1.“Batı” kavramının üzerine kurulduğu temeller nelerdir ve Batı’nın İslam algısı hangi tarihsel, kültürel ve teolojik zeminde gerçekleşmektedir? Günümüzde bu algı hangi biçimlerde sürüyor?
Bütün sorular için geçerli olan “Batı” kavramının ayrıntılı bir tahlile ihtiyacı vardır. Böyle bir tahlil hem tarihi hem antropolojik hem de kültürel ve dini yönden yapılmalıdır. Bu çok yönlü bir araştırmayı gerektirir. Ancak kendim yaklaşık 40 yıldır yapmış olduğum Batı medeniyeti çalışmalarıma dayanarak bir tahlil yapmaya çalışacağım. Gerçi benim çalışmalarım daha ziyade felsefe ve bilim tarihi açısından olmuştur ama bunlar da inanç ve kültürle yakından ilgili olduğu için müktesebatımı umumi bir medeniyet tarihi olarak ifade edebilirim. Henüz yeni yayınlanmış olan çok önemli bir kitap elime geçti. Bu kitap Batılı gözüyle Batı’yı irdelemeye çalışıyor. Georgios Varouxakis, The West: The History of an Idea (New Jersey: Princeton University Press, 2025).
Batılı tarihçiler takvimlerini 0 (sıfır) olarak kabul ettikleri Hz. İsa’nın doğumu ile başlatmalarına rağmen medeniyet tarihlerini devamlı eski çağ Yunan medeniyeti ile başlatmaktadırlar. Bütün Batı felsefe tarihi kitapları, bilim tarihi kitapları böyle bir başlangıç yapmaktadır. En çarpıcı örneğini Frederick Copleston’un kitabından vermek istiyorum. Kitabın birinci cildinde Part I Chapter 2 dedikten sonra attığı başlık aynen şöyledir: “Batı Düşüncesinin Beşiği: İyonya”. Burada bir çelişki var: İyonya Batı’da değildir ve Batı düşüncesinin beşiği de değildir. Neden Yunan düşüncesini kendilerine mal ediyorlar? Çok önemli bir sebebi vardır: Batı düşüncesinin başlangıç yeri Orta Doğu’dur. Çünkü Hz. İsa’nın doğduğu yer, Filistin’dir ve ilk Hristiyan düşüncesinin teşekkül ettiği merkezler de ne İyonya’dır ne de Avrupa’dır. Bu merkezler Mısır (İskenderiye), Suriye, Antakya ve Kapadokya’dır. Bir defa bunlar Batı olmadığı için bunu örtbas etmek istiyorlar. İkincisi, Batı düşüncesi ve bilim tarihi tamamen İslam medeniyetinden kopyalanan bilgilerle beslenerek teşekkül etmiştir ve asıl gizlemek istedikleri de budur. Bunun üstünü örtebilmek için yaklaşık 500’lü yıllardan itibaren yani Hipolu Aziz Augustin’den sonra yaklaşık on birinci yüzyıla kadar olan dönemi Karanlık Çağlar olarak adlandırmaktadırlar. Tabii karanlık bir yere kimse girmek istemeyeceği için o dönemi çalışmaya değer görmemişler. Hâlbuki o tarihlerde İslam medeniyetinde bilim ve felsefe en üst düzeyde idi. Hatta Batılı tarihçiler bu dönemi İslam’ın Altın Çağı olarak tanımlamışlardır. Eh, artık bu dönem karanlık olduğu için kendi ilim adamları bu dönemi çalışmaya değer görmemişlerdir. Ancak bir kökene ihtiyaç vardır. Hristiyan düşüncesi de bu dönemdedir. Kendi kökenlerinin nasıl izah edeceklerdir? Nihayet çarpık bir dönemlendirme yaparak bunun üstünü örtbas etmeye çalıştılar. Merhum Fuat Sezgin Hoca çok güzel bir şekilde Batı’nın nasıl teşekkül ettiğini açıklamak için “Batı, İslam’ın çocuğudur.” demişti. (Mesela bu söz birçok yerde alıntılanmıştır, ancak şu siteye bakılabilir: https://www.diyanethaber.com.tr/o-bati-medeniyeti-islam-medeniyetinin-cocugudur-derken-bu-sozu-laf-olsun-diye-degil-ispat-ederek-soylemistir)
Fuat Sezgin Hoca’nın ifadesini aşırı görenler için şunu söyleyebiliriz: Batı dedikleri her neyse doğuda doğmuştur. Takvimleri doğudan ve dinleri de doğudan alınmıştır. Bunun açıklaması şuradan anlaşılmalıdır ki, Batı medeniyetinden dinleri olan Hristiyanlık çıkarılırsa geriye bugün ifade etmeye çalıştıkları Batı diye bir şey kalmaz. O zaman araştırılması gereken şey, “Doğu kökenli olmasına rağmen Batı nereden geldi?” sorusudur. Bunu incelemek için Batı tarihini ayrıntılı olarak tahlil etmek gerekir. Varouxakis bunu yapmak istemiştir ancak tarihi tahlilleri daha ziyade coğrafi anlayışa göre yapmıştır. Yani “Asya’nın Batı’sında olanlar kendini Batılı gibi görüyordu demeye getiriyor. Bu zaten normaldir. Asıl önemli olan “Batılı zihniyetini yansıtan benlik şuurudur”. Aslı bunun ne zaman Batılı insanlarda oluştuğunu araştırmak gerekir. Bugün İslam’ın Batı medeniyetindeki algısı açısından bu, çok önemlidir. Hâlbuki Varouxakis’in “Platon'dan NATO'ya” ifadesi ile başlayan henüz Giriş Bölümü, klasik antik çağda kök salan ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO)'nda kurumsallaşan Batı fikrinin uzun serüvenini özetlemektedir. Varouxakis bu ifadeyi, Batı kavramının felsefi, siyasi ve kültürel fikirler ile gerçek dünyadaki jeopolitik değişimler tarafından şekillendirildiği sürekli süreci açıklamak için kullanmaktadır. Sonrasında da Antik Başlangıçlar başlığı ile devamla, Platon ve onun rasyonel, düzenli bir toplum vizyonuyla başlar; bu vizyonda Batı'nın akıl, demokrasi ve medeniyet fikirleri şekillenmeye başlamıştır. Platon'un ideal yönetişim kavramı ve mantıklı tartışmanın önemi, daha sonra Batı ile ilişkilendirilecek düşünsel açılımların temelini oluşturdu. Ancak, bu erken dönemde Batı henüz yerleşik, birleşik bir kavram değil; Platon, Aristoteles ve diğer klasik filozoflar gibi düşünürler tarafından ifade edilen bir dizi değer ve idealdir. Bunu kabul etmek mümkün mü? Batı bütün antik çağda sadece coğrafi bir işaret olarak zihinlerde yer etmiştir. Bizim bahsettiğimiz “Batı”, “Ben ve Öteki” şeklinde kendini tamamen farklı gören bir bilinçtir.
Auguste Comte (1798-1857) Batı kavramını daha belirgin bir şekilde kimlik olarak geliştirdi. Comte ile birlikte, “Batı kavramı siyasi, askeri/savunma, ekonomik ve kültürel/medeniyetle ilgili tüm anlamlarını kazanmıştı.” (Varouxakis, s. 287)
Kanaatimce bizim anladığımız manada Batı bilinci Orta Çağ’da başlayan bir süreçle yavaş yavaş bir bilinç algısına dönüşmeye başladı. Varouxakis buna vurgu yapmaktadır. Bu dönemlerde Batı kavramı, Hristiyanlık ve Avrupa monarşilerinin yükselişiyle yakından bağlantılıydı ve Batı dünyasını Doğu'ya, özellikle de Osmanlı İmparatorluğu ve İslam devletlerine karşı konumlandırıyordu. Batı, temelde İslam’ı rakip olarak gördüğünden “Öteki” derken daha ziyade vurguyu İslam medeniyetine karşı tutmaktaydı. Derken Orta Çağ ve Erken Modern Dönemdeki Dönüşümlerle Batı kavramı yüzyıllar boyunca, özellikle Orta Çağ ve Rönesans dönemlerinde gelişirken, yeni boyutlar kazanmaya başladı. Varouxakis’e göre 19. ve 20. yüzyıllarda ise Batı kavramı, özellikle emperyalizm ve endüstriyel kapitalizmin yükselişi bağlamında radikal bir dönüşüme uğradı. Batı kavramı, ilerleme, modernite ve medeniyet ile ilişkilendirildi ve genellikle “geri kalmış” olarak görülen Batı dışı bölgelerle karşılaştırıldı.
Batı kavramının farklı tarihsel dönemlerde nasıl tartışıldığı, yeniden yorumlandığı ve yeniden tanımlandığını araştırmak için zemin hazırlarsak bugün anladığımız karmaşık, çok yönlü kavramın ortaya çıkmasına yol açar. Biraz da Batı’nın doğulu kökenlerini nasıl reddettiğini açıklamamız gerekir. Yukarıda belirttiğimiz gibi Batı medeniyetinin doğuş yeri Filistin ve tarihi de takvimlerinde “sıfır” olarak belirttikleri tarihtir. Bu tarihten sonra yaklaşık 1000 yılına gelinceye kadar Batı’da önemli bilimsel bir başarıdan bahsedilemez. Ancak bu tarihte Müslümanlar bilimde Batılı tarihçilere göre Altın Çağı yaşıyordu. Buna birçok örnek verebiliriz ancak yalnızca bir uzun alıntı ile de yetinebiliriz çünkü bu alıntı her şeyi açıkça gösteriyor ve hatta 12. yüz yıla kadar Batı’da hiçbir önemli bilimsel bir bulguya rastlanmadığını açıkça belirtiyor.
“On ikinci yüzyıl Rönesans’ı bir İslâm Rönesans’ı olduğu kadar da bir Yunan Rönesans’ı idi. Ancak mevcut geçerli bilim dili Arapça idi. İspanya ve Provence’deki bütün bilimsel faaliyetlerin kaynağı İslam bilimi idi. Arapçadan gelen tercümeler Yunancadan yapılanlardan çok önceydi ve çoğu zaman daha çok tercih ediliyordu. Bu Arapçadan gelen eserler daha fazla itibar görüyordu. Kullanım açısından da daha geçerli idi. Çünkü çok mükemmel şerhlerle geldikleri için anlaşılması daha kolaydı. İşte Avrupa düşüncesi bu eserlerle boyanıyordu. Ayrıca Arapçadan yapılan tercümeler hemen basılıp çoğaltılıyordu. Fakat bunların tercih edilmelerinin asıl sebebi, eski Yunan bilimini sadece aktarmakla kalmıyor çoğu zaman onların da ötesine geçerek yeni buluşlar yapıyorlardı. Mesele bununla da bitmiyordu. Müslümanlar ve [onlarla çalışan] Yahudiler Orta Çağların bilimsel bilgisini ellerinde tutuyorlardı. Onların bu bilgi aşkı ve bilime olan düşkünlükleri onlarla temas kuran Hristiyanlara zamanla geçti. Bu ilgiyle yöntem gelişti, deney ve gözlem ruhu, akılcı yaklaşım yavaş yavaş Batıya da geçmeye başladı. Bu yaklaşımlar elbette eski Yunanlılarda da vardı. Ancak bütün bu bilimsel yöntemler Müslümanlar tarafından muhafaza edildi, geliştirildi ve öğretildi. İşte Hristiyan Avrupa’ya da bilim böylece Müslümanlardan geçti.” (Charles H. Haskins. “Arabic Science in Western Europe”, Isis 7 (1925), 485.)
O zaman bu tarihi nasıl değerlendirmeliyiz? Bu gelişmeleri değerlendirmek için Roma’da 4. yüzyılda olan yeni bir gelişmeden bahsetmeliyiz. Roma İmparatoru, Hristiyanlığı kabul etti ve Roma’nın resmi dini olarak ilan etti. Bu Batı zihniyetinin oluşmasında önemli bir olaydır. Bu tarihe kadar işkence ile öldürülen Hristiyanlar artık Romalı olmuşlardı ve Hristiyanların bir devleti vardı ve bu devlet epeyce güçlüydü. Bunun üzerine Batının doğulu Hristiyan merkezleri yavaş yavaş Batılılaşmaya başladı. Zaten 200 yüzyıl sonra doğulu Hristiyan merkezleri Müslümanların eline geçecekti ve Batı Roma imparatorluğu da kuzeyden gelen barbarlar tarafından yıkılacaktı. Ancak bu barbarlar da Hristiyanlaşınca Avrupa yavaş yavaş Hristiyanlığın merkezi hâline gelmeye başladı. Fakat kuzey Avrupa hâlâ putperest kavimlerin elince idi. Güneyde ise Müslümanlar vardı. Hristiyan Avrupa iki güç arasında sıkışıp kalmıştı. Tek çare kuzeye hâkim olmak için çalışmak idi. Nitekim bunu Charlemagne (Şarlman) gerçekleştirdi ve 800 tarihinde Papa, onu Hristiyan imparatoru ilan ederek taç giydirdi. Bu tarihten sonra yine Batı diye bir algı yoktu. Avrupa Hristiyan imparatorluğu olarak anlaşılıyordu. Şimdi şöyle düşünelim: Müslümanlara ne askeri alanda ne de bilim ve felsefede güç yetiremiyorsunuz ama bir güçlü kimliğe ihtiyaç var. Müslümanlar da doğu da, güçlü bir felsefe de yok ki ona göre kimlik inşa edebilsin, ne yapabilirsin? Doğuluya karşı biz Batılıyız kimliği ile övünmekten başka çare yoktu. Bu sadece bir şuur olarak düşünürlerin zihninde mevcut idi. Ancak güçlü bir bilim ve felsefe geleneği olacak ki bunu destekleyebilsin. Bu bilimsel ve felsefi gelişmeler daha sonraki asırlarda gerçekleşti. Müslümanlardan alınan bilim ve düşünce sayesinde bunu Batılılar inşa edebildiler. Ancak zaman aldı ve Varouxakis’in de belirttiği gibi ancak 19. yüzyılda şekillenerek artık coğrafi bir Batı diye bir şey yok olduğu, Batı yüksek medeniyeti olduğu yönünde bir algı oluşmuştur. Diğer kültür ve medeniyetler ise tamamen ötekileştirilerek değersiz bir seviyeye indirilmeye başladı. İslam medeniyeti de bundan nasibini aldı ve almaya devam etmektedir. Bu ötekileştirme asla taviz vermeden çok tabir yerinde ise “ustaca” yapılmaktadır ki, müsamahasız bir Batı medeniyetinden söz edilmesin. Yani tamamen diğer kültür ve değerlere açık olmayan kapalı bir Batı medeniyeti görüntüsü vermemeye çalışıyorlar.
2.Fen bilimlerinin temelleri İslam bilginlerinin eserlerinde atılmış olmasına rağmen, neden benzer bir bilimsel ve entelektüel modernleşme İslam dünyasında gerçekleşmedi? Bunun tarihsel, teolojik, sosyo-politik ve ya epistemolojik sebepleri nelerdir?
İslam zaten modern idi, modernleşmesine gerek yoktu. Ancak biz modernleşmeyi devam ettiremedik. Bunun birçok sebepler dışında özünde iki önemli sebebi vardır: Birinci sebep bizdedir, ikinci sebep Batı’dan kaynaklanıyor. Bizde olan sebep için şöyle bir ifade kullanıyorum: çöküşün nedenleri yükselişte aranmalıdır. Yani bir bugünkü İslam medeniyetinin durumuna bakarsak geri kalmışlığın yüzlerce sebebini sayabiliriz. Hâlbuki, ilk vahiyden sonraki gelişmelere baktığımızda modernleşmeyi getiren neydi diye incelersek sadece bir sebep verebiliriz: Kur’an’ın verdiği yüksek ahlaki değerler. Eğer bunlar yükselmemizi gerçekleştirmişse bunların eksikliği de geri kalmışlığımıza sebep olacaktır. Diğer birçok tarihi sebepler de buna eklenebilir. O yüzden yükselişin şartlarını iki önemli grupta topluyorum: birincisi yüksek ahlaki değerlerin cevval bir şekilde topluma hâkim olması, bunlara asli sebepler diyorum. Bunlar da iki tanedir: ahlak ve ahlakın getirdiği düşünce ile bilgi peşinde koşma. İkincisi, ahlaken bilgi peşinde koşma toplumu düşünce açısından şekillendirmeye başlayacak ve toplum yeni bir değişim içerisine girecektir. Gerçekleşmesi gereken bu şartlar asli şartlara bağlı olduğu için bunlara da fer’î şartlar diyorum. Fer’î şartların temelde beş tanesi çok önemlidir: 1. Eğitimin toplumun dünya görüşüne göre kurgulanması ve eğitim sisteminin teşekkülü, bunu Peygamber efendimiz (a.s.m.) Suffa Okulu ile gayet sağlıklı bir şekilde kurmuştur. 2. Siyasi düzenin bilgi eksenli kurulması (Medine Sözleşmesi örneğinde olduğu gibi), 3. Hukukun adil olarak teşekkül etmesi ve kurum olarak teşekkülü, 4. İktisadi düzenin sağlıklı bir şekilde kurulması, 5. Savunma sisteminin bilgi eksenli olarak kurulması. Bu kurumlarda 6.yüzyıldan sonra maalesef bozulmalar görüyoruz tabii nedeni yine asli şartlara götürüyor. Bunun ayrıntılarını tahlil ettiğim şu kitaba bakılabilir (İslam Medeniyetinde Bilgi ve Bilim, İSAM Yayınları).
3.Batı demokrasileri ve laik sistemler, İslam’ın kamusal görünürlüğünü ve dini özgürlüklerini hangi sınırlar içinde tanımlamaktadır? Mesela Fransız İslam’ı gibi bir İslam oluşturma hedefleri var mı? Seküler kültürün etkisi altında yetişen Müslüman bireyler, mahremiyet, kamusal alan ve “İslam devleti” arzusu arasında nasıl bir denge kuruyor?
Varouxakis’in naklettiğine göre kültürel ikilemler, farklı ülkelerde derin siyasi kutuplaşmalara yol açmıştır. ABD'li yorumcu Peter Beinart'a göre, Donald Trump ilk döneminde bile Batı'yı “ırksal ve dini bir terim” olarak gördüğünü belirtmişti. Bir ülkenin Batılı sayılabilmesi için büyük ölçüde Hristiyan ve en önemlisi beyaz olması gerekiyordu. Trump, ikinci döneminde çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılığı şiddetle reddederek ABD'yi aşırı sağa kaydırdı. Dahası, beyaz üstünlükçü grupları ve köktendinci Hristiyan hareketleri aktif olarak teşvik ederek ABD'yi otoriter bir yönetim yoluna sokmuştur. Varouxakis Giritli bir ailenin oğludur. Dedesi Osmanlı dönemini yaşadığı için İslam ile uzaktan olsa da bir tanışıklığı olduğundan bakış açısı diğer ırkçı Batılılardan farklı bir durum arz etmektedir. Onun için kitabını önemsiyorum. Batı’nın bu tutumu karşısında gayet canlı ve akıllı seçeneği sunan öyle görünüyor ki sadece İslam ve medeniyetidir. Batı’nın buna tahammülü olmadığı için çeşitli bahanelerle İslam ilkelerini darmadağın ederek Müslümanları günlük sorunlar yığını içerisinde hapsetmek istiyor. Böylece onların toparlanacak mecali kalmayacak ve belli bir müddet bu sorunlarla çırpınırken Batılı ülkeler de daha yok edici ve diğerlerini bastırabilecek yeni silahlar geliştirmeye vakit bulabileceklerini ümit ediyorlar. Bu şartlarda hangi dini özgürlüklerden bahsedilebilir? Biz mümkün olduğu kadar Batı’nın anladığı seküler zihniyetten önce kendimizi sonra yeni nesillerimizi korumaya çalışırsak inşallah yeni yetişen gençlerin İslam algısı asli kökenlerinde olur.
4.Batı toplumlarının dini inanç ve pratiklerden büyük oranda koptuğu/sekülerleştiği söylemi ne kadar gerçeği yansıtmaktadır? Bu bağlamda sekülerleşme dini anlayışı yok etti mi? Batı’da ortaya çıkan dini canlanma ve Yeni Dini Hareketler sekülerleşme içinde nasıl izah edilebilir? İslam’ın bu canlanma içinde yeri nedir?
Batı toplumlarının dini inanç ve pratiklerden büyük oranda koptuğu bir gerçektir. Bunun en önemli nedeni Batı toplumundaki din anlayışıdır. Bu din anlayışına göre bir kimsenin kâinatı yaratan üstün bir varlığa inanması ve düştüğü zor durumlarda O’ndan yardım dilemesi yeterlidir. Bunun dışında Allah’ın bizden istedikleri ve yaratılışın gayesi filozoflara kalmış bir meseledir. Batı’da kültürüm nereye giderse dinim de oraya gider diye bir anlayış hâkimdir. Dolayısıyla kültür dini şekillendirir ve tarih boyunca da böyle olmuştur. Mesela ilk Hristiyanlar Roma zulmünden kaçıp Filistin’den başka yerlere dağılmaya başladıklarında gittikleri yerlerde halkın Hristiyanlaşması için onların kültürlerinde olanı Hristiyanlığın içine alarak onların Hristiyanlaşmasını sağlamışlardır. Ancak bu değişiklik dini yavaş yavaş tahrif etmiştir. Dolayısıyla domuz eti, içki haram olmasına rağmen zamanla insanları alıştırmak için verilen tavizler dinin parçası haline gelmiştir. Bugün de durum aynıdır. LGBT gibi durumlar Hristiyanlıkta yasak olmasına rağmen bakıyoruz ki kilisede iki erkeğin nikahını kıyıp evlendiriyorlar. Bunun gibi birçok kültürel değişiklikler dine dâhil edilerek dini bir insan heves ve nefsinin bir parçası haline getiriyorlar. Laiklik artık ikinci planda kalmıştır bugün. Kültüre göre dini şekillendirmek esas alınmıştır. Buna çözüm getirebilecek tek din, İslam’dır. Vahiy kaynaklı olması ve dini yapmada insana bir yetki vermemesi meseleyi çözmektedir. İslam da yerel kültürleri korumayı amaç edinmiştir çünkü Kur’an açısından bunlar Allah’ın ayetleridir. Ancak kültürler insan unsurları tarafından oluşturulduğu için dinin temel yapıları olan tevhid ve diğer inanç esaslarına ters düşebilir. İslam bunları reddettiği için kültür, dini şekillendirememiştir. Nazil olduğu ortamda dahi Kur’an tevhid esasına ters düşen kültür unsurlarını Mekke kültüründen reddetmiştir. Böylece din, kültürü şekillendirmiştir.
5. Batı’da yaşayan Müslümanlar, özellikle ikinci ve üçüncü kuşaklar, kimliklerini koruma ve temsil etme süreçlerinde hangi zorluklarla karşılaşıyor? Batı toplumlarında Müslüman kimliği nasıl inşa edilmekte, diaspora ve göç deneyimleri bu kimliği nasıl dönüştürmektedir?
Batı’da yaşayan Müslümanlar, özellikle ikinci ve üçüncü kuşaklar, kimliklerini koruma ve temsil etme süreçlerinde Eylül 2011 yılına kadar karşı koyucu bir zorlukla karşılaşmıyorlardı. Daha ziyade felsefi ve fikri güçlerle sefahat ve eğlenceye çeken Batı’nın “medeniyet” diye adlandırdığı bir hayat tarzının genç nesilleri cezbetmesinin getirdiği zorluklar vardı. Ancak Müslümanlar bununla mücadelede çok başarılı idiler. Camiler, kültürel faaliyetler ve İslami öğretim kurumlarının açılması ile bu engel büyük oranda aşılmıştı. Müslümanların bu başarısını gören istihbarat kurumları giderek artan Müslüman nüfusun zamanla Batı’ya tamamen hâkim olacağı konusunda devletlerini ve ilgili kurumlarını uyarmaya başladılar. Zannedersem ilk defa Reagan bunu dikkate aldı ve soğuk savaşı bitirip Müslümanlara karşı savaş açmayı başlattı. Bunu o kadar gizli ve sinsice yaptı ki kimse bunun farkına varamadı. Herkes komünist blokeyi yok etti diye Reagan’ı alkışladı. Hâlbuki Gorbaçov’la yaptıkları plan çok farklıydı. Âdeta dünyayı paylaştılar. Onlara bir bakıma “doğu senin, batı benim” dediler ve NATO’nun Rusya’ya yaklaşmayacağı konusunda söz verdiler. Fakat sözlerinde durmadılar ve Rusya’yı böylece tekrar Batı’ya musallat ettiler. Batı hiçbir zaman sözünde durmaz. Bunu devlet büyüklerimizin mutlaka göz önünde tutması gerekir. Söz tutmak, İslam dininin bir emri olduğundan sadece Müslümanlar sözlerinde dururlar. Bir de zavallı Amerikan yerlileri sözlerinde dururlardı ama beyaz insanlarda söz su üzerine yazılmış bir yazıdır inancı hâkim olduğundan bunları ayrılmış bölgelere yerleştirerek bütün Amerika’ya hâkim oldular. Zaten Güney Amerika’yı Batılı istilacılar öyle mahvettiler ki zavallı yerlilerde ne kültür ne benlik ne de tarih kaldı. Bütün üstün medeniyet ürünü olan şehirlerini yağmalamakla kalmadılar yakıp yıkıp, tarihi belgelerini tamamen imha ettiler.
Bu gelişmelere bir de imha edilen ülkelerden ki buna Afrika’nın tamamı dâhildir, Amerika ve Avrupa’ya olan büyük Müslüman göçleri de buna eklenmiştir. Bunları durdurmak istiyorlardı ancak ne yaptıklarını çok iyi bildikleri için fazla bağırıp çağıramadılar, çeşitli taktiklerle bunu önlemeye çalıştırlar. Ancak bu göçler yine de devam etti. Bunlar da Müslüman nüfusunun artmasına vesile oldu. Müslüman sayısı arttıkça aynı dinden olanların dinlerini yaşama imkânları artmıştır.
6.Seküler bilim dili “nötr” olduğu iddiasıyla evrenselleşirken, İslam dünyası bu paradigmayı neden sorgulamıyor? İlahiyat ve sosyal bilimlerde inanç merkezli bir dilin yerine “nesnel” ifadelerin tercih edilmesi, epistemolojik bir özgüven eksikliğine mi işaret ediyor? Yeni bir İslami bilim dili oluşturmak mümkün mü?
Tabii burada seküler bilim dilinin nötrleşmesi evrenselleştiği anlamına gelmez. Evrenselden kastedilen külliyettir. Yani küllileşen bir bilim söylemi yoktur. Ancak küreselleşen bir bilim geleneği vardır, bu da tarihinde kırılma dönemleri yaşayarak seküler/ateist zihniyete dönüşen Batı bilim geleneğidir. Küresel ölçekte olan bir bilim geleneği ile siz de küresel boyutlara erişirseniz etkili olabilirsiniz. Tabii bilimsel bilgi üretmenin sayısal artışı buna bir katkı sağlamaz. Nasıl bilim zihniyeti ile bilim yaparsanız o bilim geleneğine mal oluş olursunuz. O zaman Müslümanların evvel emirde kendi bilim geleneklerini çok iyi tanımaları gerekir. Günümüzde hepimiz küreselleşen seküler/ateist Batı bilim geleneğinde eğitim gördüğümüz için zihinsel unsurlarımız onun algıları ile şekillenmiştir. Onun için bunu yapmak isteyen bir Müslümanın zihin yapılarını değiştirebilmesi çok yoğun bir İslami eğitimden geçmekle olabilir. Bunu, Türkiye’de ve diğer İslam ülkelerinde yapmaya çalışan özel vakıflar ve eğitim kurumları mevcuttur. Bu zaman alır ama inşallah emin adımlarla ilerleyerek devam edecektir.
Böyle eğitimlerle özellikle eski medrese müfredatını daha hızlı bir şekilde yeni bilimlerle yoğurarak elde eden gençler, İslam bilim geleneğini tanıyacaklardır. Böylece İslam bilim geleneğinin özelliklerini elde ederlerse İslami bilim dilini de öğreneceklerdir. Dolayısıyla yeni bir İslami bilim dili oluşturmaya gerek yoktur; aynı bilim dili ile yola devam edip bu dili geliştirmeye ihtiyaç vardır. Diğer bir husus bugün artık bilim dili İngilizce olmuştur. İslami terminolojiyi günümüz bilim diline de yedirmeye çalışmak gerekir ki bu da iyi düzeyde İngilizce bilmekle olur. Devamlı belirttiğim bir hususu tekrar belirtmek isterim: Arapça bilmeden âlim olunmaz, buna şunu da ekleyelim: İngilizce bilmeyen bilim adamı olamaz. Bu ifadelerle ne söylemek istediğimin anlaşılır olduğunu ümit ediyorum. Demek ki, hangi alana mensup olursa olsun bir ilim adamı mühendis de olsa fizikçi de olsa mimar da olsa Arapça’yı ilmi düzeyde bilmesi gerekir. Ancak Arapça bize bilim geleneğimizin dil yapısını ve özelliklerini veriyorsa İngilizce de günümüz küresel bilim geleneğinin özelliklerini kazanmamıza destek olup günümüz bilim dilini kazanmamıza destek olacaktır. Ancak İslam bilim geleneğinin özelliklerini elde ettiğim için bilimsel faaliyetlerimde İslami bakış açısını kullanacağım için küresel bilim geleneğinin bakış açısını etkileyebilirim. Ayrıca teknik terimleri, tevhidi bakış açısına çekebilirim. Tabii bu hususta ben yalnız değilim, benimle birlikte aynı gaye ile çalışan yüzlerce Müslüman ilim adamı olacaktır. Zaten şu anda bu türlü bilim adamları mevcuttur. Fakat bunların İslam bilim geleneğini henüz tam olarak tanımıyorlar. Sadece İslami inanca küresel bilim geleneğinin farklı yönde olduğunu biliyorlar, birkaç taktikle bunu düzeltmeye çalışıyorlar. İslam bilim tarihini çok iyi çalışarak Müslümanlar bu eksikliği giderebilirler. Merhum Fuat Sezgin Hoca bu alanda çok çalışarak İslam bilim geleneğinin tarihini en geniş ufuklarla ortaya koydu. Yüzlerce eserlerle bir külliyat meydana getirdi. Mümkün olduğu kadar her türlü imkânlarımız seferber ederek bu mecrada ilim adamlarının yetişmesi için çalışmalıyız.
7.Tekno-seküler çağın insani ve ahlaki krizleri, Batı’nın kendi değerlerini yeniden sorgulamasına yol açabilir mi? Mesela “Aksa Tufanı” Batı’nın İslam dünyasına ve kendi ahlaki değer sistemine bakışında bir kırılma anı oluşturabilir mi? Gazze’deki İslami temsil, Batı’daki İslam algısını nasıl etkiledi? İslamofobi zemin mi kaybediyor, yoksa yeni ideolojik biçimlerde mi güçleniyor?
Talmiz Ahmad yukarıda zikrettiğim Varouxakis’in kitabına yazdığı tanıtım makalesinde bu hususla ilgili çok önemli bilgiler aktarmıştır. Ancak aktardığı bilgileri değerlendirmeden bırakmıştır. Atıfta bulunduğu kitaplar Batılı tarihçi ve ilim insanları tarafından yazıldığı için kendi medeniyetlerini “Batı” kavramı kapsamında çok iyi tahlil ederek değerlendirmişlerdir. (Talmiz Ahmad, “How the West has defined itself”, Biblio, October-December 2025, s. 12-13). Atıfta bulunulan kitaplar önem arz ettiğinden burada vermeyi uygun buldum. Mesela Josephine Quinn, “Karanlık Çağ'da Avrupa'da kaybolan, ancak Rönesans döneminde yeniden keşfedilen, Eski Çağ Yunan ve Roma'nın fikirleri üzerine inşa edilmiş, kendine özgü, sınırlı bir Batı kültürünün gelişimi” fikrine itiraz etti. Bunun yerine, Batı'nın “büyük ölçüde, güney, kuzey ve doğudaki çok daha geniş bir toplumlar ağıyla uzun süredir devam eden bağların bir ürünü” olduğunu savundu. (Josephine Quinn, How the World Made the West: A 4000-Year History, Londra: Bloomsbury, 2024). Burada söylenen doğrudur, ancak “Karanlık Çağ” tahlili yapılmamıştır. Karanlık Çağ dedikleri dönemde İslam medeniyeti altın bilimsel çağını yaşıyordu. Anlaşılan bunu göstermemenin en iyi yolu bir çağı karartmak idi. Avrupa’nın değil daha ziyade kilisenin korktuğu bu gelişmeleri halk bilirse İslam’a ilgi duyabilir ve İslam, Avrupa’da yayılır meselesi idi. Onun için İslam’dan korunmanın en iyi yolu halkı cahil bırakmak idi. Bu yüzden uzun bir süre okuma yazmayı öğrenmek kilisenin iznine tabi idi.
Amitav Acharya da “Batı” kavramı eleştiri kervanına “Batı üstünlüğünün kendisinin birçok istikrarsızlık, adaletsizlik ve düzensizliğe katkıda bulunduğunu” savunarak katılmıştır. Ancak Amitav, “Batı”nın sonunun “korkutucu, öngörülemez, kötüye giden bir değişim” olmadığını bize temin etmeye çalışmıştır. (Amitav Acharya, The Once and Future World Order: Why Global Civilization Will Survive the Decline of the West, Londra: Basic Books, 2025).
Bu açıklamalar göz önünde tutulursa, Hamas’ın bir hareket yapacağı zaman bu hareketin neticelerini iyice tahlil edip değerlendirmesi ve neler getirip neler götüreceğini ilmi olarak tahlil etmesi gerekir. Bir canavarı ona zarar verebilirim düşüncesiyle tahrik ederseniz vereceği zarar sizin verdiğiniz zarara kıyasla tamir edilemeyecek düzeyde olur. Tabii Aksa tufanı bunu ispatlamış oldu. Her halde dünya Yahudileri yakından tanıdı veya Siyonist Yahudiler mi diyelim? Bu da Batı’da birçok insaf ehli olanlarda İslam’ı yakından araştırma hevesi uyandırdı. Hatta öyle durumlar oldu ki, hiç İslam’ı araştırmaya gerek duymadan Gazzelilerin tutumu üzerinden “bunların dini hak dindir” diyerek İslam’ı kabul edenler de oldu. Zaman en iyi müfessirdir diye geçmiş alimlerimiz söylemişlerdir. Biz şimdilik bu kadar açıklama ile yetinelim bakalım ilerde zaman nasıl bir açıklama yapacaktır.