İbrahim Kalın’ın ilk kitabı İslam ve Batı adlı eser küçük hacimde neşredilmiş, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından da 2007 yılında fikir ödülüne layık görülmüştür. Kitapta bahsi geçen iki medeniyet; çatışmalardan uzak, ortak bir havzada, insanlığa hayat sunması üzere ele alınmıştır.
Önsöz kısmında yazar, kitabın içerdiği on bölümün kısa bir ön izlemesini sunarak okuyucunun dikkatini çekmeyi başarırken; kitabın giriş kısmında ise Nobel Edebiyat ödüllü İngiliz şair Rudyard Kipling’e ait olan bir şiirin kısa kesitiyle, bir nevi Batı cenahının İslam’a karşı tutunduğu algının yansımasını sarsıcı bir şekilde ele alıyor. Kipling’in bu şiirinde net bir şekilde ortaya koyduğu, Batı’nın “ben” ve “öteki” ayırımını bugün dâhi yaşanan olay ve tepkilerden fark edebilmek hala mümkündür. Oysaki İslam dünyasında/düşüncesinde böyle bir şeyin emaresini bulmanın aksine ırk ve milletleri mekân olarak konumlandırmaktan öte bir bakış açısı olmamıştır. Nitekim İslam dünyasında bir Fransız ya da Bizanslı nasıl ifade buluyorsa, başka bir kıtada bulunan Çin de aynı eşitlikçi yaklaşım içinde olmuştur.
Tarihte iki bloğun ilk karşı duruşlarını, ilk polemiklerini ta ki sekizinci yüzyıla dayandıran; akabinde Batı’nın şiddet ve hazımsızlığına dair birkaç örnek sunan kitap, bunun aksine ortak bir anlayış içinde geçen uyumlu bir havanın örneklerini de hemen ardından vermektedir. Mamafih verilen son örneklerde bu olumlu durumun daha çok İslam topraklarında gerçekleştiği, hep müsamaha ile karşılık bulduğu dikkatlerden kaçmıyor.
Yazar, kitabın giriş kısmında yukarıdaki hususlara değindikten sonra kitabın birinci bölümünde İslam ve Batı kavramlarının tanımlanması üzerine yoğunlaşmayı tercih ediyor. İslam’ın herkesçe bilinen “Allah’a teslim olmak, barışa ve huzura kavuşmak” şeklindeki anlamı varken, Batı kavramı için net/değişmez bir tanımlama durumunun olmadığı görülmektedir. Yazar, Batı’nın ilkin güneşin battığı yer olarak tipik bir coğrafik fenomen olarak tanımlandığını, sonrasında ise 18.yüzyılda bugünkü ifadeye kavuştuğunu belirterek okuyucuyu kısa bir tarihsel gezintiye çıkarmaktadır. Buradan devamla Batı’nın bilinen anlamı ile belli bir yaşam biçimi, siyasal sistem, ekonomik düzen ve ideal yaşam formu üzerinde dikkat çeken bir dizi unsuru barındırmasına mercek tutuyor. İlk ötekileştirmenin Yunan felsefesinin hüküm sürdüğü yerlerde, Yunanlı olmayanların “barbar” olduğu ve bu barbarların sömürülmelerinin meşrulaştırıldığı hususuna temas ediliyor. Tüm bunlar olurken Yunanlıların bilim ve felsefede bu denli ilerlemelerinin temelinde, tez ve düşüncelerinin gelişimine ön ayak olmuş isimlerin (Tales, Pisagor vd.), tezlerini daha çok Mısır topraklarından edindikleri bilgilerle şekillendirdiklerini, yazarın bir dizi örnekle okuyucunun önüne koyması ince ayar vermedeki ironi ustalığını göstermektedir.
Batı medeniyetinin oluşumunda önemli bir yerde duran Hristiyanlığın 313 yılında resmi din olarak kabul edilmesi, Batı medeniyetinin evrilmesinde önemli dönüm noktalarından birini oluşturmaktadır. Bir zaman sonra Katolik kilisesinin imtiyaz ettiği siyasi güç ve ekonomik tekelleşme, zamanla oluşan tepkiyle Batı Medeniyetinin Rönesans ve Reform hareketleriyle gözden düşmesine sebep olmuştur. Bu durum ise okuyucunun zihninde Batı’nın tamamen pozitivist bir anlayışa hâkim olup, teolojiye karşı tavır aldığı intibaının oluşmasına neden oluyor ki geldiğimiz noktada bunun doğruluğunu görmek fazlasıyla mümkündür.
Yazar, Batı ile ilgili yaptığı tespitlerin ardından İslam dünyasındaki bazı oluşum ve evrelerin aktarımında doyurucu açıklamalarda bulunuyor. Klasik İslam düşünürlerinin İslam dışı inançlara karşı aldığı tutumun müsamaha içinde olduğunu anlatırken; Cahız ve El-Bîrûnî gibi birçok ilim adamının yazmış olduğu eserlerden iktibasla savını güçlendiriyor. Her iki kutbun da (İslam ve Batı) genel hatlarıyla doğasını aktardıktan sonra, bu iki unsurun birbirleriyle tarih sahnesinde nasıl etkileşime geçtiğini ikinci bölümde okuyucularının istifadesine sunuyor.
İkinci bölümde, İslam’ın 7.yüzyılda Batı ile girmiş olduğu temasın üç farklı yönü üzerinde durulmaktadır. Bu temaslar ise teolojik, siyasi ve kültürel alanlarda olmuştur. İslam, bahsi geçen bu alanlarda taarruz dürtüsünden uzak, Batı’ya karşı kayıtsız şekilde kadim kültürün öğretilerini aktarmakla iletişime geçmeyi tercih ederken, Batı’nın pek de böyle olmadığını görüyoruz. Bölüm boyunca yazar, bu yönde birçok örneği aktarmakla okuyucunun dikkatini çekiyor. Örneğin Yuhanna Ed-Dımaşki ve öğrencisi Theodore Ebu Kurre’nin, tarihte İslam’ı yaylım ateşine tutan ilk Hıristiyan teologlar olarak kötü bir şöhret bulduklarından bahsedilmektedir. Öyle ki hazımsızlığın vardığı nokta; Dımaşki’nin yazdığı kitaplarda İslam’ın vahiy dini olmadığı, tamamen Hristiyanlıktan çıkan sapkın bir din olduğu hezeyanını uydurmaya kadar götürmüştür. Pervasızlıkta sınır tanımayan Dımaşki, acizliğine aldırmadan kitabın başka bir yerinde Hz. Muhammed’in şans eseri Aryani Hristiyanlarıyla karşılaşıp onlardan aldığı bilgiyle din türeten sahte peygamber olduğu düzmecesine bel bağlamıştır.
Devamla, bir yandan Batı’nın keskin ve sivrileşmiş dişi İslam’a karşı kinle bilenmişken, diğer yandan İslam topraklarında yetişmiş bilim adamlarının yaptıkları buluşlarla bilimde dünden bugüne gelinen noktanın tarihi bir seyrini okuyucuya sunuluyor. Bilim alanında verilen birçok örneğin yanında Edebiyatta etkileşim halinde olup, birbirinden etkilenen ve ithaf edilen eserlerin hatırlatılmasıyla iki alanın her yönden nasıl bir etkileşim içinde olduğunu teferruatıyla yazar tarafından gözler önüne seriliyor. Batı’nın bu dönemde yaşanan gelişmeler karşısında “ben” merkezli yapısı o kadar farklı bir boyuta ulaşmış ki, gelişmenin ve ilerlemenin sadece kendileriyle olacağını düşünerek; İbn-i Sina, İbn Tufeyl gibi isimlerin, aslında İslam’ın uygulayacağı cezanın büyüklüğünden korkarak Hristiyan kimliklerini sakladıkları iddiaları bile sarf edilmiştir. Oysaki bu iddialar, tarihi vesikaların hezeyan satırlarında yer almaktan öteye gitmemiştir.
Kitabın sonraki bölümünde İslam Medeniyeti’nin nasıl bir hoşgörü tavrı içinde olduğunu gösteren birçok örnekle karşılaşıyoruz. Hz. Muhammed döneminde Kâbe’nin yapımında Hristiyan işçilerin çalıştırılması, Mekke’nin Fethi’nde Kâbe içindeki putların yıkılması emri sırasında kucağında Hz. İsa’nın olduğu Hz. Meryem resmine zarar verilmemesi, Hz. Ömer’in Kudüs’ün fethi sırasında mabetlere zarar vermeden, herkesin hür bir şekilde ibadet etmelerine olanak vermesi gibi hususlar bu kabilden zikredilebilir. İslam’ın Batı’ya karşı sosyal yaşam konusunda gösterdiği anlayış ve aldığı tavır bunlarla sınırlı olmayıp, Batı’nın bilim ve fikir dünyasına karşı ortaya konulmuş eserlerin belirli filtrelerle müktesebatına aldığı, yine kitapta yer alan önemli ayrıntılar arasında bulunuyor. Örneğin Abbasi halifesi Ebu Cafer el-Mansur, Bizans imparatoru Konstantinos’tan eski Yunan bilim ve düşüncesine ait eserleri istemiş; bu rica üzerine imparator, Euclid’in (Öklid) ünlü eseri olan Elementler kitabını göndermiştir. Bu uygulama, Me’mun zamanında daha da gelişmiş ve dışarıdan getirilen birçok eser Arapça’ya çevrilerek, Me’mun’un kurmuş olduğu araştırma ve tercüme merkezi Beytü’l-Hikme’nin çatısı altında sistematik bir hale getirilmiştir. Çok gariptir ki İslam topraklarında bu anlayış ve kültür zenginliği her yönüyle görülürken, Batı pek de aynı tutum içerisine girememiştir. Hatta tam aksine Piskopos Tempier, Paris meydanında İbn Rüşd’ün kitaplarını toplu olarak yakma emrini vermekten çekinmemiştir. Yaşanan bu gelişmeleri tehdit olarak gören Batı, artık bir şeyler yapmanın ve bunu yok etmenin derdiyle Haçlı Seferleri’ni tarih sahnesine koymaya karar vermiştir. 1095 yılında Papa II. Urban‘ın yaptığı çığırtkanlık ise yapılacak bu seferler için bir kıvılcım olmuştur. İslam’ın yayılması, kilisenin otoritesi için bir tehdit olarak görülürken, bu durum Batı dünyasını, yapılacak seferlere nedenler üretmesi için bir takım gerekçeler bulmaya itmiştir. Bu gerekçelerden ilki, Doğu Hristiyanlarının şark dünyasında yaşadığı zulüm ve zorlukların bitirilmesi düşüncesidir. Bir diğer gerekçe ise Kudüs’ün Hz İsa’nın medfun edildiği yer olarak kabul edilmesi ve bu şehrin tüm Hristiyan alemi için merkezi bir nokta olarak görülmesidir. Seferlerin başlaması tarihte yer almış birçok olayla sonuçlanmış olsa da bu seferler, her iki kültürün birbirleriyle çok yakın bir temas içine girmesine fırsat vermiştir. Yaşanan bu gelişmeler skolastik düşüncenin doğmasına neden olup Batı dünyasında modern bir anlayışın başlamasına da katkı sağlamıştır. Yine aynı dönemlerde Kur’an-ı Kerim ilk kez Arapça’dan Latince’ye çevrilmiş ve bir dizi mesnetsiz kaynaklarla Hz Muhammed’in hayatı da yazılmıştır. Akla iz’ana sığmayan birçok uydurmalarla dolu olan bu eserlerin yegane amacı İslam kültürüne kötü bir imaj getirmektir. Zira kılıç zoruyla başarılamayan bir dizi seferin sonuçsuz kalmasından ötürü, Müslümanların Mezhep ve Sapkınlıklarına Karşı adlı kitabında Aziz Petrus; “Ben size bazılarımızın çoğu zaman yaptığı gibi silahla değil, sözle; kaba kuvvetle değil, akılla; nefretle değil, sevgiyle saldırıyorum” sözleri de yaşanan genel psikolojinin rehavetini aleni bir şekilde göstermektedir. Bunun gibi birçok örneği içinde barındıran kitap, yaşanan bu kaotik ortamda Endülüs gibi ekolün doğmasının hikayesine temas etmekten geri kalmıyor.
İslam ve Batı bloğunun salt bir çatışma içinde olmadığını gösteren çok önemli bir oluşum, hiç şüphesiz Endülüs tecrübesidir. Beş yüz yılı aşan ve tarihte “convivencia” olan yaşam biçimini, Toledo şehrinin her bir sokağında yaşandığını söylemek mümkündür. Endülüs; her inancın hür bir şekilde yaşandığı, ortak kültür havzasında çığır açan önemli bilim çalışmalarının olduğu, mimarı yapıların, sanatsal uğraşıların, teknik ve her yönlü gelişmenin hız kazandığı bir zamanın adıdır. Bölüm boyunca, Endülüs tarihinin nasıl başladığı ve nasıl bir gelişim içinde ilerlediğini okumak, bir yerde okuyucunun zihninde İslam inancının ne derece muazzam bir hayat ortaya koyabileceği inancını pekiştiriyor. Adeta ideal bir yaşam formunun tam teşekküllü halini Endülüs topraklarına yerleştiren İslam inancının bu kurulu düzeni, ne yazık ki Batı’nın desiseler üzerine kurulu planlarına karşı yenik düşmüştür. Böl-parçala-yönet formülünün işlerlik kazandığı Endülüs’ün, siyasi ve dini saldırılar karşısında yorgun düşüp nasıl bittiğinin hazin öyküsü, yazarın zengin anlatımıyla ele alınıyor.
Ortaçağ’da Eflatun ve Aristo gibi filozofların Yunanca asıllarının kaybolmuş olması, bu dönemde Arapça’ya çevrili eserlerinin tercüme edilmesiyle günümüze ulaşmasının detayı bir yana; okuyucuyu mest eden asıl yer, bölümün sonlarına doğru İspanyol bir Müslüman olan Mancebo de Arevola’nın, Gırnatalı aristokrat bir müslümanın evinde iki ay boyunca misafir edilmesinin hikayesi olmuştur.
Rönesans ve Aydınlanma Çağı, İslam ve Batı’nın farklı kavramlarla algılanmasına sebep olan bir dönem olarak karşımıza çıkıyor. Artık Osmanlı ve Avrupa; bu iki kavramın (İslam ve Batı) başka bir boyuta geçmesinin adı olmaya başlıyor. Bu bölümle birlikte İstanbul’un fethinden sonra Avrupa’da, bilek gücü ve silahın yetersiz olduğu; bunun yerine düşmanın (Osmanlı’nın ya da Türklerin) daha çok fikirsel bir mücadele ile alt edilebileceği düşüncesini öne süren dönemin düşünür ve edebiyatçılarının türediğine şahit olunmaktadır. Ortaçağ’da Sarasin, Endülüs’te Moor kelimeleriyle ifade edilen Müslümanlar artık Avrupa’da Türk olarak özdeşleştirilmeye başlanılıyor. Johanne Domascanus ya da Aziz Peter’in mirasını sürdürmeye gayret gösteren birçok isim zikrediliyor.
İslam’ın gelişmesine bir takım teolojik argümanlarla engel olmayı kendine misyon edinen Voltaire, Pascal, Shakespeare gibi düşünürlerle karşılaşıyoruz. Bu gibi isimler, İslam’ı tarih sahnesinden silmek uğruna canhıraş bir şekilde keskin kalemlerini kullanmaktan bir an geri kalmamışlardır. Tabii ki hep bu şekilde kin güden bir yaklaşım içinde olmayıp İslam’ı objektif bir şekilde anlatmaya gayret gösterenler de olmuştur. Goethe ya da Hanry Stubbe gibi… Bölüm boyunca yapılan okumalar, Avrupa’nın bastıramadığı öfke ve kin halinin kendi üzerinde gösterdiği derin travmatik durumu gözler önüne sermektedir. Christopher Marlowe’nin “Timurlenk” adlı oyunu da bu tespiti doğrulayan örneklerden sadece bir tanesidir. Söz konusu oyunda Timurlenk adlı başkahramana ‘Türkleri yeryüzünden silme görevinin verilmesi’ konu ediliyor. Öyle ki Machiavelli’nin, Prens kitabını yazmasındaki en büyük etken Timurlenk’i idealleştirmesi yatmaktadır. Yine Shakespeare’in Beşinci Henry adlı oyununda aynı havanın esintileri mevcuttur. Batı yani Avrupa, yapmak istediklerini tiyatro sahnesinden alıp gerçek hayata aktarmanın başka bir takım varyasyonlarını devreye sokmuştur; ve bunun adı kolonyalizm, sömürgeleştirme, emperyalizm... Modern Avrupa bu aşamada Doğu’nun ehlileştirilmesini üzerine vazife olarak almıştır. Zira Doğu, onlar için “beyaz adamın yükü” olarak görünüyordu. Oysa hakikatte bu, Samoaloların ifadesiyle “Göğü Delen Adam” olarak da okunabilirdi.[1]
Batı; üzerine aldığı vazifeyi gerçekleştirmenin yegane yolu olarak, ‘öteki’ olarak kabul ettiği dünyanın sınırlarına girip, oraya hükmetmeyi kendisine meşrulaştırmıştır. Kitabın bu bölümünde Fransız komutan Napoleon Bonapart’ın Mısır’ı işgal etmeden önce yazdığı ferman aktarılıyor. Napoleon’un Mısır’a çıktığı gün Ceberti, yaşanan hadiseyi anbean yazdığı kitapta geniş bir şekilde analiz halinde aktarır. Ferman çok çarpıcı noktalar barındırıp Batı’nın sömürgeleştirme politikasının nasıllığı üzerinde çok önemli ipuçları verir. Koloni oluşturmakta çok önemli bir vazife olarak görünen Oryantalizm’in yaygınlaşması da yine bu zamana rastlar. Akademik kulvarda bir dizi etüt çalışmalarıyla zemin hazırlamanın yoğun çabası içinde olan oryantalistlerin bir kısmı, seyyahlık kisvesi altında adeta fizibilite raporu çıkararak izlenimlerini aktarmışlardır. Bahsedilen hususla ilgili örnekler, bölüm içerisinde birçok miktarda mevcuttur. Bölüm içerisinde dikkat çeken ayrıntılardan bir diğeri de; sınırlar ötesinden gelenlerden ziyade, yaşadığı topraklarda Avrupa sempatisi olan düşünür ve yazar isimlerinin geçmesi olmuştur. Ahmed Muhtar ve Mustafa Kemal’in okuduğu kitabın derkenarında yazdığı notlarla övgülere boğduğu Abdullah Cevdet bunlardan başlıcalarıdır. Tüm bunlar olurken Edward Said’in savunma gardını almışçasına yaptığı müdahaleler, bölümün yine renkli yönlerinden biri olmayı başarıyor. Her bir bölümün ardından iki cephe arasındaki mesafenin nasıl daraldığı daha iyi anlaşılıyor. Genel kanaat, İslam dünyasının XVII. yüzyıldan sonra Batı’daki gelişmeleri yakından takip edemediği yönünde olsa da, elde ki mevcut bilgiler durumun böyle olmadığını göstermektedir. Şayet öyle olmasaydı 17. yüzyılın ortalarında Osmanlı, Batı’da yaşanan siyasi gelişmelere müdahale etmek konusunda zayıf düşerdi.
Yazar, Batı’da yaşanan gelişme ve ilerlemelerin aktarımında sefirlerin, seyyahların ve muhbirlerin elde ettiği kaynaklar vesilesiyle durumdan haberdar olan Osmanlı’nın, yaşanan gelişmelere ayak uydurmak konusunda pekte hevesli olmadığını düşünmektedir. Bunun böyle olmasında, yönetim ve sosyal yaşamın dokusunda yaşanacak bir takım gelişmelerin ifsad edici bir etkisinin olabileceği ihtimali yatmaktadır. Bölüm boyunca bu tür bilgilerin aktarımında, dönemin sefirleri ya da seyyahlarının gözlem ve tecrübelerinin okunması, yazarın anlatmak istediği mevzunun daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamakta ve dönemin psikolojik yansımalarının ortaya konulmasında büyük bir fayda sunmaktadır. Kronolojik olarak yapılan okumalarda nihayet okuyucuyu günümüze getiren kitap, bugünün İslam algısını çok güzel ve objektif bir şekilde resmediyor.
Batı’nın İslam dünyasını medya aracılığıyla dünya siyasetinde nasıl manipüle ettiği ve bunu sistematik bir şekilde nasıl sahneye koyduğu yönünde kapsamlı bir izah sunulmaktadır. Bölümün en ilginç yanı Bernard Lewis’in İslam ile ilgili yaptığı tespitlere karşılık yazarın yaptığı itirazlar neticesinde öne sürdüğü argümanlar olmuştur. Batı’nın desise ve hilelerle kamuoyunda nasıl bir İslam algısı yarattığını, hem siyasi demeçler hem de anketlerle okuyucunun istifadesine sunuyor. Batı’nın emperyalizm amacının sorunsuz ilerlemesinde engel olarak gördüğü İslam’ı lekelemek uğruna ortaya attığı mesnetsiz ve çürük suçlamalarına karşılık yazar, tarihin belirli zamanlarında Evanjelist Hristiyanlar ya da fanatik Yahudi grupları tarafından yapılan bir dizi terör saldırılarını aktarıyor. Elbette bunlar öne sürülürken Batı’nın bu yaptıklarının tasvip edilmeyeceğini, İslam coğrafyasında yaşanan şiddet olaylarının da genele yayılmaması gerektiği yönünde bir fikir veriyor.
Son bölümde ise İslamafobi algısının yaratılmasında, Batılı siyasetçilerin İslam’a dair yaptıkları öfke dolu açıklamalar yer alıyor. Bu bölümde siyasi ve dini lider pozisyonunda olan Papa 16. Benediktus’un 12 Eylül 2006 yılında Regensbur Üniversitesinde yaptığı konuşmaya da yer verilmiş ve “Avrupa coğrafya değil, ortak bir inanç üzerine kurulu bir ideal” sözü aktarılmıştır.
Bugün Avrupa’da 20, Amerika’da ise 7 milyonun üzerinde Müslüman olduğu düşünülecek olursa, bu öfke ve hazımsızlığın sebebi İslam’ın Avrupa ve Amerika’da büyümesinin endişe ve korkusu yatmaktadır, diyebiliriz. Ek olarak yazar, Amerika’nın İndiana eyaletine bağlı Crawfordsville şehrinde katıldığı bir konferans sırasında Ben-Hur romanının yazarı Lew Wallace’nin müzeye çevrilmiş evine yaptığı ziyaretten bahseder. Bu ziyarette Lew Wallace’nin 1881-1885 yılları arasında Türkiye elçiliği yaptığı sırada padişah Abdulhamit ile olan gıpta dolu dostluk hikayesini ele alır. Bu hikaye bile, kitabın ele aldığı İslam ve Batı bloğunun bir yerde değil birçok alanda, ortak değerler üzerinde buluşup tüm insanlığa yaşanabilecek bir örnek mahiyetinde olduğunu göstermektedir. Yazar ele aldığı konunun anlaşılması ve ifade bulmasında okuyucuya en iyisini vermek açısından birçok kaynaktan beslenmiş ve bunu büyük bir emekle okuyucunun istifadesine sunmuştur. Böyle olması bile okuyucunun takdirini fazlasıyla alabilecek önemli bir kritiktir. Eserin çok iyi hazırlandığı gerçeğine halel getirmeden, bir eksikliğin varlığına da dikkat çekmenin doğru olacağı kanaatindeyim.
Yazar, kitap boyunca İslam ve Batı dünyasının birbirleriyle olan etkileşimlerini kronolojik bir şekilde anlatmayı tercih etmiş fakat Cumhuriyet dönemine temas etmeden yaptığı ani sıçrayışla, bu etkileşimin günümüze nasıl geldiğinin izahatını güçleştirmiştir. Halbuki mezkur dönemde art arda yapılan bir dizi inkılap ve devrimlerle İslam oluşumunun nasıl bir girdap içine çekilmeye çalışıldığı herkesin malumudur. Yazarın böyle bir tavır almasının altında;
- Siyasi kimliğinin verdiği imaj ve duruştan taviz vermeden anlatımını sürdürmeyi tercih etmesi,
- Kitabın anlatımında benimsediği üslup ve yaklaşım tarzını korumaya çalışması,
- Bahsedilen dönemin bir kesimin yumuşak karnı olması,
gibi hususlar öne sürülebilir.
Nihayetinde öyle ya da böyle tarih; her daim kendisinin şeffaf, doğru ve eksiksiz anlatılmasından yanadır. Aksi halde tekerrür etmesi, göz ardı edilenin kendisini göstermesiyle sonuçlanır.

Dipnot:
[1] Ayrıntılı okuma için; Göğü Delen Adam, Erich Scheurmann, Ayrıntı Yayınları: İstanbul, 2024.