Ağırdır yaşamak… Ağırlık, vicdanın sıkleti ve ruhunun güzelliği ile mütenasiptir. Ne kadar güzelsen o kadar yük biner omuzlarına. Nebevi beyanla sabittir: “İnsanlar içinde en ağır imtihana çekilenler peygamberler ve sonra sırasıyla (rütbesi) onları takip edenlerdir, kişi dinine göre imtihan edilir ve dininde salabetli olanın imtihanı da ağır olur.” Yükün en ezici olanı ise Efendimiz’in sırtlarındadır. Aliya yükü oldukça ağır olanlardandır. “Silinmez yaşamak suçunun” ne olduğunu an be an öğrenmeye başlaması gençlik illüzyonlarının dağılmasıyla başlamıştır.
Yaşamak, “Hata yapmak fırsatı” ve imkânının Hazreti Âdem’e verilmesiyle başlar. İnsana verilen bu sırlı güç onun kudret ve zaaf noktasının ana eksenini oluşturur. “Ne isterdin?” sorusuna “istememeyi” cevabını veren arifin sözleri çok derindir. İsteme fiili, insana bahşedilen iradenin en müşahhas hâlidir. İrade isteği doğurur. Yanlış anlaşılmasın, dikkat çekelim, arifin verdiği cevaptaki “istememek” isteksizlik değildir. Zira isteksizlik, isteme fiilinin bir başka biçimdeki tezahürüdür. İstemekten vazgeçmek ise iradeyi taşımaktan kaynaklanan yorgunluğu anlatır.
Aliya İzzetbegoviç’in “Tarihe Tanıklığım” adlı eserinde istemekten vazgeçen bir yüreğin terennümlerini duydum. Duyuşa İsmet Özel’in “Münacaat” şiirini çalmakta olan bir plak eşlik etti. Ritim aynı ritimdi, “Münacaat” “Tarihe Tanıklığım”ın şiire dönüşmüş hâliydi. Öyle ki, şiirde dile getirilen hissiyat bir insanın serencamına dönüşseydi bu pekâlâ Aliya’nın hikâyesi olabilirdi. Tersini söylemek de mümkündü. Aliya’yı mısralara dönüştürseydik en tesirli anlatıma zikredilen şiirle ulaşabilirdik.
Seher vaktinde annesi tarafından uyandırılarak on iki yaşından itibaren her gün camiye gönderilen, yarı gönülsüz olarak gittiği camiden eve hep itminanla dolan bir kalple dönen çocukluğu var Bilge Kral’ın. “Güneş çoktan doğmaya başlıyor ve camide ise sabahın ikinci rekâtında hep o muazzam Rahman suresini okuyan yaşlı imam Muyezinoviç olurdu. Çiçek açan ağaçlar içindeki o cami, o sabah namazı Rahman suresi ve çevrede herkesin hürmet ettiği o alim…”(1) . Çiçekler içindeki camide okunan Rahman Suresi’nin çocuk hissiyatında oluşturduğu güçlü tesir ve seher vaktinin ruhu uyandırma gücü Aliya’nın güzel olan her şeyi İslam’ın diğer adı olarak tavsif etmesine yol açmış olmalıdır. Zira ruh, güzellikle bedihiyyatı bir görür. Öyle görür ve sever, kabul eder.
İslam’a dair her şeyin silinmeye çalışıldığı, komünizmin yoğun propagandasının yapıldığı dönemlere denk gelir gençliği. Yoğun propagandanın tesiriyle yaşadığı gelgitler onu İslam hakkında araştırma ve düşünmeye sevk eder. Atalarından kendine tevarüs etmiş olan ve çocuk ruhunun estetikle bedihiyyatı bir görmesiyle ivme kazanmış olan inancı artık tahkik aşamasına da girmiştir. “Artık inancım sadece bana miras kalandan ibaret değildi. Artık yeniden keşfedilmiş bir inanca sahiptim ve onu hiçbir zaman kaybetmedim.” Okumaya düşkündür. Dersler değil kitaplardır ilgisini çeken. “Lisenin sonraki yıllarında ders çalışmak yerine sadece kitap okumaya başladım. On sekiz ve on dokuz yaşlarında Avrupa felsefesinin tüm mühim eserlerini okudum. Üzerimde en büyük etkiyi bırakanlar Bergson’un “Yaratıcı Tekâmül, Kant’ın “ Saf Aklın Eleştirisi” ve Spengler’in “ Batı’nın Çöküşü” eserleri oldu.” (2) Bu yaşlarda Avrupa felsefesinin etkili metinlerinin okunması, değerlendirilmesi Begoviç’in sıra dışı olduğunu göstermektedir. Sıra dışılığı bu metinlerin okunması ile sınırlı değildir. El yazısı halinde yirmi yıl kadar saklı kalan “Doğu Batı Arasında İslam” kitabını Aliye yirmi yaşından önce kaleme almıştır. (3) Batı felsefesi okumaları zihnini bulandırmamış ve adeta “Küfre yaklaştıkça inancım artıyor.” dizeleri onda vücut bularak okuduğu her eser İslam’a olan bağlılığını artırmıştır. 1970 yılında yayımlanan “İslam Deklarasyonu”nun temel vurgusu da aynı izlekte süregelir. Kitapta Müslüman kitlelerin hayal gücünü harekete geçirip kendi tarihlerinde etkin olmalarını sağlayacak yegâne şeyin İslam olduğu gerçeğine dikkat çekilir. Bu vurgu Batı kaynaklı fikirlerden yüz çevirmeyi de gerektirmektedir.(4) 1970’lerin Yugoslavya’sında İslam’a böylesi kuvvetli vurgu yapan bir metnin yazılması dikkate değerdir.
İslam’ı aynı zamanda davası olarak gören Aliya Genç Müslümanlarla (Mladi Muslimani) temasa geçer. “Genç Müslümanlar (Mladi Muslimani) adıyla bilinen bir grupla ilk defa temasım Yugoslavya'nın çöküşünden birkaç ay evvel oldu. Ekseriyetle Zagreb ve Belgrad üniversitelerinden öğrenciler ve Saraybosna'daki Birinci ve İkinci Lise'den birkaç öğrenciden oluşuyordu. Grubun çekirdeğini ormancılık fakültesi öğrencisi Tarik Muftic, 1945'te komünistlerin öldürdüğü tıp öğrencisi Esad Karacozoviç, makine mühendisliği öğrencisi Emin Granov ve 1951'de Yugoslavya'dan ayrılan ve bir daha dönmeyen inşaat mühendisliği öğrencisi Husref Başagiç oluşturuyordu. Ayrıca 1944'ün sonunda yine komünistler tarafından öldürülen genç ziraatçi Asaf Serdareviç de vardı. Bunlar, dinim hakkında duymak istediğim şeylere daha uygun düşen bazı yeni fikirler izhar ediyorlardı. Bu fikirler, mektep ve okuldaki özel sohbetlerde öğrendiklerimizden ve o dönemde dergilerdeki makalelerde okuduklarımızdan büyük oranda farklılık arz ediyordu. Sanırım burada mesele şekilcilik ile öz ilişkisiydi. Bizim görüşümüze göre hocalar, daha çok İslam'ın şekli yönü ve ritüellerini yorumlarken dinin özünü ihmal ediyordu.”(5) Okumalarındaki derinlik ve zenginliğe eşlik eden çok kültürlü ortam Aliya’nın bir şeyi fark etmesine yol açar: Bilhassa İslam’ı temsil makamında olanlar lafızla mana arasındaki insicamı büyük ölçüde yitirmişlerdir. Bu tespiti Aliya’nın fikir hayatının temellerini oluşturacaktır.
Takvimler kırk beşi gösterirken Komünistler Saraybosna’ya girerler ve Genç Müslümanlar hareketini tasfiye etmek için tutuklamalara başlayarak binlerce müslümanı hapsederler. Aliya da tutuklananlar arasındadır. Kırk altıda henüz yirmi yaşındayken girdiği hapishaneden kırk dokuz senesinde çıkar. Bu dönemi anlatırken işkenceye maruz kalmasa da tutukluğunun büyük kısmını aç geçirmek zorunda kaldığını belirtmiştir. Hapisten çıktıktan sonra on sekizinden beri tanıdığı Halida ile evlenir.
Yetmiş dokuz yılının sonlarında Saraybosna televizyonunun ana haber bülteninde “dinî milliyetçilik ve Panislamizm dirilmesi teşebbüslerine en sert şekilde müdahale edileceği” haberi verilir. Yetmişlerin başlarında hissedilmeye başlanan serbestlik iklimi değişmeye başlamıştır. Tito’nun ölümünden sonra ise ülke idaresinde demir yumruklar fazlasıyla görünür hâle gelir. Yugoslavya’nın dört yanından binlerce Müslümanla birlikte tutuklanan Aliya’nın on dört yıl hapse mahkûm edildiği yargılamadaki son sözleri çarpıcıdır: "Yugoslavya'yı sevdim ama iktidarını sevmedim... Sevgimin tamamını özgürlüğe adadım ve iktidara hiçbir şey kalmadı. Beni bu ülkenin kanunlarını çiğnemekle yargılamıyorsunuz çünkü hiçbir kanunu çiğnemedim. Beni bu muhitin belli güçlerinin anayasa ve kanunların yanı sıra dikte ettikleri bazı yazılı olmayan kanunları çiğnediğim için yargılıyorsunuz. Olan biten her şey göz önünde bulundurulduğunda, bu yazılı olmayan kanunları ağır bir şekilde ihlal ettim. Bu sebeple de buradan ilan ediyorum ki: Ben bir Müslümanım ve öyle de kalacağım. Kendimi dünyada İslam'ın tesisi için savaşan biri gibi hissediyorum ve hayatımın sonuna dek böyle hissetmeye devam edeceğim. Çünkü bana göre İslam, güzel ve asil olan her şeyin bir diğer adı, Müslüman halklar için daha iyi bir hayata yönelik bir güvence ya da umudun, Müslümanların özgür ve şerefli yaşayabilmelerinin ismi, kısacası benim inancıma göre yaşamaya değer olan her şeydir.”(6) On dört yıla mahkum edilen Aliya hapiste altı yıl kalır. Çekirgelerin yediği yıllarda aldığı notlar sonradan “Özgürlüğe Kaçışım” olarak kitaplaşacaktır.(7)
Altmış üç yaşında hapisten çıkan Aliya bir yıl sonra Demokratik Eylem Partisi adını alacak olan partiyi kurar. Partiye ilişkin düşünceleri hapishanede şekillenmeye başlamıştır. “Düşüncelerimde olan şey bir Müslüman partisiydi. Dönemin Yugoslavya’sında bir zorlukla karşılaşmadan Müslüman halkı etrafında toplayacağına ve bu yöne yapılacak tek net bir çağrının bunun için yeterli olacağına inanıyordum.”(8) Parti 1990 yılında yapılan seçimlerden zaferle ayrılır. Çok zaman geçmeden de Yugoslavya parçalanarak savaş patlar. Savaş başladı desek de aslında olan biten silahı elinde tutan Sırpların büyük Sırbistan hayalini gerçekleştirmek adına silahsız halka acımasızca saldırmasıdır. Parçalanan Yugoslavya çok uluslu bir devlet olsa da Sırp unsurlar ülkede diğer uluslarla mukayese edilemeyecek bir ağırlığa sahiptir. Üstelik bu durum Aliya’nın çocukluğunun öncesine kadar uzanmaktadır. “İlkokulda öğretmenlerimin neredeyse tamamı Sırplardan oluşuyordu. Bosna’nın genelinde bu böyleydi. Bu, Müslümanların Sırplılaştırılmasına yönelik bir girişimdi. Neredeyse tüm belediye başkanları, bilhassa birkaç şehri kapsayan bölgesel idarecilerin yöneticilerinin hepsi Sırptı. Sonrasında Sırplar Komünist parti döneminde de iktidarı ele geçirdiler. Yugoslavya’daki halkların eşitsizliği, daha doğrusu tüm idari müesseselerdeki Sırp tahakkümü, Sloven ve Hırvatların isyan etmesi ve Yugoslavya’nın dağılması sonucunu doğurdu.” (9) Yugoslavya’yı kendilerinin yarattığını ve kendilerine ait olduğunu düşünen Sırplar eşitliğin lafının dahi edilmesini hakaret olarak algılayacak bir zihniyete sahiptirler. Sırp lider Karaçiç’in 1991 yılı Ekim ayında Sırp egemenliğini tanımamaları hâlinde Bosna Hersek’i cehenneme dönüştürmekle, Müslüman halkı ise yok olmakla tehdit eden konuşması Bosnalı Müslümanları nelerin beklediğini göstermektedir.(10)
Savaş başladığında Bosna Hersek ilk aylardan itibaren işgal altındadır. Bu şartlarda ordunun oluşturulması ve silahlandırılması adeta bir mucizedir. Ordu başlangıçta cesur fakat örgütlenme açısından gevşek olan, genellikle bölük seviyesindeki gruplardan oluşmakta ve ancak beş savaşçıdan birinin silahı bulunmaktadır. Aliya’nın Sırp ordularının Bosna’daki silahları ile Müslümanların silahlarını mukayesesi için verdiği rakamlar aradaki farkın korkunçluğunu gösterir. Aliya’nın önderliğindeki Bosna halkı mümkün olduğunca silahlanmaya girişir. “Silahları başlıca üç şekilde elde ettik: düşmandan ele geçirme, fabrika ve küçük atölyelerimizde imal etme ve bazen de halk dilinde söylendiği şekliyle “yedi deniz ve dağı aşırıp” dışarıdan ithal etme yoluyla.”(11) Yine de Bosna ordusu büyük sayılabilecek çapta operasyonlar gerçekleştirebilecek malzeme seviyesine ancak savaşın bitiminden hemen önce erişebilir. Bu arada bir gelişme yaşanır; BM Güvenlik Konseyi eski Yugoslavya coğrafyasının tamamına silah satışına ambargo koyar. “Ambargo pratik olarak sadece Bosna’nın silahlanmasını engelledi. Sırpların zaten önceden beri silahları vardı ve kır sene boyunca stok yapmışlardı. Teçhizat bakımından Avrupa’nın en büyük dördüncü ordusuydular.” (12)
Ellerindeki yüksek ateş gücü ile ilerleyen Sırplar Bosna Hersek’in pek çok bölgesinde toplama kampları kurarlar. “Bosna Hersek, bir soykırım sahası hâline geldi. Bugün Bosna Hersek, bir toplama kampları ülkesi. Okullar ve spor salonları işkence ve toplu katliam alanlarına dönüştü. Televizyonlarınızın ekranlarında Saraybosna’dan katliam manzaralarını izleyebilirsiniz. Fakat birkaç gün önce Saraybosna’nın banliyölerinden birinde kiraz toplayan yedi çocuğun tank ateşi ile öldürüldüğünü görmediniz. Bosna Hersek’in diğer bölgelerindeki toplu mezarları da görmediniz.” (13) Çepeçevre kuşatılan Saraybosna’da elektrik, su, doğalgaz, ilaç ve gıda yoktur. Cenaze merasimleri keskin nişancıların en sevdiği hedefler olduğu için defin işlemlerini nispeten gözden en ırak noktalarda düzenlemek veya karanlıktan istifade ederek kurbanları gizlice gömmek gerekmektedir. Çetnikler bilhassa hastahaneleri, Pazar yerlerini su ve ekmek kuyruklarını hedef alırlar. Örneğin 15 Ocak 1993’te üç yüz kişinin su almak için sıra beklediği bombalamayla sekiz kişi ölür kırkın üstünde insan yaralanır. 1994 ‘te Pazar yerine atılan bomba ise altmış sekiz ölüme, yüz kırk iki yaralanmaya sebeb olur. (14) Yetmiş binden fazla insanın yaralandığı, bin üç yüzü çocuk olmak üzere on binden fazla insanın öldüğü kuşatma 1995 yılının sonbaharında kırılır. Bosna genelinde ise iki yüz binin üzerinde insan savaşta öldürülmüş, altı yüz binden fazla kişi evlerinden sürülmüştür. (15)
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.
Dipnot:
1. Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Ketebe Yayınları, Ankara, 2023.
Çocuk cami ilişkisine dair benzer bir anlatıma Akif’in “Fatih Camii” şiirinde rastlarız. Şiirinde çocukluğuna gider Akif ve babasının sekiz yaşlarında iken kendisini sabah namazlarında camiye götürdüğünü, babası namaza durduğunda camide nasıl koşturduğunu ve camideki gözlemlerini kendi hisleri dairesinde anlatır: “Namaza durdu mu hâliyle koy verir peşimi /Dalar giderdi. Ben artık kalınca azade,/ne aşıkane koşardım hasırlar üstünde”
2. A.g.e., s. 25
3. A.g.e., s. 42.
Bu kitabı çok daha evvelden 1946 yılında hapse atılmadan hemen önceki dönemde yazdığımı söyleyebilirim. El yazısı hâlinde yirmi seneden fazla saklı kaldı. 1946’da hapsedildiğimde kız kardeşim Azra el yazılarını evimizin çatısındaki bir kirişin altına sakladı. Bulduğumda yarısı çürümüş bir kağıt yığını hâlindeydi. Metni bazı güncel veriler de ekleyerek yeniden yazdım ve Kanada’daki dostuma gönderdim. Bu kitap ancak 1984’te Amerikalı bir yayınevi tarafından neşredilecekti.
4. A.g.e., s.42
5. A.g.e., s.28
6. A.g.e., s.63
7. A.g.e., s. 71.
Bir dönem, soruşturma ve yargılama sona erdiği için kendimi yeni meskenime biraz alıştırmışken not tutmaya başladım. Bunlar hayat, kader, din ve siyaset, okuduğum kitaplar ve yazarları ve iki bin uzun gün ve gece boyunca bir mahkûmun aklına gelebilecek şeyler hakkında düşüncelerdi. Hapishaneden bir arkadaşım bu defterleri satranç kutusunda gizlice dışarı çıkardı.
8. A.g.e., s.91
9. A.g.e., s.28
10. A.g.e., s.130
11. A.g.e., s.165
12. A.g.e., s.167
13. A.g.e., s.173
9 Temmuz 1992 tarihinde Helsinki’de AGİT oturumunda yaptığı konuşmadan.
14. A.g.e., s.228
15. A.g.e., s.232