 19. yüzyıl İran efkârında İslam ortak paydasında Osmanlı Devleti başta olmak üzere diğer İslam devletleri ile ittifaklar kurma düşüncesi belirmiştir. Osmanlı Devleti’nin İngiliz desteğini kaybederek Rusya tehdidi ile karşı karşıya kalması yanında İran’ın da İngiliz-Rus nüfuz mücadelesine sahne oluşu, bu iki İslam devletini birbirine yaklaştırmış; aradaki din kardeşliği ve dostluğun kuvvetli bir ittifak ve ittihada dönüştürülmesi telaffuz edilmeye başlanmıştı.
Müslümanların, Emeviler Dönemi’nin sona ermesi ile birlikte İslam târihinin hiçbir döneminde tek sancak altında bir araya gelmediğinin farkında olan Abdülhamit, bu çöküş döneminde Osmanlı sancağı altında Müslümanları toplamanın mümkün olmadığının da farkındaydı. Nitekim kızı Ayşe Sultan hatıralarında; babasının bu politikasını İngilizlere karşı blöf olarak ifâde ettiğini belirtir.
Özetle şunu söylemek mümkündür: İttihâd-ı İslam siyâseti zaten İslamcılığın en göze çarpan hususiyetlerinden birini oluşturmaktadır.
2- Osmanlı Dönemi İslamcılığı devlet merkezli bir ideoloji midir? II. Abdülhamid’in Pan-İslamizm siyaseti ile Cemaleddin Afgani'nin İslamcılık çizgisi arasında doktrinel ve stratejik farklar nelerdir ve devlet bu sınır aşan ideolojiyi nasıl denetim altına almaya çalışmıştır?
Abdulhamid’in izlediği İttihâd-ı İslam siyâsetinde sadece devletin yapabileceği pek çok şey gerçekleştirilmiştir. İsmail Kara, “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi Temel Metinler” kitabında İttihâd-ı İslam siyaseti doğrultusunda nelerin yapıldığını şöyle sıralar: Padişah, sultan, hükümdar yerine halifenin kullanılışına ağırlık verilmesi, hilâfet makamının itibarı ve tahkîmi üzerinde durulması/ Dînî öğretim oranının arttırılması, İslam dünyasının etkili âlim ve şeyhlerinin İstanbul’a davet edilmesi/Afrika, Orta Asya, Kuzey Afrika içlerine kadar tarikat mensupları gönderilmesi/ Tekke ve zâviyelere resmî ilginin artırılması/Temel dînî kitapların bastırılarak İslam ülkelerine ücretsiz olarak dağıtılması/ Hac işlerine ve hacılara özel ilgi gösterilmesi/Hicaz Demiryolları Projesi’nin fiiliyata konması/Devlet salnamelerinde vilâyetlerin tasnifine Edirne’den başlanırken 1888’den sonra Hicaz’dan başlanması/ Arap vilâyetlerinin birinci sınıf vilâyet haline getirilmesi, buradaki mülkî âmirlerin maaşlarının artırılması/1902 yılında İstanbul’da Arap aşîretlerinin ileri gelenlerinin çocukları için yatılı ve ücretsiz aşîret okulları kurulması/Tunuslu Hayrettin Paşa’nın sadrazamlığa getirilmesi/Cava, İran, Türkistan, Çin, Hindistan ve Kuzey Afrika’ya özel görevlilerin gönderilmesi/İran’a karşı dostluk eli uzatılması.
Yukarıda sayılan faaliyetler ancak devlet eliyle gerçekleştirilebilirdi. Belki o zaman var olanı zihnimizde daha iyi canlandırabilmek için AK Parti döneminde imam hatip okullarının sayısının artırılması ve sivil toplumun nispî de olsa bu okullarda faaliyet yapabilmesinin önünün açılması örneği verilebilir. Devletin alan açması devlet merkezli olmak anlamına gelir mi gelmez sorusuna vereceğiniz cevap bu soruya vereceğiniz cevabı da etkiler. İttihâd-ı İslam siyâseti kendisini İslam’a nispet eden Osmanlı Devleti’nin geç kalmış bir uygulamasıdır. Bununla birlikte Osmanlı İslamcılığını devlet merkezli bir İslamcılık olarak nitelendirmek vakaya uygun düşmemektedir.
3- Osmanlı Dönemi İslamcılığı; Osmanlıcılık, Türkçülük ve Batıcılık akımlarıyla hangi yönlerden ayrışmış, hangi noktalarda etkileşime girmiştir? Bu düşünsel yapı eklektik bir karakter mi taşımaktadır ve bu akımlar arasındaki rekabet devlet siyasetine nasıl yansımıştır?
Krize ilişkin kritikler neticesinde farklı çözüm yolları üretilmiştir. Bu çözüm yolları genellikle Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük başlığı altında tasnif edilir.
Said Halim Paşa 1916 yılında kaleme aldığı makâlesinde şunları söyler: “Memleketimizin yükselmesini ve ilerlemesini temin edebilmek için Batı medeniyetinden faydalanmak mecburiyetinde kaldık. Bu mecburiyet, mütefekkirlerimiz arasında yeni bir sınıfın meydana çıkmasına sebep oldu. İlerlemeye olan ihtiyacımızın icaplarını yerine getirmek üzere yetiştirilen bu aydın sınıf, bugün memleket idaresinde büyük bir tesire sahiptir. Ayrıca, hiç bir denetleyicisi olmadığı gibi rakibi de yoktur. Hâlbuki bu aydın sınıf, batı medeniyetinin tesiri altında şahsiyetini kaybetmiş, aşırı bir batı hayranlığına müptela olmuştur. Milli kurtuluşumuzun çaresini, kendisinin tutulduğu bu hastalığın bütün memlekete yayılmasında görmektedir. Bu yüzden, yükselme ve ilerleme adına, vicdanları bulandırıp fikirleri karıştırarak, buhranlara sebep oluyor. Memleketi de karanlık ve meçhul bir istikbale doğru sürükleyip götürüyor.” (Said Halim Paşa. Buhranlarımız ve Son Eserleri. Haz. M. Ertuğrul Düzdağ. İz Yayıncılık: s. 93) Bu Batıcı damar aynı zamanda ırk temelli milliyetçiliğin de savunucusudur.
Dönemin İslamcı metinlerine bakıldığında Garplılaşmaya karşı şiddetli tenkitlerin yöneltildiğini görmekteyiz. Bununla birlikte bir vakıa vardır. Bu da bilhassa silâh sanayi olmak üzere Batı’nın teknolojik olarak İslam dünyasından çok ileri olma durumudur. Aynı zamanda organizasyon becerisi ve bu beceriyi sağlayan kurumlar inşası noktasında da İslam dünyasının çok ilerisindedir. Dönemin İslamcıları kendi değerlerimizi kaybetmeden bu teknolojiyi ve organizasyon becerisini nasıl inşâ edebiliriz sorusunun peşine düşmüşlerdir.
Eklektik olup olmama meselesine gelince; eklektik felsefe ya da eklektizm, farklı felsefe veya sanat sistemlerinden alınan çeşitli unsurların, bir başka sistem içerisinde tekrar kullanılmasıdır. Bir düşünce sistemini eklektik yönü baskın olarak nitelendirmek ise o düşünce sisteminin tabiî olmadığını, belli bir geleneği bulunmadığını bu açıdan aslında bir anamoli hâli olduğunu söylemek demektir. Yine aynı düşünce sisteminin modernist yönlerinin baskın olduğunu dillendirmek de, seçilerek alınan şeylerin patentinin Kıta Avrupası’na ait olduğunu beyan etmek anlamına gelmektedir. Muhammed Abduh, Musa Carullah gibi İslamcı düşünürlerin belli alanlardaki görüşlerinin eklektik ve modernist sınırlarına yaklaştıkları doğru olsa da bunu İslamcıların tümüne teşmil etmek ne kadar doğrudur? Her insan teki gibi Müslüman da verili bir dünyada yaşamakta ve bu verilerden doğrudan etkilenmektedir. Son yüzyılların hâkim gücü olan Batı’nın Müslüman bilincine yoğun ve sistemli bir şekilde veri sunduğu, sunmakla kalmayıp dayattığı ve her şeyden önemlisi bu verilerin soyut nazariyeler halinde kalmayıp hayatın içerisine sokulduğu sabittir. “İslamcılık meselesine her şeyden önce dini düşünüş, bakış açısının hayatın tüm alanlarına dair kuşatıcı tavrı ve teklifi olarak bakılması gerekir. Modern zamanların sorunları, mâruz kalınan saldırılar, modern iğvalarıyla yüzleşmek zorunda olması bu duruşu nevzuhur, sentetik eklenme olmasını gerektirmez. Bilakis yaşayan bir dinamizm olarak İslamcılığın iddialarını güçlendirir.” (https://www.yenisafak.com/yazarlar/akif-emre/yanli-zeminde-islamcilik-tartiilmaz-2029902)
Batı düşüncesi ile ilk hesaplaşmaya çalışan düşünürlerde yer yer Batılı veri saldırılarının etkisinin görüldüğü bir vâkıa olmakla birlikte anılan saldırıdan sadece İslamcı olarak isimlendirilen düşünceler etkilenmemiştir. Pek çok geleneksel yapının bu saldırıları daha fazla içselleştirdiğini söylemek de mümkündür.
Kaldı ki eklektik olmak başlı başına bir kusur değildir. Eklektik düşünceyi kusurlu hâle getiren şey, farklı medeniyetlerden alınan düşünceleri merkezi noktaya yerleştirmek ve ardından tahkimi için İslamî kavramlara müracaat etmektir. Böyle düşünmenin Meşşâi felsefesinde ve felsefî tasavvufta bol miktarda örnekleri bulunmaktadır. İslam tarihi boyunca Müslüman düşünürler kendi değerleri ile açık bir şekilde çelişmeyen üretilmiş pek çok düşünceyi almışlar ve İslam bünyesi içerisinde eritmişlerdir. Bu açıdan İslamcılığı eklektik, modernist yönü baskın olarak nitelendirmek doğru değildir.
4- Osmanlı Dönemi’nde İslamcılık modernleşmeye nasıl yaklaşmıştır? İslamcı aydınlar, Batı menşeli modern siyasal ve toplumsal kavramları (meşrutiyet, parlamento, terakki vb.) İslamî bir çerçevede yeniden yorumlayarak “İslamî bir modernleşme” mi inşâ etmeye çalışmışlardır?
Modern zamanlara gelindiğinde ise Kıta Avrupası’nda yaşanan olağan dışı gelişmeler dünyanın geri kalanında adeta bir buzul çağı başlamasına sebebiyet vermiştir. Dünün ihtiyaçlarına bir şekilde cevap veren çözümler yetersiz kalmış, dünyanın maddî çehresinin, üretim ve tüketim biçimlerinin, ulaşımın, anlama ve kavrama biçimlerinin hızla değişmesiyle birlikte dün yeten bugün yetmez hâle gelmiştir. İşte İslamcılık, bu vasatta, başlangıç îtibârî ile İslam dünyasında yaşanan çöküşün sebeplerine cevaplar bulmak ve bu cevapları sahada uygulayarak çöküşe dur diyebilmek adına ortaya çıkmıştır. İslam’ın tarihsel sürecinde müslümanların siyaseten güçlü olduğu durumlarda dahi İslam’ı anlama ve yaşamadaki eksikliklere dikkat çeken pek çok ulema nasıl var olmuşsa, Müslümanların tarihinin en karanlık günlerinde yüreği yangın yerine dönen Müslüman düşünürlerin çözüm arayışları var olagelmiştir. “İslamcılığın ya da daha genel anlamda İslami hareketlerin modernleşmenin kaçınılmaz sonucu olduğu yönündeki bir iddia, dolaylı olarak modernleşmenin kaçınılmazlığını ve mutlak dönüştürücülüğünü pekiştirmekten başka bir işe yaramıyor. Aynı zamanda İslami düşünüş ve yaşayış tarzlarının sekterliğe gönderme yaparak modern ve seküler olanı başat, belirleyici, hatta mutlaklaştırıcı bir konuma oturtmuş oluyor.” (Emre, Âkif. Müstağrip Aydınlar Yüzyılı. 2. Baskı. İstanbul: Büyüyenay Yayınları, 2018, s. 28) İslamcılığı modernliğin doğrudan bir sonucu olarak görenlerin, modernliğin karşısında direnebilmek adına ürettikleri teklifler nelerdir sorusu cevabını beklemektedir. Var olanın olduğu gibi muhafazasının mümkün olmadığı ya da bir zamanlar var olmuş olanın muhafaza edilememiş olması sebebi ile bu duruma düçar olunduğu bir vasatta, İslamcıların sorunun tespitine ve çözüme dönük zihnî ve amelî çalışmaları hangi gerekçelere binaen modern diye isimlendirilmektedir? Vahye mutlak olarak iman eden, tam bir teslimiyet sahibi Mehmet Âkif, Babanzâde Ahmet Naim, Said Halim Paşa mı modernliğin etkisi altındadır? Bazı İslamcıların Müslüman kimliğine yaptığı ısrarlı vurgu ekseninde girdiği tahlil ve ulaştığı sentezlerden bazılarının sahihliğinin meşkûk olması, İslamcılığın ana omurgasının bu tür zaaflarla mâlûl olmasını gerektirmemektedir.
5- Osmanlı Dönemi’nde İslamcılığın önde gelen temsilcileri kimlerdir ve bu düşünürler hangi entelektüel kaynaklardan beslenmiştir? Sırât-ı Müstakim (Sebîlürreşâd), Beyânü’l-Hak gibi dergiler, İslam dünyasında nasıl bir ortak bilinç ve dava anlayışı üretmiştir?
Babanzâde Ahmed Naim, Mehmet Âkif, Eşref Edip, Said Nursi, İsmail Fenni Ertuğrul, Şehbenderzâde Filipeli Ahmet Efendi, Musa Kâzım, Ferit Kâm, Elmalılı Hamdi Yazır, Said Halim Paşa,Mustafa Sabri, Ahmet Hamdi Akseki gibi isimler sayılabilir. Bu isimlere İslam’a yaptığı vurgu cihetiyle Namık Kemal’i de ekleyebiliriz.
Bu isimlerin İslam düşüncesinin klasiklerine hâkim olduklarını eserlerini tahkik edenler bilirler. Arapçayı ve Farsçayı anadilleri gibi bilen bu isimlerin aynı zamanda Fransızcayı da bildikleri görülür. İslam ve İslam düşüncesi bu isimler üzerinde derin etki bırakmıştır. Bununla birlikte Batı’yı ve Batı düşüncesini anlama ve kavrama noktasında da zamanlarının çok üstünde oldukları söylenebilir.
İslamcı dergiler İslam dünyasının yaşadıkları zaafları tespit etmişler ve bunların giderilmesi noktasında çözüm önerileri getirmişlerdir. 19. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının okumuş yazmışları arasında etkisini esaslı bir surette göstermeye başlayan Batı hayranlığı, beraberinde aşkın olan her şeyi dışlayan pozitivist, materyalist düşüncelerin öncelikle Osmanlı bürokrasisi arasında ardından mektepliler üzerinde yayılmasıyla toplum içinde İslam’a hasım olan münevverlerin sayısında gözle görünür bir artış olmuştur. Neticede ilhâd cereyanı yayıldıkça yayılmış ve iş İslam dinini tezyif ve tahkire kadar varmıştır. İslamcıların temel mücadele alanlarından birini bu insanların yarattığı çürümeye karşı durmak oluşturmuştur. İslam toplumunda baş gösteren her türlü ahlaksızlıkla mücadele eden İslamcılar; Müslümanları cehâletten, atâletten, gaflet uykusundan, heyecansızlıktan kurtarmaya çalışmışlardır. Yine kavmiyet fitnesine karşı durmuşlar ve insanların ümitsizlik batağına saplanmamasına gayret etmişlerdir. Dînî düşünceyi, taklit ve hurafelerden arındırmaya, İslam’ın terakkîye mâni olmadığını göstermeye çalışmışlardır. Bu dergilerin içerikleri elbette ki bunlarla sınırlı değildir.
6- Osmanlı Dönemi’nde İslamcılığın yükselen Türk ve Arap milliyetçiliklerine yönelttikleri eleştirilerin teolojik ve sosyolojik temelleri nelerdir? 1914’te Cihad-ı Ekber’in ve ümmetçi siyasetin beklenen etkiyi yaratamamasının arkasında hangi yapısal nedenler bulunmaktadır?
Babanzâde Ahmed Naim’in, 1914’te Sebîliürreşâd Dergisi’nde yayımlanan “İslam’da Dava-yı Kavmiyet: Takib ve Tenkit Mecmuası Sahibi Nüzhet Sabit Beyefendi’ye” başlıklı uzun makalesinde özetle; milliyetçiliği ‘kavmiyet ve cinsiyet davası’ , ‘ırk ve cinsine taraftarlık’ gibi ifadelerle nitelendirerek ırkçılığın, İslam öncesi cahiliyye âdeti olan kabile taassubunun aynısı olduğunu ve Batıcılık akımı kadar tehlikeli olduğunu ileri sürmüştür. Babanzâde, Türkçüleri halis Türkçü ve Türkçü-İslamcı olarak ikiye ayırmakta, ırk ve turan kavramına önem veren ve dinsizliği yaymakla suçladığı birinci grupla tartışmayı gereksiz bulmaktadır. Türkçü İslamcıları ise ikna etmek isteyerek “Allah rızası için Türklerin yüzünü Kâbe’den Turan’a çevirmekten vazgeçiniz.” der ve halis Türkçülerin başını çektiği İslamî isimleri eski Türk isimleri ile değiştirmek ya da müşrik Şamanistlerin eski hatıralarını ihya ederek Ergenekon’dan kurtuluş bayramı gibi uygulamaları eleştirir. (Babanzâde, Ahmet Naim. İslam’da Dava-yı Kavmiyyet . s. 27-28)
Mehmet Âkif’in Safahat’ı incelendiğinde ırk temelli milliyetçiliğe karşı duran pek çok mısranın yer aldığı görülecektir; ki bu şiirler İslam dünyasının pek çok beldesine ulaştırılan Sırât-ı Müstakîm ve devamı olan Sebîliürreşâd Dergisi’nde yayımlanmıştır. Yine Sırât-ı Müstakîm/Sebîlürreşâd’da çıkan pek çok yazı aynı hususu benzer ifadelerle dile getirir. Ömer Rıza Doğrul’un bir yazısında şu cümleler yer alır. “Son senelerde türeyen Türkçülük: ‘Asrımız milliyet asrıdır. Biz de asrımıza uyacağız. Artık ümmet devri çıktı. Her millet ancak kendi işleriyle, mukadderatıyla alakadar olacak. Her millet kendisine baksın. Kendini kurtarsın.’ dedi ve ne yapsa iyi. Cengiz, Timur, Hülaguyu mukaddesler meyanına idhal ederek bu zekveret misallerini, Kara-Kurumi, Kızıl Elma, Ergenekon hülyalarını yaymaya, akvamı-ı İslamiyye meyanında tefrika-ı tahmimlerini serpmeye başladı.” (Ömer Rıza Doğrul 1225/1919, s 69/ Şenol Gündoğdu 2. Meşrutiyete göre Millet ve Milliyetçilik/ İslamı Uyandırmak cilt 1)
“Müslümanlıkta ‘anasır’ mı olurmuş? Ne gezer!/ Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber” mısralarında belirtildiği üzere ırkçılığın bir cahiliye âdeti olduğu âşikârdır. Bunu görebilmek için Kur’an’ı Kerim’e ve sünnete bakmak yeterlidir. Sosyolojik temeli ifade etmek için yine Akif’e müracaat edebiliriz:
Bize İngilizler olup hali önceden müdrik;
O beyne pençeyi taktık, o göğse yerleştik.
O halde bir kolu kalmış ki bize çullanacak,
Yolundadır işimiz bağladık mı kıskıvrak!
Hem öyle zorla değil, çünkü fikr-i kavmiyyet
Eder bu hayeyi teshile pek büyük hizmet.
O tohm-ı laneti baştan saçıp ta orta yere,
Arap’la Türk’ü ayırdık mı şöyle bir kerre
Ne çırpınır kolu artık, ne çırpınır kanadı;
Halifenin de kalır sade bir sevimli adı!
(Ersoy, Mehmet Âkif. Safahat. İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları, c. 7 (Hakkın Sesleri), S. 261)
7- Osmanlı Dönemi’nde İslamcılığın tarihsel mirası nedir? Milli Mücadele sürecindeki tutumu, Cumhuriyet’in ilanı ve laiklik politikaları karşısındaki pozisyonu dikkate alındığında, Osmanlı İslamcılığı ile Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı arasında süreklilik mi yoksa 1924 sonrası bir kopuş mu söz konusudur?
Cumhuriyet’in kurucu kadroları tarafından gerçekleştirilen inkılâp ve uygulamaların temel hedefi; toplumun İslamî bağlılıklarını yok etmekti. İstibdat uygulamalarına direnen unsurlar kanlı bir şekilde tasfiye edilmişlerdi. Bu dönem İslamcıları sindirme, baskılama, imha operasyonlarından dolayı ya içlerine kapanmış, ya sistem içinde kalarak bir şeyler yapmaya çalışmış, ya hicret etmiş, ya yok edilmiş ya da hapislere mahkûm edilmiştir. Bu vasatta İslamcıların neler yaptıklarına dair iki örnek verelim:
A- 2. Meşrutiyet Dönemi İslamcılarının önde gelenlerinden olan Ahmet Hamdi Akseki (V.1951) Cumhuriyet Dönemi’nde önce Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı ardından Başkanlığı görevini icrâ etmiştir. İslamî neşriyatın oldukça sınırlı sayıda olduğu ve sadece devlet tarafından yapıldığı bu dönemde Akseki’nin gayretleri ile Elmalılı Hamdi Yazır’a “Hak Dini Kur’an Dili” ile Babanzâde Ahmed Naim’e “Tecrîd-i Sarîh Tercümesi ve Şerhi” yazdırılarak basılmıştır. (Bu şerhin bakiyesi Kamil Miras tarafından tamamlanmıştır.) Ahmet Hamdi Akseki’nin, bizzat kaleme aldığı 1925 basımı “Ahlâk Dersleri”, “Askere Din Dersleri” kitaplarının, yayımlandığı târihin şartları içerisinde değerlendirildiğinde önemli roller üstlendiği görülecektir.
B- Tek parti döneminde bir damarı canlı tutma gayretlerinin en dikkat çekici olanı belki de Said Nursi’nin başlattığı Risâle-i Nûr hareketidir. “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmağa koşuyorum. Hey efendiler ben imanın cereyanındayım, karşımda imansızlık cereyanı var.” diyerek devrin târikat dönemi değil, imanı kurtarmak görevi olduğunu söyleyen ve pek çok konuda risâleler kaleme alan Said Nursi, böylelikle insanların imanlarını kurtarmaya ve maddeci sele kapılmalarını önlemeye çalışmıştır. Nursi’nin çalışmaları verimlerini vermiş; 40’lı yıllara gelindiğinde en belirgin yapı Risâle-i Nûr Cemaati olmuştur. Nurcular 30’lu ve 40’lı yıllar boyunca çok yoğun siyâsî ve hukûkî baskı altında kalmıştır. Said Nursi ve öğrencileri bu yıllarda aralıklarla Eskişehir, Denizli, Afyon’da hapis cezaları almışlardır.
1925 yılında çıkartılan Takrîr-i Sükûn Yasası ile İslamcı ve muhâlif bütün yayınlar süresiz olarak kapatılmış, gazeteciler İstiklâl Mahkemeleri’nde yargılanmışlardır. Latin harflerinin kullanıldığı dünyaya gözlerini açan yeni nesil, bu harflerle yazılmış herhangi bir dînî içerikli eserle karşılaşmadan büyüyor, kadîm alfabemizle yayınlanmış dînî muhtevalı eserler de büyük bir hızla imha ediliyordu. Böylesi bir vasatta İslamcılar da yeni şartları analiz etmişler, İslam’ın Türkiye’de yeniden nasıl temel meşrûiyet kaynağı olabileceği sorusuna cevaplar aramışlar, en azından bu fırtınalı zamanların bir gün geçeceği inancı ile yarınlara intikal edecek bir İslamî damarın muhâfazası için çaba göstermişlerdir. Bu dönemde İslamcıların tavır alışları zâhirde farklılık gösterse de her birinin temel amacı budur.
Osmanlı Dönemi İslamcılarının altmışlı yıllardaki etkisi Mehmet Akif’i dışta tutarsak oldukça azdır. Bunun sebebi basittir. Yeni kuşak alfabe devrimi ve dilde sadeleştirme sebebi ile eski eserleri okuma kabiliyetini yitirmiştir. Bu yüzden çağdaş İslam düşüncesinin tercümelerinin etkili olduğu gözlenir. “Bu bir kopuş mudur?” sorusu ise bu eserlerin doğrudan nasıl anlaşıldığı ile ilgilidir. Kopuşu yayan kişiler ve küçük gruplar olmakla birlikte genel anlamda bir koğuş yaşanmadığını düşünüyorum.
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.
1- Osmanlı Dönemi İslamcılığı hangi tarihsel, siyasal ve toplumsal kriz ortamında doğmuştur? Bu bağlamda İslamcılık, Osmanlı Devleti için bir kurtuluş ideolojisi olarak mı tasarlanmıştır ve İttihâd-ı İslam politikasıyla nasıl bir ilişki içindedir?
Müslümanların en büyük siyâsî, iktisâdî ve askerî gücü olan Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarının büyüklüğü, 17. yüzyıl başlarına gelindiğinde yirmi milyon kilometrekare civarındadır. 1913 yılına gelindiğinde İmparatorluğun yüz ölçümü dört milyon kilometrekareye düşmüş ve Türkiye Cumhuriyeti sadece yedi yüz seksen üç bin bin kilometre kare üzerinde kurulmuştur. Sürekli kaybedilen topraklar, iktisâdî yapının tamamen çözülüşü neticesinde çoğalan yoksulluk (Yoksulluğun sarsıcı anlatımı için Safahat Birinci Kitap’ta yer alan “Küfe” ve “Hasta” başlıklı şiirlere bakılabilir.) , ülkedeki ticaret ve sanâyi faaliyetlerinin çok önemli kısmının Rum, Ermeni ve Levantenlerden oluşan nüfusun elinde olması, halkın duygu ve inançları ile aydın sınıfın duygu ve inançları arasındaki giderek büyüyen aralık ve tüm bunların yol açtığı içler acısı durumu yansıtan insan hikâyeleri…
Böylesi bir kriz ortamında çözüm yollarının aranması kaçınılmazdı. Arayışlar sadece Osmanlı İmparatorluğu’nda değil İslam coğrafyalarının tümünde gerçekleşmekteydi. Var olan durumdan kurtulmak tüm arayışların odak noktasıydı. Hatta kritiklerin tümünü, ‘Neden Yenildik?’ sorusuna cevap bulmaya ircâ etmek dahi mümkündür; ki İslamcılığı, ‘Kurtuluş İdeolojisi’ olarak resmeden söylemlerin temel dayanak noktası da budur. İslamcılığın kurtuluşa yaptığı vurgu doğru olmakla birlikte modern dönemlerdeki ilk tezâhür biçimlerinin bir ideoloji mâhiyeti taşıyıp taşımadığı büyük ölçüde ideoloji kelimesine yüklenen anlama göre farklılık gösterecektir.
Sorunun ikinci bölümüne şu şekilde cevap verebilirim: Balkanlardaki ayaklanmalar ve Osmanlı vatandaşı olup Müslüman olmayan unsurların emperyalist devletlerle işbirliği içerisine girmesi, Tanzimat’ın devlet adamlarının destekledikleri Osmanlıcılık fikriyatının uygulanabilirliğini ortadan kaldırmıştı. Esasen Fransız Devrimi’nin etkisi ile ulusçuluğun, ulus/devlet anlayışının popülaritesinin dalga dalga genişlediği bir zamanda çok farklı dinden, dilden ve ırktan insanları bünyesinde toplayan gücünü yitirmiş bir imparatorluğun bu siyâseti uygulayabilmesi mûhaldi. Bu sebeplerle İkinci Abdülhamit, İmparatorluğun bünyesinde bulunan Müslüman unsurlara yönelmiş ve İslamcılığı, Osmanlı sınırları içerisindeki Müslümanları altında toplayabileceği bir sancak ve İmparatorluk dışında kalan Müslümanları sömürgecilere karşı kullanabileceği bir silâh olarak düşünmüştür. Her ne kadar İttihâd-ı İslam siyâsetinin yürürlüğe girmesi İkinci Abdülhamit’in tahta çıkışından önce olsa da, bu siyasetin imparatorluk siyâsetinin ana mihverini oluşturması kendisinin döneminde gerçekleşmiştir. İttihâd-ı İslam siyâseti ile çok yönlü amaç gözetildiğini Âkif Emre şöyle ifade etmektedir. “İttihad-ı İslam fikri Abdülhamit tarafından siyasi bir proje olarak sahiplenildiğinde bunun sadece dış saldırılara karşı bir savunma, emperyalistlere karşı sömürgelerindeki Müslümanları bir tehdit, hatta blöf olduğunu düşünmek eksik bir okuma olacaktır. İttihad-ı İslam aynı zamanda Osmanlı"nın tebaası Müslümanlar-arası çatışma ihtimaline karşı da geliştirilmiş bir siyasetti. Özellikle Necef, Basra gibi bugünkü Irak sınırlarındaki Sünni-Şii gerilimine, hatta hızla yayılan Şiileşmeye karşı Osmanlı Hilafeti adına bir tedbir boyutu olduğunu da unutmamak gerek.” (https://www.yenisafak.com/yazarlar/akif-emre/islamcilara-ittihad-i-islam-37920)
Varlığını İngiltere’ye karşı Rusya’ya ve Rusya’ya karşı İngiltere’ye dayanma şeklinde devam ettirmek isteyen İran, her iki devletten de büyük darbeler alınca, dört asırdır batı yakasında kendisi ile mücadele eden dindaşı Osmanlı ile yakınlaşma ihtiyacı hissetmiştir. Batılı devletlerin kendi aralarında bulunan onca siyâsî, dînî ayrılığa ve ekonomik rekâbete rağmen Müslümanlara karşı birleşmeleri göz önündeyken, Müslüman devletler de bunu hayli hayli yapabilirlerdi. Ne de olsa aralarındaki ortak nokta çoktu ve en önemlisi ortak bir düşman vardı ve bu da Avrupa emperyalizmiydi. Bu tehdide karşı 19. yüzyıl İran efkârında İslam ortak paydasında Osmanlı Devleti başta olmak üzere diğer İslam devletleri ile ittifaklar kurma düşüncesi belirmiştir. Osmanlı Devleti’nin İngiliz desteğini kaybederek Rusya tehdidi ile karşı karşıya kalması yanında İran’ın da İngiliz-Rus nüfuz mücadelesine sahne oluşu, bu iki İslam devletini birbirine yaklaştırmış; aradaki din kardeşliği ve dostluğun kuvvetli bir ittifak ve ittihada dönüştürülmesi telaffuz edilmeye başlanmıştı.
Müslümanların, Emeviler Dönemi’nin sona ermesi ile birlikte İslam târihinin hiçbir döneminde tek sancak altında bir araya gelmediğinin farkında olan Abdülhamit, bu çöküş döneminde Osmanlı sancağı altında Müslümanları toplamanın mümkün olmadığının da farkındaydı. Nitekim kızı Ayşe Sultan hatıralarında; babasının bu politikasını İngilizlere karşı blöf olarak ifâde ettiğini belirtir.
Özetle şunu söylemek mümkündür: İttihâd-ı İslam siyâseti zaten İslamcılığın en göze çarpan hususiyetlerinden birini oluşturmaktadır.
2- Osmanlı Dönemi İslamcılığı devlet merkezli bir ideoloji midir? II. Abdülhamid’in Pan-İslamizm siyaseti ile Cemaleddin Afgani'nin İslamcılık çizgisi arasında doktrinel ve stratejik farklar nelerdir ve devlet bu sınır aşan ideolojiyi nasıl denetim altına almaya çalışmıştır?
Abdulhamid’in izlediği İttihâd-ı İslam siyâsetinde sadece devletin yapabileceği pek çok şey gerçekleştirilmiştir. İsmail Kara, “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi Temel Metinler” kitabında İttihâd-ı İslam siyaseti doğrultusunda nelerin yapıldığını şöyle sıralar: Padişah, sultan, hükümdar yerine halifenin kullanılışına ağırlık verilmesi, hilâfet makamının itibarı ve tahkîmi üzerinde durulması/ Dînî öğretim oranının arttırılması, İslam dünyasının etkili âlim ve şeyhlerinin İstanbul’a davet edilmesi/Afrika, Orta Asya, Kuzey Afrika içlerine kadar tarikat mensupları gönderilmesi/ Tekke ve zâviyelere resmî ilginin artırılması/Temel dînî kitapların bastırılarak İslam ülkelerine ücretsiz olarak dağıtılması/ Hac işlerine ve hacılara özel ilgi gösterilmesi/Hicaz Demiryolları Projesi’nin fiiliyata konması/Devlet salnamelerinde vilâyetlerin tasnifine Edirne’den başlanırken 1888’den sonra Hicaz’dan başlanması/ Arap vilâyetlerinin birinci sınıf vilâyet haline getirilmesi, buradaki mülkî âmirlerin maaşlarının artırılması/1902 yılında İstanbul’da Arap aşîretlerinin ileri gelenlerinin çocukları için yatılı ve ücretsiz aşîret okulları kurulması/Tunuslu Hayrettin Paşa’nın sadrazamlığa getirilmesi/Cava, İran, Türkistan, Çin, Hindistan ve Kuzey Afrika’ya özel görevlilerin gönderilmesi/İran’a karşı dostluk eli uzatılması.
Yukarıda sayılan faaliyetler ancak devlet eliyle gerçekleştirilebilirdi. Belki o zaman var olanı zihnimizde daha iyi canlandırabilmek için AK Parti döneminde imam hatip okullarının sayısının artırılması ve sivil toplumun nispî de olsa bu okullarda faaliyet yapabilmesinin önünün açılması örneği verilebilir. Devletin alan açması devlet merkezli olmak anlamına gelir mi gelmez sorusuna vereceğiniz cevap bu soruya vereceğiniz cevabı da etkiler. İttihâd-ı İslam siyâseti kendisini İslam’a nispet eden Osmanlı Devleti’nin geç kalmış bir uygulamasıdır. Bununla birlikte Osmanlı İslamcılığını devlet merkezli bir İslamcılık olarak nitelendirmek vakaya uygun düşmemektedir.
3- Osmanlı Dönemi İslamcılığı; Osmanlıcılık, Türkçülük ve Batıcılık akımlarıyla hangi yönlerden ayrışmış, hangi noktalarda etkileşime girmiştir? Bu düşünsel yapı eklektik bir karakter mi taşımaktadır ve bu akımlar arasındaki rekabet devlet siyasetine nasıl yansımıştır?
Krize ilişkin kritikler neticesinde farklı çözüm yolları üretilmiştir. Bu çözüm yolları genellikle Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük başlığı altında tasnif edilir.
Said Halim Paşa 1916 yılında kaleme aldığı makâlesinde şunları söyler: “Memleketimizin yükselmesini ve ilerlemesini temin edebilmek için Batı medeniyetinden faydalanmak mecburiyetinde kaldık. Bu mecburiyet, mütefekkirlerimiz arasında yeni bir sınıfın meydana çıkmasına sebep oldu. İlerlemeye olan ihtiyacımızın icaplarını yerine getirmek üzere yetiştirilen bu aydın sınıf, bugün memleket idaresinde büyük bir tesire sahiptir. Ayrıca, hiç bir denetleyicisi olmadığı gibi rakibi de yoktur. Hâlbuki bu aydın sınıf, batı medeniyetinin tesiri altında şahsiyetini kaybetmiş, aşırı bir batı hayranlığına müptela olmuştur. Milli kurtuluşumuzun çaresini, kendisinin tutulduğu bu hastalığın bütün memlekete yayılmasında görmektedir. Bu yüzden, yükselme ve ilerleme adına, vicdanları bulandırıp fikirleri karıştırarak, buhranlara sebep oluyor. Memleketi de karanlık ve meçhul bir istikbale doğru sürükleyip götürüyor.” (Said Halim Paşa. Buhranlarımız ve Son Eserleri. Haz. M. Ertuğrul Düzdağ. İz Yayıncılık: s. 93) Bu Batıcı damar aynı zamanda ırk temelli milliyetçiliğin de savunucusudur.
Dönemin İslamcı metinlerine bakıldığında Garplılaşmaya karşı şiddetli tenkitlerin yöneltildiğini görmekteyiz. Bununla birlikte bir vakıa vardır. Bu da bilhassa silâh sanayi olmak üzere Batı’nın teknolojik olarak İslam dünyasından çok ileri olma durumudur. Aynı zamanda organizasyon becerisi ve bu beceriyi sağlayan kurumlar inşası noktasında da İslam dünyasının çok ilerisindedir. Dönemin İslamcıları kendi değerlerimizi kaybetmeden bu teknolojiyi ve organizasyon becerisini nasıl inşâ edebiliriz sorusunun peşine düşmüşlerdir.
Eklektik olup olmama meselesine gelince; eklektik felsefe ya da eklektizm, farklı felsefe veya sanat sistemlerinden alınan çeşitli unsurların, bir başka sistem içerisinde tekrar kullanılmasıdır. Bir düşünce sistemini eklektik yönü baskın olarak nitelendirmek ise o düşünce sisteminin tabiî olmadığını, belli bir geleneği bulunmadığını bu açıdan aslında bir anamoli hâli olduğunu söylemek demektir. Yine aynı düşünce sisteminin modernist yönlerinin baskın olduğunu dillendirmek de, seçilerek alınan şeylerin patentinin Kıta Avrupası’na ait olduğunu beyan etmek anlamına gelmektedir. Muhammed Abduh, Musa Carullah gibi İslamcı düşünürlerin belli alanlardaki görüşlerinin eklektik ve modernist sınırlarına yaklaştıkları doğru olsa da bunu İslamcıların tümüne teşmil etmek ne kadar doğrudur? Her insan teki gibi Müslüman da verili bir dünyada yaşamakta ve bu verilerden doğrudan etkilenmektedir. Son yüzyılların hâkim gücü olan Batı’nın Müslüman bilincine yoğun ve sistemli bir şekilde veri sunduğu, sunmakla kalmayıp dayattığı ve her şeyden önemlisi bu verilerin soyut nazariyeler halinde kalmayıp hayatın içerisine sokulduğu sabittir. “İslamcılık meselesine her şeyden önce dini düşünüş, bakış açısının hayatın tüm alanlarına dair kuşatıcı tavrı ve teklifi olarak bakılması gerekir. Modern zamanların sorunları, mâruz kalınan saldırılar, modern iğvalarıyla yüzleşmek zorunda olması bu duruşu nevzuhur, sentetik eklenme olmasını gerektirmez. Bilakis yaşayan bir dinamizm olarak İslamcılığın iddialarını güçlendirir.” (https://www.yenisafak.com/yazarlar/akif-emre/yanli-zeminde-islamcilik-tartiilmaz-2029902)
Batı düşüncesi ile ilk hesaplaşmaya çalışan düşünürlerde yer yer Batılı veri saldırılarının etkisinin görüldüğü bir vâkıa olmakla birlikte anılan saldırıdan sadece İslamcı olarak isimlendirilen düşünceler etkilenmemiştir. Pek çok geleneksel yapının bu saldırıları daha fazla içselleştirdiğini söylemek de mümkündür.
Kaldı ki eklektik olmak başlı başına bir kusur değildir. Eklektik düşünceyi kusurlu hâle getiren şey, farklı medeniyetlerden alınan düşünceleri merkezi noktaya yerleştirmek ve ardından tahkimi için İslamî kavramlara müracaat etmektir. Böyle düşünmenin Meşşâi felsefesinde ve felsefî tasavvufta bol miktarda örnekleri bulunmaktadır. İslam tarihi boyunca Müslüman düşünürler kendi değerleri ile açık bir şekilde çelişmeyen üretilmiş pek çok düşünceyi almışlar ve İslam bünyesi içerisinde eritmişlerdir. Bu açıdan İslamcılığı eklektik, modernist yönü baskın olarak nitelendirmek doğru değildir.
4- Osmanlı Dönemi’nde İslamcılık modernleşmeye nasıl yaklaşmıştır? İslamcı aydınlar, Batı menşeli modern siyasal ve toplumsal kavramları (meşrutiyet, parlamento, terakki vb.) İslamî bir çerçevede yeniden yorumlayarak “İslamî bir modernleşme” mi inşâ etmeye çalışmışlardır?
Modern zamanlara gelindiğinde ise Kıta Avrupası’nda yaşanan olağan dışı gelişmeler dünyanın geri kalanında adeta bir buzul çağı başlamasına sebebiyet vermiştir. Dünün ihtiyaçlarına bir şekilde cevap veren çözümler yetersiz kalmış, dünyanın maddî çehresinin, üretim ve tüketim biçimlerinin, ulaşımın, anlama ve kavrama biçimlerinin hızla değişmesiyle birlikte dün yeten bugün yetmez hâle gelmiştir. İşte İslamcılık, bu vasatta, başlangıç îtibârî ile İslam dünyasında yaşanan çöküşün sebeplerine cevaplar bulmak ve bu cevapları sahada uygulayarak çöküşe dur diyebilmek adına ortaya çıkmıştır. İslam’ın tarihsel sürecinde müslümanların siyaseten güçlü olduğu durumlarda dahi İslam’ı anlama ve yaşamadaki eksikliklere dikkat çeken pek çok ulema nasıl var olmuşsa, Müslümanların tarihinin en karanlık günlerinde yüreği yangın yerine dönen Müslüman düşünürlerin çözüm arayışları var olagelmiştir. “İslamcılığın ya da daha genel anlamda İslami hareketlerin modernleşmenin kaçınılmaz sonucu olduğu yönündeki bir iddia, dolaylı olarak modernleşmenin kaçınılmazlığını ve mutlak dönüştürücülüğünü pekiştirmekten başka bir işe yaramıyor. Aynı zamanda İslami düşünüş ve yaşayış tarzlarının sekterliğe gönderme yaparak modern ve seküler olanı başat, belirleyici, hatta mutlaklaştırıcı bir konuma oturtmuş oluyor.” (Emre, Âkif. Müstağrip Aydınlar Yüzyılı. 2. Baskı. İstanbul: Büyüyenay Yayınları, 2018, s. 28) İslamcılığı modernliğin doğrudan bir sonucu olarak görenlerin, modernliğin karşısında direnebilmek adına ürettikleri teklifler nelerdir sorusu cevabını beklemektedir. Var olanın olduğu gibi muhafazasının mümkün olmadığı ya da bir zamanlar var olmuş olanın muhafaza edilememiş olması sebebi ile bu duruma düçar olunduğu bir vasatta, İslamcıların sorunun tespitine ve çözüme dönük zihnî ve amelî çalışmaları hangi gerekçelere binaen modern diye isimlendirilmektedir? Vahye mutlak olarak iman eden, tam bir teslimiyet sahibi Mehmet Âkif, Babanzâde Ahmet Naim, Said Halim Paşa mı modernliğin etkisi altındadır? Bazı İslamcıların Müslüman kimliğine yaptığı ısrarlı vurgu ekseninde girdiği tahlil ve ulaştığı sentezlerden bazılarının sahihliğinin meşkûk olması, İslamcılığın ana omurgasının bu tür zaaflarla mâlûl olmasını gerektirmemektedir.
5- Osmanlı Dönemi’nde İslamcılığın önde gelen temsilcileri kimlerdir ve bu düşünürler hangi entelektüel kaynaklardan beslenmiştir? Sırât-ı Müstakim (Sebîlürreşâd), Beyânü’l-Hak gibi dergiler, İslam dünyasında nasıl bir ortak bilinç ve dava anlayışı üretmiştir?
Babanzâde Ahmed Naim, Mehmet Âkif, Eşref Edip, Said Nursi, İsmail Fenni Ertuğrul, Şehbenderzâde Filipeli Ahmet Efendi, Musa Kâzım, Ferit Kâm, Elmalılı Hamdi Yazır, Said Halim Paşa,Mustafa Sabri, Ahmet Hamdi Akseki gibi isimler sayılabilir. Bu isimlere İslam’a yaptığı vurgu cihetiyle Namık Kemal’i de ekleyebiliriz.
Bu isimlerin İslam düşüncesinin klasiklerine hâkim olduklarını eserlerini tahkik edenler bilirler. Arapçayı ve Farsçayı anadilleri gibi bilen bu isimlerin aynı zamanda Fransızcayı da bildikleri görülür. İslam ve İslam düşüncesi bu isimler üzerinde derin etki bırakmıştır. Bununla birlikte Batı’yı ve Batı düşüncesini anlama ve kavrama noktasında da zamanlarının çok üstünde oldukları söylenebilir.
İslamcı dergiler İslam dünyasının yaşadıkları zaafları tespit etmişler ve bunların giderilmesi noktasında çözüm önerileri getirmişlerdir. 19. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının okumuş yazmışları arasında etkisini esaslı bir surette göstermeye başlayan Batı hayranlığı, beraberinde aşkın olan her şeyi dışlayan pozitivist, materyalist düşüncelerin öncelikle Osmanlı bürokrasisi arasında ardından mektepliler üzerinde yayılmasıyla toplum içinde İslam’a hasım olan münevverlerin sayısında gözle görünür bir artış olmuştur. Neticede ilhâd cereyanı yayıldıkça yayılmış ve iş İslam dinini tezyif ve tahkire kadar varmıştır. İslamcıların temel mücadele alanlarından birini bu insanların yarattığı çürümeye karşı durmak oluşturmuştur. İslam toplumunda baş gösteren her türlü ahlaksızlıkla mücadele eden İslamcılar; Müslümanları cehâletten, atâletten, gaflet uykusundan, heyecansızlıktan kurtarmaya çalışmışlardır. Yine kavmiyet fitnesine karşı durmuşlar ve insanların ümitsizlik batağına saplanmamasına gayret etmişlerdir. Dînî düşünceyi, taklit ve hurafelerden arındırmaya, İslam’ın terakkîye mâni olmadığını göstermeye çalışmışlardır. Bu dergilerin içerikleri elbette ki bunlarla sınırlı değildir.
6- Osmanlı Dönemi’nde İslamcılığın yükselen Türk ve Arap milliyetçiliklerine yönelttikleri eleştirilerin teolojik ve sosyolojik temelleri nelerdir? 1914’te Cihad-ı Ekber’in ve ümmetçi siyasetin beklenen etkiyi yaratamamasının arkasında hangi yapısal nedenler bulunmaktadır?
Babanzâde Ahmed Naim’in, 1914’te Sebîliürreşâd Dergisi’nde yayımlanan “İslam’da Dava-yı Kavmiyet: Takib ve Tenkit Mecmuası Sahibi Nüzhet Sabit Beyefendi’ye” başlıklı uzun makalesinde özetle; milliyetçiliği ‘kavmiyet ve cinsiyet davası’ , ‘ırk ve cinsine taraftarlık’ gibi ifadelerle nitelendirerek ırkçılığın, İslam öncesi cahiliyye âdeti olan kabile taassubunun aynısı olduğunu ve Batıcılık akımı kadar tehlikeli olduğunu ileri sürmüştür. Babanzâde, Türkçüleri halis Türkçü ve Türkçü-İslamcı olarak ikiye ayırmakta, ırk ve turan kavramına önem veren ve dinsizliği yaymakla suçladığı birinci grupla tartışmayı gereksiz bulmaktadır. Türkçü İslamcıları ise ikna etmek isteyerek “Allah rızası için Türklerin yüzünü Kâbe’den Turan’a çevirmekten vazgeçiniz.” der ve halis Türkçülerin başını çektiği İslamî isimleri eski Türk isimleri ile değiştirmek ya da müşrik Şamanistlerin eski hatıralarını ihya ederek Ergenekon’dan kurtuluş bayramı gibi uygulamaları eleştirir. (Babanzâde, Ahmet Naim. İslam’da Dava-yı Kavmiyyet . s. 27-28)
Mehmet Âkif’in Safahat’ı incelendiğinde ırk temelli milliyetçiliğe karşı duran pek çok mısranın yer aldığı görülecektir; ki bu şiirler İslam dünyasının pek çok beldesine ulaştırılan Sırât-ı Müstakîm ve devamı olan Sebîliürreşâd Dergisi’nde yayımlanmıştır. Yine Sırât-ı Müstakîm/Sebîlürreşâd’da çıkan pek çok yazı aynı hususu benzer ifadelerle dile getirir. Ömer Rıza Doğrul’un bir yazısında şu cümleler yer alır. “Son senelerde türeyen Türkçülük: ‘Asrımız milliyet asrıdır. Biz de asrımıza uyacağız. Artık ümmet devri çıktı. Her millet ancak kendi işleriyle, mukadderatıyla alakadar olacak. Her millet kendisine baksın. Kendini kurtarsın.’ dedi ve ne yapsa iyi. Cengiz, Timur, Hülaguyu mukaddesler meyanına idhal ederek bu zekveret misallerini, Kara-Kurumi, Kızıl Elma, Ergenekon hülyalarını yaymaya, akvamı-ı İslamiyye meyanında tefrika-ı tahmimlerini serpmeye başladı.” (Ömer Rıza Doğrul 1225/1919, s 69/ Şenol Gündoğdu 2. Meşrutiyete göre Millet ve Milliyetçilik/ İslamı Uyandırmak cilt 1)
“Müslümanlıkta ‘anasır’ mı olurmuş? Ne gezer!/ Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber” mısralarında belirtildiği üzere ırkçılığın bir cahiliye âdeti olduğu âşikârdır. Bunu görebilmek için Kur’an’ı Kerim’e ve sünnete bakmak yeterlidir. Sosyolojik temeli ifade etmek için yine Akif’e müracaat edebiliriz:
Bize İngilizler olup hali önceden müdrik;
O beyne pençeyi taktık, o göğse yerleştik.
O halde bir kolu kalmış ki bize çullanacak,
Yolundadır işimiz bağladık mı kıskıvrak!
Hem öyle zorla değil, çünkü fikr-i kavmiyyet
Eder bu hayeyi teshile pek büyük hizmet.
O tohm-ı laneti baştan saçıp ta orta yere,
Arap’la Türk’ü ayırdık mı şöyle bir kerre
Ne çırpınır kolu artık, ne çırpınır kanadı;
Halifenin de kalır sade bir sevimli adı!
(Ersoy, Mehmet Âkif. Safahat. İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları, c. 7 (Hakkın Sesleri), S. 261)
7- Osmanlı Dönemi’nde İslamcılığın tarihsel mirası nedir? Milli Mücadele sürecindeki tutumu, Cumhuriyet’in ilanı ve laiklik politikaları karşısındaki pozisyonu dikkate alındığında, Osmanlı İslamcılığı ile Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı arasında süreklilik mi yoksa 1924 sonrası bir kopuş mu söz konusudur?
Cumhuriyet’in kurucu kadroları tarafından gerçekleştirilen inkılâp ve uygulamaların temel hedefi; toplumun İslamî bağlılıklarını yok etmekti. İstibdat uygulamalarına direnen unsurlar kanlı bir şekilde tasfiye edilmişlerdi. Bu dönem İslamcıları sindirme, baskılama, imha operasyonlarından dolayı ya içlerine kapanmış, ya sistem içinde kalarak bir şeyler yapmaya çalışmış, ya hicret etmiş, ya yok edilmiş ya da hapislere mahkûm edilmiştir. Bu vasatta İslamcıların neler yaptıklarına dair iki örnek verelim:
A- 2. Meşrutiyet Dönemi İslamcılarının önde gelenlerinden olan Ahmet Hamdi Akseki (V.1951) Cumhuriyet Dönemi’nde önce Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı ardından Başkanlığı görevini icrâ etmiştir. İslamî neşriyatın oldukça sınırlı sayıda olduğu ve sadece devlet tarafından yapıldığı bu dönemde Akseki’nin gayretleri ile Elmalılı Hamdi Yazır’a “Hak Dini Kur’an Dili” ile Babanzâde Ahmed Naim’e “Tecrîd-i Sarîh Tercümesi ve Şerhi” yazdırılarak basılmıştır. (Bu şerhin bakiyesi Kamil Miras tarafından tamamlanmıştır.) Ahmet Hamdi Akseki’nin, bizzat kaleme aldığı 1925 basımı “Ahlâk Dersleri”, “Askere Din Dersleri” kitaplarının, yayımlandığı târihin şartları içerisinde değerlendirildiğinde önemli roller üstlendiği görülecektir.
B- Tek parti döneminde bir damarı canlı tutma gayretlerinin en dikkat çekici olanı belki de Said Nursi’nin başlattığı Risâle-i Nûr hareketidir. “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmağa koşuyorum. Hey efendiler ben imanın cereyanındayım, karşımda imansızlık cereyanı var.” diyerek devrin târikat dönemi değil, imanı kurtarmak görevi olduğunu söyleyen ve pek çok konuda risâleler kaleme alan Said Nursi, böylelikle insanların imanlarını kurtarmaya ve maddeci sele kapılmalarını önlemeye çalışmıştır. Nursi’nin çalışmaları verimlerini vermiş; 40’lı yıllara gelindiğinde en belirgin yapı Risâle-i Nûr Cemaati olmuştur. Nurcular 30’lu ve 40’lı yıllar boyunca çok yoğun siyâsî ve hukûkî baskı altında kalmıştır. Said Nursi ve öğrencileri bu yıllarda aralıklarla Eskişehir, Denizli, Afyon’da hapis cezaları almışlardır.
1925 yılında çıkartılan Takrîr-i Sükûn Yasası ile İslamcı ve muhâlif bütün yayınlar süresiz olarak kapatılmış, gazeteciler İstiklâl Mahkemeleri’nde yargılanmışlardır. Latin harflerinin kullanıldığı dünyaya gözlerini açan yeni nesil, bu harflerle yazılmış herhangi bir dînî içerikli eserle karşılaşmadan büyüyor, kadîm alfabemizle yayınlanmış dînî muhtevalı eserler de büyük bir hızla imha ediliyordu. Böylesi bir vasatta İslamcılar da yeni şartları analiz etmişler, İslam’ın Türkiye’de yeniden nasıl temel meşrûiyet kaynağı olabileceği sorusuna cevaplar aramışlar, en azından bu fırtınalı zamanların bir gün geçeceği inancı ile yarınlara intikal edecek bir İslamî damarın muhâfazası için çaba göstermişlerdir. Bu dönemde İslamcıların tavır alışları zâhirde farklılık gösterse de her birinin temel amacı budur.
Osmanlı Dönemi İslamcılarının altmışlı yıllardaki etkisi Mehmet Akif’i dışta tutarsak oldukça azdır. Bunun sebebi basittir. Yeni kuşak alfabe devrimi ve dilde sadeleştirme sebebi ile eski eserleri okuma kabiliyetini yitirmiştir. Bu yüzden çağdaş İslam düşüncesinin tercümelerinin etkili olduğu gözlenir. “Bu bir kopuş mudur?” sorusu ise bu eserlerin doğrudan nasıl anlaşıldığı ile ilgilidir. Kopuşu yayan kişiler ve küçük gruplar olmakla birlikte genel anlamda bir koğuş yaşanmadığını düşünüyorum.
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.