Aklın Sınırları ve Sorunları Üzerine Bir Deneme

“Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. 
O, akıllarını kullanmayanları murdar (inkârcı) kılar.”

(Yunus Suresi/100)

Her topluluğun kendine özgü bir kavram dünyası vardır. Toplum, bu kavramlar üzerinden düşünür, hisseder ve üretir. Duygu ve düşünce dünyasını ilmek ilmek örerek bir manevi miras oluşturur ve netice itibariyle bu miras hayat duruşunun temelini teşkil eder. Tüm insanlık için ortak olan en temel nesneler veya durumlar bile her toplum için farklı ve özel anlamlar taşıyabilir.

Söz gelimi, su, tüm dünya milletlerinin kullandığı hayatî bir maddedir. Fakat her milletin su ile kurduğu ilişki, oluşturduğu kavram haritası birbirinden farklıdır. Bütün insanlar suyu temizlik amacıyla kullanabilir. Ama Müslümanların suyun temizleyici niteliğine dair özel şartları vardır. Hristiyanlıkta ise su, vaftizle ilişkilendirilir. Bunlar ve benzeri şekillerde her toplumun su ile kurduğu ilişki farklılık arz eder ve bu farklılıklar başka toplumlar tarafından bir değer ifade etmeyebilir. Netice itibariyle nesneler ortak olsa da o nesne üzerinden oluşacak kavram haritası, anlam derinliği toplumların duyuşlarına göre değişiklik gösterir. Su gibi temel ve somut bir unsurda dahi bu denli çeşitli anlayışların gelişebildiğini göz önünde bulundurduğumuzda akıl gibi soyut ve muhtelif veçheleri bulunan bir kavramın tek boyutluluğundan bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla her toplumun hatta aynı toplum içinde farklı grupların akıl ile geliştirdiği münasebet farklı ve hatta belki de biriciktir.

Akıldan mahrum ya da aklını kullanmamayı tercih eden bireylerin bulunması mümkün olsa da yeryüzünde akılsız bir insan topluluğunun varlığından söz etmek mümkün değildir. Çünkü aklı olmayan/kullanmayan insanların uzun soluklu birlikte yaşamayı sağlayacak organizasyonu kurması imkânsızdır.

Her milletin bir akıl tasavvuru, aklı kullanma yöntemi vardır. Farklı duyuşlara sahip insan topluluklarına ilmi, içtimai, iktisadi, siyasi problemlerini ve tarihi tecrübelerini göz ardı ederek tek tornadan çıkma akıl yürütme yöntemlerini dayatmak hem o topluma zulüm hem de dünya düşünce tarihine bir haksızlıktır.

Dünya tarihi, 19. asırdan içinde bulunduğumuz yüzyıla kadar, toplumların dillerinin, dinlerinin, etnik kökenlerinin ve kültürlerinin asimilasyona tabi tutulmalarıyla doludur. Ancak dilin, dinin, etnik kökenin ve kültürün yok edilmesinden daha tehlikeli olan, pozitivizmle birlikte aklın birtakım yönlerinin ve metotlarının sakatlanarak yok edilmesidir. Burada aklın sakatlanmasından kasıt kişinin aklını yitirmesi değil, aklını kendi anlam-değer dünyasından soyutlayarak bir başkasının yöntemi ve duyuş tarzı ile kullanmasıdır. Yani ‘ben’ değil ‘o’ olmasıdır. “Ben” diyemeyen kimsenin de dini, dili ve ırkı da zaten olmayacaktır. 

Bugün İslam dünyası, modernitenin akıl tasavvuru karşısında anbean benliğini tüketmektedir. Müslümanların kendi akıl tasavvuruna vâkıf olmadan başka bir milletin akıl tasavvurunu birebir benimsemesi inançsız bir toplumu dost edinmekten, onları taklit etmekten daha tehlikelidir. Zira imanda bile taklit caiz olmamakla birlikte muteberdir. Çünkü taklit eden kimse asgari düzeyde de olsa, kendisinin ve taklit ettiği kişinin başka şahsiyetler olduğunun farkında olacak kadar akla ve kendilik bilincine sahiptir. Ancak kendi akıl duyuşundan vazgeçip başkasının akıl tanımını olduğu gibi kabul eden bir kimse, artık taklitten çıkmış ve o aklın bir ürünü olmuştur. Bunun sonucunda da o kimsenin kıyas kurabileceği bir ‘kendilik’ bilinci kalmamıştır. 

Modern dönemde aklın tek boyutlu bir hatta sıkışmasının en önemli sebeplerinden biri pozitivizmdir. Pozitivist düşünce, bilginin yalnızca deney ve gözleme indirgenebileceğini savunarak, aklı ölçülebilir olana yönelen dar bir yeti hâline getirmiştir. Bu yaklaşım, insan zihninin metafizik, ahlak, değer, anlam, gayb, keşf, ilham ve hikmet gibi alanlara uzanan geniş ufkunu dışarıda bırakmış; böylece aklın doğasında bulunan çok yönlülük büyük ölçüde zayıflamıştır. Sonuç olarak akıl, hakikati bütüncül bir bakışla kavrayan bir meleke olmaktan çıkarılarak daha çok teknik, araçsal ve faydacı bir işlevle sınırlandırılmıştır. İslam düşüncesinin temyizî, amelî ve nazari boyutlarıyla çok katmanlı bir akıl anlayışına sahip olduğu düşünüldüğünde, pozitivist yaklaşımın bu indirgemeci tavrı, aklın kendi asli tabiatından kopması veya iğdiş edilmesidir.

Bunun yanı sıra aklı, tek hareket noktası kabul etmek de başlı başına bir sorundur. Çünkü aklın sınırsız bırakılması doğasına aykırıdır. Zira akıl yapısı itibari ile sınırlıdır. Ve sınırlılığının en büyük şahidi de yine kendisidir. Mahdut olduğu bizatihi bilinen bir yetinin dünyaya ve fizikötesi aleme ilişkin meselelerde hudutsuzca tek araç kabul edilmesi metodolojik bir hatadır. 

Meseleyi etimolojik olarak ele aldığımızda karşımıza şöyle bir sonuç çıkmaktadır: Akıl kelimesinin kökeni ikaldir. Kök olarak somut nesnelerin birbirine bağlanmasını ifade eder. Tıpkı bir bedevinin deveyi iple bağlaması gibi. Yani iki varlık arasındaki araç. İki tarafı belli ölçülerle kavrayan ve birleştiren nesne. Demek ki aradaki ip (akıl), gerektiği gibi bağlanmazsa ya insan vasıtasız kalacak ya da daha fenası vasıtalar varoluş amacından boşanacaktır. 

Aklın doğasına aykırı hareket ederek, aklı biricik hareket noktası kabul edip onun önünde veya arkasında bir etken kabul etmeyenler, keyfi düşüncelerini umuma mal etmek adına, akıl kavramını cesurca kullanarak hem insan kaynağımızı hem de tecrübe edilmiş birikim vasıtalarımızı tüketmektedirler. Bu sebeple İslam’ın akıl dini olduğunu söylerken bu cümleyi temkinli bir şekilde kurmak zorundayız. Zira akıl dini olması, nakle rağmen aklı çalıştırdığı anlamına gelmez. Bununla birlikte dini bir meselenin akıl ile çelişmesi başka bir şey, o meselenin aklın bilme faaliyeti dışında kalması da başka bir şeydir. 

Misalen cehaletten kaynaklı olarak büyük günahlar işlemek için müsaade isteyen kimselere, Allah Resulü anlayışlı bir üslupla makul cevaplar vermiştir yahut iman için mühlet isteyen kâfirlere zaman tanıyarak zihinlerinde ve kalplerinde imanın intaş edeceği zeminler aramıştır. Ancak aklın kavrama yetisinin dışında olan meselelerde illa “mantıklı bir açıklama yapmalıyım” kaygısı duymamış, Rabbinden geleni olduğu gibi nakletmekle yetinmiş hatta art niyetli soru yönelten kimselere anladıkları dilden konuşmuştur.

Her kişioğlunun bir aklının olduğu ne kadar doğru ise her ilmi disiplinin de kendine ait bir usulü olduğu, aklın bu usuller çerçevesinde işlev gördüğü de o kadar doğrudur. Nasıl ki tıp ihtisasıyla uzaktan yakından alakası olmayan kimsenin, “Allah bana akıl vermiş, ben nasıl ameliyat olacağımı bilmez miyim?” demesi abes ise İslami ilimlerde de durum aynıdır. Elbette bir kimse hastalanmamak için ne kadar tıp, zarar etmemek için ne kadar matematik biliyorsa en az o kadar dini bilgi ve düşünce sahibi olmalıdır. Fakat dinin belli usullerini göz ardı ederek aklı tek hareket noktası kabul etmek, cehaletten başka bir şeyi ifade etmez. Burada elbette ki dinin, din adamlarına bırakılması gerektiğini kastetmiyoruz. Ancak her ilmin disiplini nasıl öğreniliyorsa din adına fikir yürütmek isteyenler de en azından usule dair temel bilgileri bilmek zorundadırlar. 

Esasında sadece dinin değil, hemen hemen tüm sosyal bilimlerin kaderi böyledir. Basit bir müzik aletini kullanmak, ufak bir ağacı resmetmek, bir duvarı tamir etmek gibi işlerde “İşi ehline teslim etmek lazım gelir.” diye bir kenara çekilenler, iş dine veya sosyal bilimlere gelince bir anda allame kesilebilmektedir. Bu da sosyal bilimlerin sunum malzemesi olan dilin, öyle veya böyle herkeste bulunmasından kaynaklı olsa gerek.

İslam Düşünce Geleneğinde Akıl-Giriş Seviyesinde

Doğru bir akıl tasavvuruna sahip olmak için önce İslam düşünce dünyasında aklın ne olduğunu, neyi ifade ettiğini açıklamaya çalışacağız. Ardından bilhassa modernizmle adeta yeni baştan ‘yaratılan’ aklı ve bize uzanma sürecini tetkik etmeye çalışacağız. Başlarken şunu da ifade etmek gerekir ki, İslam’da akıl derken, tamamını hiç yoktan Müslümanların şekillendirdiği bir aklı kastetmiyoruz. Dünya milletlerinin bu konudaki birikimlerinden faydalanarak Müslümanların elinde teşekkül etmiş bir kavramdan bahsediyoruz. Zira “Hakikat müminin yitik malıdır. Nerede bulsa alır.” kavl-i şerifince Müslüman düşünürler yapılan tercüme faaliyetleriyle dünya medeniyetlerinin akıl konusundaki birikimlerinden istifade etmişlerdir. Ancak bu ameliyeyi hayranlıkla değil daha doğrusunu aramak ve doğrunun yollarını keşfetmek gibi ilmi bir kaygı ile gerçekleştirmişlerdir. Bu kaygıları neticesinde dünya düşünce tarihine muhalled eserler ve köşe taşı isimler kazandırmayı başarabilmişlerdir. 

Akıl, Arapça ع-ق-ل harflerinden türemiştir: Hazır olan bilgiyi kabul etmeye yarayan kuvvet, kavrama gücü, kavrama gücü ile elde edilen bilgi anlamlarına gelmektedir.

Dinin ana kaynağı olan kitap ve sünnette akıl bu iki şekliyle karşımıza çıkmaktadır. İnsanın doğuştan sahip olduğu kavrama gücü de akıl olarak ifade edilmiştir. Bu kavrama gücü ile öğrenmiş olduğu bilgiye de akıl denmiştir.

Hz. Ali’nin şu şiiri bu meseleyi özetlemektedir:

Anladım ki, ilim iki kısımdır:
Doğuştan gelen ve işitilen.
Doğuştan geleni olmadıkça işitilenin faydası olmaz.
Tıpkı göz görmediği zaman güneş ışığının fayda vermediği gibi.
 

İslam düşünce faaliyetleri zaman içerisinde derinleştikçe aklın tanımında da bir derinlik ortaya çıkmıştır. Bu derinlik üç kademeli olarak fikir hayatımızda seyretmiştir.

Temyîzî akıl: Ayırıcı, seçici akıl. İnsan hangi maddi-manevi seviyede olursa olsun daima bir yarar-zarar ilişkisi gözetmekte, yararı seçip zarardan uzak durmaya çalışmaktadır. 

Amelî akıl: Kendi gibi akıllı varlıklara karşı gösterdiği tutum ve davranışları iyi ve kötü cinsinden değerlendirebilen akıl. Bu akıl türü kendi için fayda zarar ilişkisinden çok, umum için iyi kötü dengesini gözetir.

Nazari Akıl: Eşyanın yani var olanın gerçekliğini doğru yanlış olarak kavrayabilen, olabildiğince kavmi ve dini özelliklerden uzak insan türüne has tümel akıldır. 

Düşünce tarihimiz boyunca ihtilaflar olmakla beraber bizim için akıl; fayda-zarar, iyi-kötü, doğru-yanlış aleti olarak hayatımızda üç boyutlu şekilde yer etmiştir. 

Bunun yanı sıra Tanzimat’la birlikte Batı dünyasından bize tevarüs eden aklı, özellikle modernizmle beraber adeta yeni bir görev biçilen aklı da tanımak gerekir.

Latince modo’ kelimesinden üretilen modernus kelimesi daima yeni olanı tercih etmek ve öncelemek, eskiyi ne olursa olsun değiştirmeyi ifade etmektedir. Karşılaşılan bir meselede geçmişten gelen birikimi kullanmak yerine mevcut akılla yeni bir çözüm üretmeyi teklif etmektedir. Ve üretilen bu çözümde akıl; iyi-kötü, doğru-yanlış prensibinden daha çok fayda-zarar disiplini üzerine çalışmaktadır. Ayrıca kilisenin donuk yapısı gereği akıl ve onun ürünü olan bilgi daima dini düşünceyi kendi için bir tehdit olarak kabul etmiştir.

Görüldüğü gibi akıl ile ilgili olarak farklı toplumlar farklı sorunlar yaşamış, farklı duyuşlar geliştirmiştir. Bu sorunların karşılığında farklı çözümler üretmişlerdir. Akıl adına kendi tarihi sürecimizde yaşamadığımız problemleri yaşamış gibi davranarak hem geçmiş tecrübemizi yok etmekte hem de dikmediğimiz bir ağacın gölgesinde dinlenmeye çalışmaktayız. Bu da bizi bir akıl tutulmasına sürüklemektedir. Nihayetinde iki medeniyetin akıl serüveni ve aklı kullanma biçimleri oldukça farklıdır. Akıl, yöntem ve hedef itibariyle de iki medeniyet içinde farklı disiplinlerle çalışmaktadır. 

İslam’da akıl ve vahiy birbirinin rakibi veyahut alternatifi değildir. Aksine sağlam duyular, akıl ve vahiy birbirini destekleyen kaynaklar olarak kabul edilmiştir. Vahiy, aklı zararlı olabilecek sahalardan uzak tutarken, akıl da vahyi çıkarımları ile desteklemiş, vahyin ilkelerinde mündemiç olan hükümleri açığa çıkarmıştır. 

Müslüman bireyin amacı ve kulluk vazifesi meşru, doğru, iyi, temiz ve faydalı olanı aramak ve kesbetmektir. Bu istikamette Müslümanların kendi tarihi tecrübeleri ile geliştirdikleri akıl, vazgeçilmesi mümkün olmayan bir araçtır.

Dipnot:
1- Dine giriş kelimesi “ben” ile başlar. Benliği olmayanın şahitliği de dini de yoktur. Eşhedu.. (Ben şahitlik ederim ki…)
2- İbn’i Abbas'ın rivayetinde, Yahudilerin, yanlarında Ka'b b. Eşref olduğu halde, Hz. Peygambere geldikleri, "Ey Muhammed, Allah, mahlûkatı yaratmıştır. Peki, Allah'ı kim yaratmıştır? şeklinde tevhide aykırı bir soru sordukları, Hz. Muhammed’in bu soru üzerine sinirlendiği, hatta bazı rivayetlerde Yahudilerin üzerine yürüdüğü ardından Cebrail’in gelerek onu teskin ettiği, "Ey Muhammed kanatlarını indir, yani şefkatli ol" diyerek İhlas Suresini indirdiği nakledilmiştir. Hz. Muhammed, onlara bu sureyi okuyunca, "Bize Rabbini anlat. Mesela pazusu nasıl, eli,kolu nasıl?" diyerek şekillendirmeye çalışmışlardır. Bu söylemleri üzerine de "Allah'ı hakkıyla takdir edemediler, bilemediler" Zümer Suresi 67 ayeti vahyedilmiştir. İbn Hişam 1/571
3-  Kıyas usulü
4- Kendi akıl tecrübemizi ve geleneğimizi önceleyerek diğer toplumların akıl kavramına temkinli yaklaşmamız gerektiğini ifade eden bu çabamızı en kısa biçimde, biraz da latifeşinaslık ile özetleme ihtiyacı duysaydık atalarımızın “Gavurda akıl olsa Müslüman olur.” darb-ı meseline sığınırdık.
  

Yorum Yapın