Hristiyan Siyonizmi

Amerikan Hristiyanlarının yaklaşık dörtte biri Siyonist fikirlere sahiptir. Merkezi Washington olan bir araştırma şirketinin 2017’de yayımladığı bir araştırmaya göre, Evanjelik Hristiyanların %80’inden fazlası İsrail’i Tanrının vadettiği topraklarda meşru bir devlet olarak görmektedir. Bu anlayış, 20. yüzyılda birçok Amerikan başkanı tarafından benimsenerek siyasette belirleyici bir unsur haline gelmiştir.

Truman’ın 1948’de İsrail’i hızla tanıması, Reagan döneminde Evanjelik söylemlerin dış politikada ağırlık kazanması, George W. Bush’un “teröre karşı savaş” doktrini ile İsrail güvenlik söylemini eklemesi ve Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, bu ittifakın politika düzeyindeki sürekliliğini gösterir. ABD’nin İsrail’e verdiği askeri destek 2020 itibarıyla yıllık 3,8 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır. (Bu destek, Aksa Tufanı ile onlarca katına çıkmış vaziyettedir.) Hristiyan Siyonizm’i, Yahudilerin Tanrının planında özel bir yere sahip olduğuna ve İsrail’i desteklemenin dini bir vazife olduğuna inanan kolonyalist bir ideolojidir. Bu ideoloji hem dini hem de siyasi boyutlarıyla okunmalıdır. Dini boyutu, İsrail’e verilen desteğin Tanrı buyruğunda yer aldığına dair inançla şekillenirken siyasi boyutu, bu inancın emperyal çıkarlarla birleşerek Ortadoğu’da güç kullanımını meşrulaştırması olarak kendisini gösterir. Bununla birlikte, Yahudi ve Hristiyan topluluklarının iç çeşitliliği göz ardı edilmemelidir, bu ideolojiye karşı çıkan adalet ve barış merkezli sesler de tarihsel olarak varlık göstermiştir.

Hristiyan Siyonizm’i, yalnızca teolojik bir inanç değil, aynı zamanda Amerikan toplumunda kültürel ve siyasi bir hegemonya aracıdır. Said’in “oryantalizm” eleştirisiyle birlikte düşünüldüğünde, Filistin topraklarının “boş” ya da “vadedilmiş” olarak kavramsallaştırılması, yerli halkın varlığını epistemik yani bilgi düzeyinde silmeye yönelik bir söylem üretir. Kutsal metinlerin ahiret anlayışına dayalı yorumları ise kolonyal, sömürgeci şiddeti meşrulaştıran bir araç haline gelir.

Ahir zaman senaryosu, Yahudilerin Ortadoğu’da toplanmaları, bölgeye hâkim olmaları ve Süleyman Mabedi ’nin yeniden inşasıyla Mesih’in dönüşünü müjdeleyen bir kehanet olarak görülür. Bu tür bir inanç, kaçınılmaz biçimde iktidar ve güç kullanımını beraberinde getirir. Ancak Siyonist propagandanın iddia ettiği gibi Yahudiler boş bir arazide devlet kurmamışlardır. Filistin’e giden ilk Yahudi göçmenlerin raporlarında geçen “Gelin güzeldir, fakat başkasıyla evlidir.” ifadesi, bölgenin zaten bir halkın vatanı olduğunu açıkça ortaya koyar. Dolayısıyla İsrail’in kuruluşu, başka bir milletin vatanının çalınmasıyla mümkün olmuş ve bu süreç emperyal destekle beslenen kolonyalist, sömürgeci bir proje olarak şekillenmiştir.

ABD’de Evanjelik hareketin sosyolojik temelleri, beyaz Protestan kimliği, kültürel muhafazakârlık ve milliyetçilikle iç içedir. Evanjelizm, Amerikan kimliğini “Tanrı’nın seçilmiş ulusu” olarak kurgularken, İsrail’e verilen desteği bu kimliğin bir parçası haline getirir. Kamuoyu araştırmaları, Evanjelikler arasında İsrail’e olumlu bakışın çoğunluk oluşturduğunu göstermekte ve bu da teolojik motivasyon ile siyasal tercih arasındaki korelasyonu güçlendirmektedir. Bu bağlamda Evanjelik Siyonist ittifak, teolojik bir ortaklığın yanında Amerikan ulusal kimliğinin yeniden üretiminde merkezî bir ideolojik mekanizmadır.

Siyonizm’in yayılması, 19. yüzyılın sonlarında Avrupa’daki antisemitizm ve ulus devletleşme süreçleriyle başlamış, Theodor Herzl’in, “Yahudi Devleti” adlı eseri ve 1897 Basel Kongresi ile siyasi bir harekete dönüşmüştür. İngiltere’nin Balfour Deklarasyonu (1917), II. Dünya Savaşı sonrası Holokost’un (!) yarattığı travma ve ABD’nin desteğiyle küresel bir güç haline gelmiştir.  Chaim Weizmann diplomatik kanadı temsil etmiş, David Ben Gurion ise İsrail’in kurucu başbakanı olarak Siyonizmi siyasi pratiğe dönüştürmüştür. Siyasi, kültürel, revizyonist ve dini Siyonizm akımları, bu ideolojinin farklı yönlerini temsil etmiştir.

ABD’de Evanjelik lobiler, Yahudi lobileriyle birleşerek Washington’da güçlü bir etki yaratmış, İsrail’e verilen desteği kurumsallaştırmıştır. Bu ittifak, Amerikan dış politikasında İsrail’e koşulsuz desteğin ideolojik temelini oluşturmuş, askeri yardımlar, diplomatik koruma ve ekonomik çıkarlarla birleşerek Müslüman coğrafyadaki güç dengelerini İsrail lehine şekillendirmiştir. Filistinlilerin yerinden edilmesi, su ve tarım kaynaklarının kontrolü ve kültürel hegemonya bu sürecin dünyevi yansımaları olmuştur.

Filistin halkı ise bu ideolojik ittifaka karşı siyasi, kültürel ve askerî direniş geliştirmiştir. Direniş yalnızca toprak mücadelesi değil, aynı zamanda tağuti söyleme karşı bir adalet ekseni üretimidir. Kültürel alanda müzik, edebiyat ve sanat, politik alanda ise ümmet dayanışması bu mücadelenin araçları olmuştur.”

Bugün çözüm, yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ahlaki ve kültürel bir seferberliktir. İslam dünyası, Filistin meselesini ümmetin ortak vicdanı olarak görmeli ve bu meselenin çözümüne dair tüm imkanlarını seferber etmelidir.

Aksa Tufanı sonrasında Filistin meselesi yalnızca bir işgal sorunu değil, küresel vicdanın sınavı haline gelmiştir. Hristiyan Siyonizm’inin teolojik kehanetiyle meşrulaşan emperyal tahakküm, artık yalnızca siyasi değil, ahlaki ve kültürel bir seferberlikle karşılanmalıdır. Bu bağlamda İslam dünyasının stratejisi yedi düzlemde yeniden inşa edilmelidir:

1. Diplomasi Düzlemi
İİT ve Arap Ligi koordinasyonu, Afrika, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’daki adalet merkezli devletlerle tematik bir “Filistin Dostları Forumu ”na dönüşmelidir. Bu forum, yıllık takvimli zirveler, ortak oylama disiplinleri ve BM komiteleriyle kurumsal iş birliği üretmelidir. Güney Afrika’ya karşı uygulanan boykot kampanyaları, bu düzlemde tarihsel bir örnek teşkil eder.

2. Medya ve Kültür Düzlemi 
Küresel medya karşı hegemonyasını kırmak için çok dilli içerik ağları, bağımsız veri tabanları ve görsel arşivler oluşturulmalıdır. Akademi, sanat ve sivil toplum üçgeninde, yıllık olarak zulüm ve soykırımın tartışıldığı istişareler düzenlenerek Filistin’in kültürel direnişi küresel dolaşıma sokulmalıdır. Bu süreçte BM İnsan Hakları Konseyi raporları ve UNESCO miras programları destekleyici araçlar olarak kullanılabilir.

3. Ekonomik Düzlem ve Boykot Stratejisi
Hassas tedarik zinciri haritalaması yapılmalı, kamu satın alma protokollerine ahlaki tedarik kriterleri eklenmelidir. Hedefli tüketici boykotları, yaptırım çekilmesi programları ve Filistin altyapısına uzun vadeli, şeffaf finansman sağlanmalıdır. Bu strateji, İslam ülkelerinin ve vicdan sahibi diğer ülke ve toplumların ortak iradesiyle kurumsallaştırılmalı, zulme ortak olan şirketlere yatırım uygulanmalı, mevcut yatırımlar geri çekilmelidir.

4. Kalkınma Düzlemi
Filistin direnişinin sadece protesto değil, inşa yoluyla da desteklenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, İslam İş birliği Teşkilatı’na bağlı ülkeler ile Filistin davasına dışarıdan katkı sunan devletler, ortak bir Filistin Kalkınma Fonu kurmalıdır. Bu fon, şeffaf yönetim ilkeleriyle çalışmalı, eğitim, sağlık, ulaşım ve dijital altyapı gibi temel alanlara uzun vadeli ve sürdürülebilir yatırımlar yapmalıdır. Bu strateji, Filistin’in ekonomik bağımsızlığını güçlendirir, toplumsal direncini artırır ve işgalin uzun vadeli etkilerini bertaraf etmeye katkı sunar.

5. Hukuki Düzlem
Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Adalet Divanı nezdinde İsrail’in savaş suçları belgelenmeli, Filistinli hukukçulara destek veren “Adalet için Hukuk Koalisyonları” kurulmalıdır. Bu düzlem, askeri işgalin hukuki teşhiri ve uluslararası kamuoyunun mobilizasyonu için kritik bir araçtır.

6. Güvenlik Düzlemi
İslam dünyası, “Filistin Güvenlik ve Koruma Gücü” adıyla bağımsız ve caydırıcı bir yapı kurmalıdır. Bu yapı, işgal bölgelerinde yaşayan Filistinlilerin can güvenliği için uluslararası koruma hatları kurmalı, Gazze ve Batı Şeria’da insani yardım koridorlarını güvence altına almalı, direnişin meşruiyetini uluslararası hukuk çerçevesinde belgelemeli ve teşhir etmelidir. Ayrıca siber saldırılara karşı dijital savunma sistemleri geliştirmeli ve BM kararlarının uygulanmasını denetleyecek uluslararası gözlemci birlikler oluşturmalıdır.

7. Diaspora Düzlemi
Diaspora düzlemi, Filistin halkının küresel vicdanla buluştuğu en güçlü alanlardan biridir. Batı’da ve dünyanın farklı bölgelerinde her hafta düzenlenen protestolar, yürüyüşler, kültürel etkinlikler ve akademik paneller işgalin zulmünü sürekli teşhir ederek hafızayı diri tutar ve tanıklığı örgütlü bir dayanışmaya dönüştürür. Bu düzenli mobilizasyon, yalnızca anlık bir tepki değil, süreklilik içinde küresel bir vicdan hattı üretir; sokaklardan üniversite kampüslerine, sanat galerilerinden dijital ağlara kadar Filistin’in hikâyesi yeniden anlatılır. Diaspora örgütlenmeleri bu etkinlikleri tematik olarak koordine ederek uluslararası medya gündemini şekillendirir, farklı ülkelerdeki sivil toplum hareketlerini birbirine bağlar ve Filistin’in direnişini kültürel, akademik ve siyasi boyutlarda küresel dolaşıma sokar. Böylece diaspora, sürgün edilmiş bir topluluk olmanın ötesinde, küresel vicdanın sürekli tanığı ve örgütlü sesi haline gelir; böylece yapılan her eylem zalimin teşhirini ve mazlumun yalnız olmadığını hatırlatan bir küresel vicdan hattı olarak işlev görür.

Kaynakça:
Albayrak, Şule. “Hıristiyan Siyonizmi.” SETA Perspektif, 17 Nisan 2024.
Darülfünun İlahiyat. “ABD’de Hıristiyan Siyonizmi: Kökeni, İnanç Esasları ve Günümüz Amerikan Siyasetine Etkisi.” Darülfünun İlahiyat Dergisi, 2023.
Herzl, Theodor. Der Judenstaat (Yahudi Devleti). Çeviren Mehmet Ali Ağaoğulları. İstanbul: İletişim Yayınları, 2004.
İslam İşbirliği Teşkilatı. “Filistin Meselesi Üzerine Stratejik Belgeler.” https://www.oic-oci.org.
Pappe, Ilan. Modern Filistin Tarihi: Bir Halkın Etnik Temizliği. İstanbul: Versus Kitap, 2011.
Said, Edward. Oryantalizm. İstanbul: Metis Yayınları, 1999.
Şahin, İsmail. “Hristiyan Siyonizmi ve Amerikan Dış Politikası.” Star Açık Görüş, 2018.