Zaman
Bekleyenler için çok yavaş
Korkanlar için çok hızlı
Yas tutanlar için çok uzun
Sevinenler için çok kısadır.
Kum Saati Yazıtı
Edebiyatla kurduğu bağı güçlü tutanlar için dergi okumanın doyumsuz bir tadı vardır. Yolunu şaşırmış bir gezgin, aradığı iz üzerinde olan bir meraklı gibidir, dergi okuru. Sayfalar arasında ufkunu açacak nitelikte yazılar arar durur. Mevkutenin sayfaları çevrildikçe duyulan hazzın yönü değişir. Okur, dostluk ve sadakatin, vuslat ve hasretin, kavuşma ve özlemin tesirini yüreğinde hisseder. Kimi zaman Yunus’un terkisindeki heybe kadar mütevazı kimi zaman Aşkar’ın sırtındaki Battalgazi kadar cesur ve onurlu ruh hallerine bürünür. Dergide sunulan malumat, gömü değerinde olsa da okuyanın elinde hüzünler, buruk tebessümler, içlenmeler kalır. Dergi edebiyatın atan kalbidir. Ortak yaşantıları toplar, ortak duyarlılıkları dağıtır. Dergi adalettir. Edebiyat adına sürdürülen her faaliyeti takip eder. Yayımlanan her kitap, söylenen her söz önce onun terazisinde tartılır. Dergi okuldur. Genç şair ve yazarlar bin bir umutla, hayal ve yürek çarpıntısıyla adlarını dergide görmek için bekler durur. Dergi cesarettir. Yeniden yollara düşenlerin sesi yankılanır sayfalar arasında. Dergi silahtır. Namlusu hep kötüye dönüktür. Yıkılan, parçalanan zihinlere umutla yaşamayı öğretir.
Güzelliğin insanın özünde mündemiç olduğunu duyuran dergilerden biri de Dergâh’tı. Ezel Erverdi tarafından yayın hayatına kazandırılan Dergâh dergisinin ilk editörü Mustafa Kutlu’ydu. Dergâh, her ay aralıksız yayınlandığı süre boyunca kamuoyuna yüzlerce şair ve öykücü tanıttı, genç edebiyatçılarla röportajlar yaptı, kültür dosyaları yayınladı. Zira alt başlığında bu amaç açıkça vurgulanıyordu. Türkiye’nin edebiyat, sanat ve kültür meselelerini ele almaya ve bu alanlarda ortaya konan eserleri tanıtmaya odaklanmış bir dergiydi. Kısa sürede kendi okur kitlesini oluşturan dergi, entelektüel ve kültürel ortama katkı sağlamayı başardı. 1990 yılında yayımlanmaya başlayan Dergâh, 2022 yılının ocak ayında ekonomik nedenlerden dolayı yayın hayatına ara vermek zorunda kaldı. Âvâzeyi âleme Davud gibi salıp kubbede bıraktığı hoş sadâ ile hayatımızdan çekip gitti.
Yayınevinin dergide yayımlanan metinleri kitaplarda toplayarak okurun istifadesine sunması bir teselli oldu. Aynı zamanda büyük imkânları da bünyesinde topladı. Dergiyi düzenli takip edemeyen ya da dergiye yetişemeyen okurlar yayımlanan kitaplar sayesinde Dergâh’ın bakiyesini kitaplardan okuma fırsatı buldu. Özellikle “Orta Sayfa Sohbetleri” nin dört farklı kitapta konularına göre tasnif edilerek yayımlanması doğru bir karardı. Zira okurun dergiyi eline alır almaz şöyle bir göz gezdirdiği, vakti gelince de derin bir nefesle üzerine odaklandığı söyleşiler şirazeye kavuşmuştu. Kültür, sanat ve edebiyat söyleşileri ayrı ciltlerde bir araya getirilmiş. Tek kitaba sığmayan edebiyat başlığı iki ayrı ciltte toplanmıştı. İlk baskısı 2013 yılında yapılan “Orta Sayfa Sohbetleri” bir seçkiden oluştuğu gibi sonraki yıllarda yapılan söyleşilerden de mahrum. Buna rağmen derginin ve konuşmacıların ülkedeki entelektüel ortama yaptıkları katkıyı kayıt altına alması bakımından önemli bir kaynak.
“Orta Sayfa Sohbetleri” bir yönüyle derginin yayımlandığı dönemin edebiyat gündemi hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlıyor. Bugün şiir ve yazılarını severek okuduğumuz sanatçıların geri planda işleyen zihniyeti hakkında önemli veriler sunuyor. Duruş, duyuş, düşünüşlerin ifadesine topluca ulaşmanın zemini olmuş. Edebiyat anlayışları hakkında araştırmacılar için kaynaklık ederken genel okuyucu kitlesinin dimağında edebiyata dair derin izler bırakıyor. Her ne sebeple hangi bakış açısıyla okursanız okuyun kitap size aradığınızı bulacağınız yetkinlikte bir içerik sunuyor. Bu yazının sınırları ne kadarına müsaade ederse değinmekle yetineceğim.
2004 yılının mayıs ayında orta sayfaya Ali Ayçil konuk olmuş. Kendisine yöneltilen soruları cevaplarken Dergâh’ın son döneminde editörlük görevini üstleneceğini bilemezdi elbette. Ayçil, umudu hep diri tutacak bir söylemle çıkmış okur karşısına. Yazacağı en iyi şiirin son güne nasip olabileceği bilinciyle dünya hayatını şiirle nihayete erdirmek istemiş. Bedbin ve şaşkın olduğumuzu, kendimiz hakkında konuşmanın beyhude bir çaba olduğunu söylese de bu zihin tutulmasından kurtaracak gücün kaynağını işaret etmeyi görev bilmiş: “Biz hüviyetini kitaba bağlılıkla elde etmiş bir milletiz; bıçak kemiğe dayandığında onu yanı başımızda apaçık duruyor bulacağız. Ayrıca şairler şiir yazıyorlar; demek ki korkulacak bir şey yok. Kalbimizin ve dilimizin kaynakları emin ellerde olduğuna göre, sabredip yeni bir fırtınanın cürufatı temizlemesini bekleyelim.”
Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, insanın kendini en iyi el emeğinde gördüğünü vurgulamış söyleşide. Yazıyla kurduğu bağı bu minval üzere açıklamış. “Ben yaşarken ya da yaşadığımı zannederken, yaşadığıma inanamaz olduğum anlar için delil biriktirmek için yazıyorum. Yaşarken kaybolmak, benim korkum bu! Ve eğer kaybolacak olursam, yazdıklarımı o masaldaki çocuk gibi tekrar yolumu bulmak amacıyla parça parça yollara atmış olmak istiyorum.” diyor.
Söyleşide “konuşmadan yaşayabilirim oysa yazmadan yaşayamam diyor, Gökhan Özcan. Yakından tanıyanlar bu ifadenin öylesine söylenmediğini, yazarın kendi gerçekliği olduğunu pek çok kez teyit etti. Sözü, birilerinin kendini anlamasından çok yanlış anlaşılmaktan korktuğuna ve yazının bu korkuyu en aza indirdiğine bağlaması tesadüf değildir. Başka ipuçları da var yazıda. Üslubuyla neredeyse aynı etkiyi yaratan samimiyetinin gerekçesi anlaşılır olmuş: “Uçarı, serseri, tutarsız biri olmayı kabul edebilirim, ama samimiyetsiz olmayı kabul edemem.” diyor. Gökhan Özcan’ın etkilendiği, okumaktan keyif aldığı yazarları duymak ayrı bir güzellik katmış söyleşiye. Zaten Dergâh’ın her sayısı okurun ilgisini yeni kitaplara odaklayan bir içerikten oluşuyordu. “Orta Sayfa Sohbetleri” bu konuda hayli nitelikli malzeme sunuyor.
“İnsan açlığını duyduğu şeyi arar ve bulur.” diyor Mevlâna İdris. “Yollardan nasıl geçtim rabbim / Hırkamı nerede bıraktım / Hırkam ki içinde gençliğim vardı.” dizeleri hakkında konuşurken anlatma ihtiyacının kaynağını da dile getirmiş olur: “İçimizden ırmaklar akar. Bu ırmakların kimi dil dediğimiz denize kadar ulaşma başarısını gösterir. Denize kavuşurlar, bir mâna kazanır ve ete kemiğe bürünüp diğer insanlarla paylaşıma açılırlar.”
Sâdi’nin “Şiraze sahibi olamaz hiçbir kitap, cendere-i gamda sıkılmadıkça” sözünü hatırlatır Ali Ural. Söyleşi sayesinde kendi yazdıklarının şirazeye kavuşuncaya kadar hangi gam cenderesinde sıkıldığını anlamak mümkün olur. İnsanı insanla çıplak olarak yüzleştirebilmek amacını da açığa çıkarır “Yüzyıllar boyunca tarihler, mekanlar ve isimler değişti ama insan yerinde duruyor. Kıskanıyor, öldürüyor, çalıyor, âşık oluyor, inanıyor, şefkat duyuyor, kin besliyor, minnet duyuyor, korkuyor, seviniyor, hayal kuruyor, hayal kırıklığına uğruyor… Milletler ve topluluklar halinde yaşıyor ama evrensel bir yalnızlığı paylaşıyor. Bu yüzden bulunduğu iklim ve ortamlar, yaşadığı değişimler ve farklılıklar onu insanın değer ve zaaflarından koparamıyor.” tespiti onun yazarlıktaki yönünü açığa çıkarır.
Hakan Albayrak’la yapılan söyleşide çok fazla kişiden, mekândan, dergi ve gazeteden bahsediliyor. Bir neslin hikayesi, hassasiyetleri, gayreti, ayaklarının takıldığı taş, düşerken baktıkları yer derlenmiş toparlanmış bu sayfalarda. Söyleşinin sıcaklığı insanın içini ısıtıyor. Hakan Albayrak, kültür, sanat, edebiyat mahfillerinde işlerin nasıl yürüdüğünü, bir dergi ya da gazete etrafında toplanmanın ifade ettiği anlamı kendi macerası üzerinden anlaşılır kılmış.
Onlarca şair, yazar, eleştirmen, yayıncı konuk oldu Dergâh’ın “Orta Sayfa Sohbetleri” ne. Edebiyata dair sorunları, beklenti ve hayalleri dile getirip gündemi belirlediler. Bugün artık dergi yok ama bakiyesi yürürlükte. Edebiyat hayatına bu dergide başlayan pek çok isim, ülkenin önde gelen şair, yazarları olarak gündemi belirlemeye devam ediyor. Yayımlanan kitaplar ilk günkü etkisiyle okuyucuya kültür, sanat, edebiyata dair katkı sunuyor.
Dergâh, yayın hayatına ara verdikten sonra geçen dört yıl boyunca derginin düzenli okurları ne yapmıştır, dergi raflarındaki boşluğu hangi hayallerle doldurmuştur bilmek zor. Otuz iki yıl boyunca her ay yolunu gözledikleri dergiyi alıştıkları yerde bulamadıkları bu dört yılın hızını varın siz hesap edin.