İnsanlık tarihinin en köklü ibadetlerinden biri olan kurban, Yüce Allah’ın dininin tüm aşamalarında hayat bulan bir gelenek olup Hz. Adem (a.s)’a kadar uzanmaktadır. Bu gelenek İbrahim (a.s) ve oğlu İsmail (a.s) ile en güçlü temsiliyete ulaşmış ve son peygamber Hz. Muhammed’le İslam dininin en güçlü ibadetlerinden biri hâline gelmiştir.
Allah’a teslimiyetin ve kayıtsız şartsız itaatin nişanesi olan kurban kesme ibadeti, yüce Allah’ın bahşettiği nimetlere karşı şükrün de bir ifadesidir. Kurban kelime olarak “Karube” fiilinin mastarı olup “yaklaşmak, Allah’a yakınlık sağlamaya vesile olan şey” anlamına gelmektedir. Kelime manası bu geleneğin fedakârlık, teslimiyet ve Allah’a yakınlaşma arzusunun bir aracı olduğunu ortaya koymaktadır. Kurban, insanın kendi nefsini, bencilliğini ve dünyaya olan bağlılığını sorguladığı bir sınamadır. İbrahim (a.s.) ve oğlu İsmail (a.s.) üzerinden bu ibadetin fedakârlık ve teslimiyet boyutunu resmeden Hac suresinde şöyle denilmektedir: "Çocuk (İsmail), babasıyla beraber iş güç tutacak yaşa gelince babası ona, “Yavrucuğum” dedi, “Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm; düşün bakalım sen bu işe ne diyeceksin?” İsmail (a.s.) hiç tereddüt etmeden, “Babacığım! Sana buyurulanı yap; inşaallah beni sabredenlerden biri olarak bulacaksın.” dedi. (Sâffât 102) İbrahim (a.s.)’ın oğlunu Allah yolunda kurban etmeye hazır olması, İsmail (a.s.)’ın aynı kararlılıkla Allah’ın bu emrine rıza göstermesi imanın, teslimiyetin ve samimiyetin zirvesini temsil etmektedir. İbrahim (a.s.)’ın, Rabbinden gelen emri, imanının bir gereği olarak sorgulamadan ve herhangi bir tereddüt göstermeden uygulama iradesi ortaya koyması; Hz. İsmail’in de tam bir teslimiyetle “Babacığım, sana emredileni yap.” demesi o yüce nebilerin ortaya koyduğu kulluğun ve bilincin derinliğini çarpıcı bir şekilde sunmaktadır. Bu kıssa, bize gerçek imanın bazen insanın en kıymetli gördüğü şeylerden vazgeçebilmesini gerekli kıldığını göstermektedir.
Günümüzde kurban ibadetinin önemli oranda bu bilinç hâlinden yoksun bir yaklaşımla uygulanmakta olduğunu söylemek mümkündür. Müslümanlar genel olarak bu bilinç hâlinden uzak olarak kurban kesmektedirler. Vazediliş amacından uzaklaşan bir gelenek hâline dönüşen kurban, adeta bir et yeme veya dağıtma faaliyetine dönüşmüş bulunmaktadır. Kurban kesmenin bir bilinç hâli olduğu göz ardı edilmektedir. Oysa dinimizin temel kaynağı olan yüce kitabımız, kurbanı sadece bir hayvanı keserek yemek veya dağıtmak olarak görmemektedir. Aksine kurbanı imanın, samimiyetin ve gerçek kulluğun bir uygulaması olarak ifade etmektedir. İlgili ayette bu hususa şöyle işaret edilmiştir: “Unutmayın ki, o kurbanların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Sizden Allah’a ulaşacak olan tek şey takvânızdır. Allah böylece o hayvanları hizmetinize verdi ki, sizi doğru yola ilettiği için tekbir getirerek Allah’ın büyüklüğünü ilan edesiniz! Rasûlüm! Artık o iyilik eden ve işini güzel yapanları müjdele!” (Hac 37) Kurbanın kesilmesi ve eti, yakınlaşmanın ve itaatin bir göstergesi olarak sunulmuştur. Kesilen hayvanın eti ve lezzeti bir amaç değil araç olarak öngörülmüştür. Dolayısıyla kurbanı sadece bir hayvanın kesimi ve dağıtımı olarak görmek, onun taşıdığı bu derin manayı anlamamak olur.
Kurban, yaratıcıya karşı sergilenen bu bilincin yanısıra elbette aynı zamanda paylaşmanın ve dayanışmanın bir pratiğini de temsil eder. Kurbanın toplumsal boyutu da elbette önemlidir. Kurban ibadetiyle insan, sevdiği maldan Allah rızası için vererek cimriliğini aşar; ihtiyaç sahipleriyle aynı sofranın bereketinde buluşur. Kurban paylaşma ve dayanışma bilincini arttıran bir özelliğe sahiptir. Kişi kurban keserek cimrilikten, bencillikten korunmuş olur. Böylece kurban, bireysel bir ibadetten çıkar, toplumsal dayanışmanın güçlü bir vesilesine dönüşür. Kurban ibadetiyle yoksulun gözetildiği, komşunun hatırlandığı, kardeşlik duygularının güçlendiği bir iklim oluşur.
Fedakârlık elbette sadece maddi imkânlarla ortaya konulan eylemlerle sınırlı değildir. Kurban, insanın kibirden, öfkeden, hırstan ve bencillikten vazgeçmesini de beraberinde getirmelidir. Zira kurban ibadetiyle mümin, manevi arınmasını geliştirir; kötü fiil ve düşüncelerden uzaklaşma eğilimine girer. Zira kurbanla asıl kurban edilmesi gereken şeyin insanı iyilikten uzaklaştıran kötü duygu ve düşünceler olduğunun bilincine varır. Bu yönüyle kurban, insanın kendi iç dünyasında yürüttüğü ahlaki mücadelenin de bir sembolüdür. Kurban kesen kişi gerçek kulluk bilinciyle Allah ve Peygamberinin emrine uymuş, kendisine bahşedilen nimetlerin şükrünü eda etmiş olur. Kestiği kurbanın etini misafirlere, komşulara ve ihtiyaç sahiplerine dağıtarak sosyal dayanışma ve kaynaşmaya da önemli bir katkı sağlamış olur.
Netice itibariyle kurban; imanın teslimiyete, zenginliğin fedakârlığa ve merhamete dönüştüğü büyük bir kulluk bilincidir. İnsan kurban sayesinde sadece Allah’a yaklaşmaz; aynı zamanda insanlığa, paylaşmaya ve vicdana da yaklaşır. Kurbanın gerçek ruhu, kesilen hayvandan çok, Allah için fedakârlık yapabilen bir kalpte hayat bulur.
*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.