Müslümanların ilk kıblesi, tevhidin yeryüzündeki en kadim şahitlerinden biri, izzetin, şerefin ve ümmet bilincinin sembolü olan Mescid-i Aksâ… Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Miraç’a yükseldiği, semaya açılan kapının eşiği olan o mübarek belde… Bugün yaklaşık altmış yıl sonra, bayramların sevinçle, cumaların huşûyla dolması gereken o mukaddes mekânın kapıları kapalıysa; bu yalnızca bir mabedin kapatılması değil, bir ümmetin kalbinin mühürlenmesidir. Bu, sadece bir işgal değil; bu, izzetin ayaklar altına alınmasıdır. Bu, sadece bir yasak değil; bu, ümmetin damarlarında dolaşması gereken imanın donuklaşmasıdır.
Ey ümmetin liderleri! Ey halklar! Ey siyasi yapılar, cemaatler, tarikatlar ve sivil toplum kuruluşları! Ve ey kendisini bu ümmete nispet eden her bir fert! Nerede duruyoruz? Hangi gafletin içindeyiz? Hangi korkunun esiriyiz? Hangi dünyevi hesaplar, Kudüs’ün çığlığından daha ağır geliyor? Bu suskunluk, bu edilgenlik, bu parçalanmışlık… Bizim kanımıza dokunmuyor mu? Bu zillet, ruhumuzu yakmıyor mu? Kur’ân-ı Kerîm, müminleri şöyle tarif eder: “Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurât, 49/10). Peki bu kardeşlik nerede? Gazze’de çocuklar toprağa düşerken, Lübnan’da anneler evlatlarını enkaz altından çıkarırken, Kudüs’te müminler Mescid-i Aksâ’ya giremeyip gözyaşı dökerken biz hangi kardeşliği yaşıyoruz? Hangi birlikten söz ediyoruz? Bu nasıl bir parçalanmışlıktır ki, ümmetin kalbi kanarken biz kendi küçük dünyalarımızda teselli arıyoruz? Bugün Siyonist zulüm, sadece silahlarla değil; planlarla, projelerle, zihinlerle ilerliyor. “Arz-ı Mev’ud” hayali adım adım inşa edilirken, İslam coğrafyası kan ve gözyaşıyla sulanıyor.
Bu sadece Filistin’in meselesi değildir. Bu, Mekke’nin, Medine’nin, Şam’ın, Bağdat’ın, İstanbul’un ve bütün ümmetin meselesidir. Çünkü Kudüs düşerse, sadece bir şehir değil; bir bilinç, bir hafıza, bir direniş ruhu düşer. Unutmayalım ki tarih, susanları değil; direnenleri yazar. Selahaddin’i doğuran ruh, bugünkü suskunlukla değil; iman, birlik ve fedakârlıkla yoğrulmuştu. Bugün bizler, o ruhun mirasçıları mıyız, yoksa onun hatırasını tüketen bir nesil mi olduk? Bu sorunun cevabı, sadece sözlerimizde değil; tavrımızda, duruşumuzda ve eylemlerimizde gizlidir.
Ey ümmet! Uyan! Bu çağrı bir öfke değil; bir diriliş çağrısıdır. Bu bir kınama değil; bir muhasebedir. Bugün hesap sormazsak, yarın hesap veririz. Ve o gün geldiğinde, Rabbimizin huzurunda ne diyeceğiz? “Biz meşguldük.” mü diyeceğiz? “Biz korktuk.” mu diyeceğiz? Yoksa “Biz sustuk.” mu diyeceğiz? Hangi mazeret, Kudüs’ün işgaline karşı suskunluğumuzu meşrulaştırabilir? Artık dağınıklığı bırakma zamanıdır. Artık mezhep, meşrep, siyaset ve çıkar kavgalarını bir kenara bırakma zamanıdır. Artık ümmet olma zamanıdır. Çünkü düşman birleşmişken, dağınıklık ihanete dönüşür. Çünkü zulüm örgütlenmişken, suskunluk suç olur. Çünkü Mescid-i Aksâ esirken, özgürlükten söz etmek bir aldanıştır. Her birimiz bulunduğu yerden sorumludur. Kalemi olan yazacak, dili olan konuşacak, gücü olan destek olacak, duası olan geceyi secdeyle delecek. Çünkü bu dava, sadece cephede olanların değil; yüreğinde iman taşıyan herkesin davasıdır. Ey Kudüs! Ey Mescid-i Aksâ! Bil ki seni unutan bir ümmet yoktur; sadece uykuda olan bir ümmet vardır. Ve o ümmet, er ya da geç uyanacaktır. O gün geldiğinde ne duvarlar kalacak ne de zulüm. Çünkü hak geldiğinde bâtıl yok olmaya mahkûmdur. (İsrâ, 17/81) Allah bizleri susanlardan değil, konuşanlardan; seyredenlerden değil, harekete geçenlerden; bölünenlerden değil, birleşenlerden eylesin. Ve bizleri, Mescid-i Aksâ’nın özgürlüğünü gören, o mübarek topraklarda secde eden bahtiyar kullarından kılsın. Çünkü mesele Kudüs’tür. Çünkü mesele izzettir. Çünkü mesele ümmet olmaktır.
Ve ey bu çağın Müslümanı… Kendine gel! Çünkü bugün yaşananlar, sadece bir coğrafyanın işgali değil; bir aklın, bir bilincin, bir kimliğin kuşatılmasıdır. Mescid-i Aksâ’nın kapılarının kapanması, aslında kalplerimizin kapandığının bir göstergesi değil midir? Eğer bir mabedin sessizliği bizi sarsmıyorsa, bu bizim iç dünyamızdaki çöküşün en açık delili değil midir? Zira kalbi diri olan bir mümin, Kudüs’ün acısını kendi yüreğinde hisseder. Onun için Kudüs uzak bir şehir değil; imanının bir parçasıdır.
Bugün ümmet olarak en büyük kaybımız, gücümüzün eksikliği değil; şuurumuzun dağınıklığıdır. Zira tarih boyunca Müslümanlar nice zorluklarla karşılaşmış, nice işgaller görmüş, nice acılar yaşamıştır. Ancak onları yeniden ayağa kaldıran şey; imanlarının canlılığı, birliklerinin sağlamlığı ve davalarına olan sadakatleriydi. Bugün ise en büyük tehlike, düşmanın gücünden ziyade, bizim parçalanmışlığımız ve duyarsızlığımızdır. Çünkü kalpler ayrıldığında, saflar da dağılır; saflar dağıldığında ise zafer gecikir.
Unutulmamalıdır ki, Kudüs sadece bir toprak parçası değil; ümmetin onurudur. Mescid-i Aksâ sadece bir ibadet mekânı değil; İslam’ın yeryüzündeki izzet nişanesidir. Ona yapılan her saldırı, aslında ümmetin tamamına yapılmış bir saldırıdır. Bu yüzden Kudüs meselesi, ertelenebilecek bir mesele değildir. Bu, gündemler arasında kaybolacak bir konu değildir. Bu, her Müslümanın kalbinde sürekli canlı kalması gereken bir davadır.
Bugün bizlere düşen görev; sadece üzülmek, sadece kınamak, sadece izlemek değildir. Asıl görev; bilinçlenmek, bilinçlendirmek ve harekete geçmektir. Herkes kendi imkânı ölçüsünde bu davaya katkı sunmalıdır. Çünkü küçük görülen her çaba, büyük bir dirilişin parçasıdır. Bir dua, bir söz, bir yazı, bir duruş… Hepsi bu büyük mücadelenin yapı taşlarıdır.
Ve unutmayalım, Allah’ın yardımı sadece bekleyenlere değil; gayret edenlere gelir. Zafer, sadece isteyenlere değil; bedel ödemeyi göze alanlara nasip olur. Eğer bizler gerçekten Kudüs’ü önemsiyorsak, bunu sadece sözlerimizle değil; hayatımızla göstermeliyiz. Çünkü dava, sözle değil; sadakatle taşınır.
Ey ümmet! Bugün susarsan, yarın konuşacak bir zemin bulamayabilirsin. Bugün dağınık kalırsan, yarın toparlanacak bir güç bulamayabilirsin. Bugün ertelediğin her sorumluluk, yarın daha ağır bir yük olarak omuzlarına binecektir. Bu yüzden vakit, uyanma vaktidir. Vakit, silkelenme vaktidir. Vakit, yeniden ümmet olma vaktidir.
Ve bilin ki… Kudüs bir gün mutlaka özgür olacaktır. Çünkü bu, sadece tarihî bir beklenti değil; ilahî bir vaadin tecellisidir. Ancak o gün geldiğinde, bizler hangi tarafta olacağız? Seyredenler arasında mı, yoksa mücadele edenler arasında mı? İşte asıl soru budur.
Rabbimiz bizleri bu büyük imtihanda mahcup etmesin… Kalplerimizi diri, vicdanlarımızı uyanık, irademizi güçlü kılsın… Ve bizleri, Mescid-i Aksâ’nın özgürlüğüne katkı sunan, o kutlu davanın yükünü omuzlayan kullarından eylesin.
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.