Adem Palabıyık: Batı, İslam’ı özel alanda özgür ama kamusal iddiası sınırlı bir din olarak tanımlarken; seküler ortamda yetişen Müslüman birey, inancı koruma ile çatışmadan kaçınma arasında sürekli bir denge kurmak zorunda kalıyor.

img
Adem Palabıyık: Batı, İslam’ı özel alanda özgür ama kamusal iddiası sınırlı bir din olarak tanımlarken; seküler ortamda yetişen Müslüman birey, inancı koruma ile çatışmadan kaçınma arasında sürekli bir denge kurmak zorunda kalıyor.

1. “Batı” kavramının üzerine kurulduğu temeller nelerdir ve Batı’nın İslam algısı hangi tarihsel, kültürel ve teolojik zeminde gerçekleşmektedir?  Günümüzde bu algı hangi biçimlerde sürüyor?

Bu soru, hem medeniyet teorisi hem tarihsel bilinç hem de güncel siyasal–kültürel pratikler açısından ele alınmalıdır. Aşağıda meseleyi katmanlı ve analitik biçimde açıklayabiliriz. “Batı” coğrafi bir yön tanımı olmaktan çok, tarihsel olarak inşa edilmiş bir medeniyet kimliğidir. Bu kimlik üç ana sütun üzerinde yükselir:

1. Antik Yunan – Roma Mirası (Akıl ve Hukuk): Bu miras, Batı’da aklın vahyin önüne geçirilmesi anlayışını beslemiştir. İslam dünyasında ise akıl–vahiy çatışma değil denge içindedir.

2. Hristiyanlık (Teolojik Çerçeve): Kilise merkezli kurtuluş anlayışı vardır; “seçilmişlik”, “günah” ve “kefaret” teolojisi kavramları üzerinden ilerler. İslam, bu teolojik çerçevede rakip ve düzeltici (tashih edici) bir vahiy olarak algılanmıştır.

3. Modernite – Aydınlanma – Sekülerizm: Din kamusal alandan çekilmiştir. Bilim, birey, ulus-devlet merkeze alınmıştır. Batı artık kendini “evrensel norm üreticisi” olarak görür. Ancak bu evrensellik, Batı merkezli bir evrenselliktir.

Batı’nın İslam algısı teorik değil, tarihsel çatışma deneyimleri üzerinden şekillenmiştir. Hatta İslam, Hristiyanlık açısından son vahiy iddiasında bulunan, Teslis’i reddeden, peygamberlik kurumunu yeniden tanımlayan bir meydan okumadır. Orta Çağ’da ise İslam, “sapkınlık” olarak sunulmuştur. Haçlı Seferleri döneminde “askerî–dini düşman” olarak sunulan İslam, “kutsal toprakların gaspçısı”; “öteki”, “tehdit”, “kâfirdir” ve bu dönem Batı bilinçaltına kalıcı bir düşman imgesi yerleştirmiştir. Osmanlı döneminde ise Batı için İslam, siyasal ve jeopolitik tehdittir ve İslam artık sadece inanç değil, devlet ve güçtür. “Türk korkusu” ve “Doğu despotizmi” söylemi üretilmiştir. Ayrıca İslam, ilerlemeye engel bir yapı olarak kodlanır. Oryantalizm, İslam’ı durağan, akıl dışı, kadın düşmanı ve şiddet eğilimli gösterir. Bu söylem, sömürüyü meşrulaştırma aracıdır.

Bugün algı, biçim değiştirmiştir ama öz değişmemiştir. İslam, terör ve radikalleşme olarak görülür. “Ilımlı Müslüman / radikal Müslüman” ayrımı vardır. İslam artık teolojik değil, güvenlik sorunu olarak sunulur. Müslüman, öfkeli, geri kalmış, erkek egemen olarak gösterilir; kaos, savaş, kriz ve negatif temsil İslam'a atfedilir. Bu nedenle Batı, İslam’ı anlamak için değil, yönetmek, dönüştürmek ve sınırlandırmak için tanımlar.

2. Fen bilimlerinin temelleri İslam bilginlerinin eserlerinde atılmış olmasına rağmen, neden benzer bir bilimsel ve entelektüel modernleşme İslam dünyasında gerçekleşmedi? Bunun tarihsel, teolojik, sosyo-politik veya epistemolojik sebepleri nelerdir?

Bu soru, “Neden geri kalındı?” gibi basit bir çerçeveyle değil; “Neden farklı bir tarihsel yol izlendi?” sorusuyla ele alındığında anlamlı olur. Çünkü mesele bir eksiklik değil, kırılma ve yön değişimi meselesidir.

“Bilim İslam’dan çıktı ama Batı’ya geçti” tezi eksiktir; çünkü İslam dünyasında bilim, ibadet, hikmet ve ahlakla iç içeydi. Bilgi araç değil, anlam üretirdi. Fen bilimleri metafizikten kopuk değildi. Batı’da ise modern dönemde bilgi, güç üretme aracına dönüştü. Bilim, ahlaktan ve metafizikten ayrıldı. Doğa “okunan ayet” değil, “kontrol edilecek nesne” oldu. Dolayısıyla mesele, “İslam dünyası neden Batı gibi olmadı?” değil, “Neden Batı’nın yolu evrensel tek yol kabul edildi?” sorusudur.

Beytülhikme ve Nizamiye medreseleri gibi merkezler kişilere bağlıydı; kurumsal özerklik zayıftı. Batı’da üniversiteler hukuki özerklik kazandı. Nesiller arası bilgi aktarımı sağlandı. İslam dünyasında bilim, devlet iradesine bağımlı kaldı. Bağdat (1258) sadece bir şehir değil, bilgi ekosistemiydi. Kütüphaneler, âlim ağları ve tercüme merkezleri yok edildi. Batı’da ise aynı dönemde Rönesans başlamaktaydı. Bu fark genellikle hafife alınır ama tarihsel kopuşun merkezidir. Sonraki süreçte İslam'da “bid’at korkusu” yaygınlaştı. Bu bilgiye değil, bilgiye ilişkin korkuya yol açtı. İctihad kapısı fiilen daraldı. Hukuk alanında istikrar sağladı ama düşünsel yenilenmeyi sınırladı. Bilgi, tekrar eden şerh ve haşiyelere dönüştü.

İslam dünyasında, vakıf sistemi bilim için yeterliydi ama teknolojik dönüşüm üretmedi. Bilim, devlet ve vakıf himayesinde kaldı, piyasayla birleşmedi. İslam dünyası bu epistemolojik dönüşümü ahlaki gerekçelerle reddetti; fakat yerine yeni bir üretken model koyamadı.

İslam dünyası, bilimi terk etmedi ama bilimi dünyevileştirmeyi reddetti. Batı ise bilimi ahlaktan kopararak sıçrama yaptı. Asıl soru şudur: “İslam dünyası, kendi epistemolojisini koruyarak modern bilimle nasıl yeniden ilişki kurabilir?” Bu da taklitçi modernleşmeyle değil; ne nostaljiyle ne de sekülerleşme dayatmasıyla olur. Ancak yeni bir bilgi ahlakı, kurumsal özerklik, ictihadın yeniden canlanması, bilim–ahlak birlikteliği ile mümkündür.

3. Batı demokrasileri ve laik sistemler, İslam’ın kamusal görünürlüğünü ve dini özgürlüklerini hangi sınırlar içinde tanımlamaktadır? Mesela Fransız İslam’ı gibi bir İslam oluşturma hedefleri var mı? Seküler kültürün etkisi altında yetişen Müslüman bireyler mahremiyet, kamusal alan ve “İslam devleti” arzusu arasında nasıl bir denge kuruyor?

Din özgürdür; fakat “kamusal alan nötr olmalıdır” ilkesi esastır. İslam, ibadet ve bireysel inanç olarak korunur; hukuk, siyaset ve kamusal norm üretme iddiası taşıdığında sınırlandırılır. Başörtüsü, minare, helal, cinsiyet ayrımı gibi konular “özgürlük” değil, “uyum”, “laiklik” ve “kamu düzeni” tartışması içinde ele alınır. İslam’a yaşama hakkı tanınır, yön verme hakkı tanınmaz. Bu, Fransız İslamı’dır. İslam’ı yasaklamak değil, yeniden biçimlendirme girişimidir. Ortaya çıkan profil ne tamamen seküler ne de klasik siyasal İslamcıdır; parçalı, müzakereci ve savunmacıdır. Yani Batı, İslam’ı özel alanda özgür ama kamusal iddiası sınırlı bir din olarak tanımlarken seküler ortamda yetişen Müslüman birey, inancı koruma ile çatışmadan kaçınma arasında sürekli bir denge kurmak zorunda kalıyor.

4. Batı toplumlarının dini inanç ve pratiklerden büyük oranda koptuğu/sekülerleştiği söylemi ne kadar gerçeği yansıtmaktadır? Bu bağlamda sekülerleşme dini anlayışı yok etti mi?  Batı’da ortaya çıkan dini canlanma ve yeni dini hareketler sekülerleşme içinde nasıl izah edilebilir?  İslam’ın bu canlanma içinde yeri nedir?

Bu soru, sekülerleşme tezinin sınırlarını ve Batı’daki din–modernlik ilişkisinin gerçekte nasıl işlediğini sorgular. Buradan başlayalım.

Batı “dinden koptu” söylemi kısmen doğru, genelde yanıltıcıdır. Batı’da gerileyen şey, kurumsal din (kilise, ruhban, zorunlu ritüeller)’dir. Gerilemeyen, hatta biçim değiştiren şey ise inanç ihtiyacı, anlam arayışı, ahlaki ve metafizik sorulardır. Yani Batı dinsizleşmedi; din biçim değiştirdi.

Sekülerleşme dini yok etmedi. Dini kamusal iktidardan ayırdı, ama bireysel ve kültürel düzeyde ortadan kaldıramadı. Ortaya çıkan durum şöyle özetlendi: “Tanrı’ya inanıyorum ama kiliseye gitmiyorum”, “Spiritüelim ama dindar değilim”. Bu, dinin ölümü değil, özerkleşmesidir. Batı’daki dini canlanma ve Yeni Dini Hareketler bağlamı ise farklıdır.  Sekülerleşme lineer bir süreç değildir. Modern birey ise bilimde ilerledi, ama varoluşsal boşluk yaşadı. Bu boşluk, yeni toplumsal hareketler gibi yapılara alan açtı ve sekülerleşme, paradoksal biçimde dini çoğullaştırdı. Batı’da sekülerleşme dini yok etmedi; onu parçaladı, bireyselleştirdi ve çeşitlendirdi. İslam ise bu ortamda “özel alana çekilen din” modeline en çok direnen ve bu nedenle en fazla görünür ve tartışmalı olan inanç olarak öne çıkarıldı. Batı, dünyaya İslam’ı böyle servis etti, maalesef.

5. Batı’da yaşayan Müslümanlar, özellikle ikinci ve üçüncü kuşaklar, kimliklerini koruma ve temsil etme süreçlerinde hangi zorluklarla karşılaşmaktadır? Batı toplumlarında Müslüman kimliği nasıl inşa edilmekte ve diaspora ile göç deneyimleri bu kimliği nasıl dönüştürmektedir?

Batı’da yaşayan Müslümanlar—özellikle ikinci ve üçüncü kuşaklar—kimliklerini artık “koruma” dan çok, “yeniden inşa ve müzakere etme” süreci içinde yaşamaktadır. Bu süreç hem dış baskılar hem de iç gerilimler tarafından şekillenir. İkinci ve üçüncü kuşak Müslümanlar, birey olmaktan çok, “Müslümanların temsilcisi” ve “İslam’ın vitrin yüzü” gibi konumlara zorlanırlar. Bir bireysel hata, tüm topluluğa mal edilebilir. Bu durum, sürekli bir otosansür ve “örnek Müslüman olma” baskısı üretir. Müslüman kimlik, güvenlik sorunu ekseninde okunur. İbadet ve semboller (başörtüsü, sakal, cami) siyasileştirilir. Bu, özellikle genç kuşaklarda şu ikilemi doğurur: “Görünür olursam dışlanırım, görünmez olursam kendim olmam.” Bu durum, “arada kalmışlık” tan çok, çift yönlü reddedilme hissi üretir.

Batı’da Müslüman kimlik, çoğu zaman medya, akademik oryantalist dil, güvenlik ve entegrasyon politikaları üzerinden tanımlanır. Bu inşada Müslüman, homojen, gelenekçi, kadın haklarına mesafeli, moderniteyle sorunlu olarak kodlanır. Bu, öznel bir kimlik değil, atanmış bir kimliktir.

Buna karşılık genç kuşak Müslümanlar, “kültürel İslam” ile “inanç merkezli İslam” ı ayırmaya başlar. Etnik kimlikten (Türk, Arap, Pakistanlı) ziyade ümmet bilinci veya etik-dini kimlik geliştirir. Bireysel dindarlık formlarını öne çıkarır. Bu, klasik cemaat yapılarından daha akışkan ve seçici bir kimliktir. İkinci ve üçüncü kuşaklar, İslam’ı Batı’nın hak, özgürlük, eşitlik diliyle ifade eder; ancak bu dil, bazen İslam’ın kendi epistemolojisini geri plana iter. Bugün Batı’daki Müslüman kimlik, savunma refleksiyle başlayan, müzakereyle devam eden ve yavaş yavaş kurucu bir özne olma arayışına giren bir süreçtedir.

6. Seküler bilim dili “nötr” olduğu iddiasıyla evrenselleşirken, İslam dünyası bu paradigmayı neden sorgulamıyor? İlahiyat ve sosyal bilimlerde inanç merkezli bir dilin yerine “nesnel” ifadelerin tercih edilmesi epistemolojik bir özgüven eksikliğine mi işaret ediyor? Yeni bir İslami bilim dili oluşturmak mümkün mü?

Bu soru bilgi–iktidar–özgüven ekseninde durur. Bu sebepten cevap daha çok teorik olmalıdır.  Kavramsal bir yanıt vereyim: Seküler bilim dili gerçekten “nötr” mü? Hayır.

Seküler bilim dili, metafiziği dışlayan, vahyi bilgi kaynağı olarak tanımayan, insan-merkezli ve fayda odaklı bir örtük dünya görüşü taşır. “Nötr” iddiası, bu varsayımların görünmezleştirilmesiyle mümkündür. Yani evrensellik ile Batı epistemolojisinin standartlaşması eşitlendirildi.

İslam dünyası bu paradigmayı üç temele dayandırır. Sömürge sonrası zihinsel hiyerarşi, “bilim eşittir Batı’da üretilir” algısı içselleştirildi. Sorgulamak yerine uyumlanmak tercih edildi. Bir de akademik meşruiyet baskısı oluştu; seküler dil ile bilimsel dil aynılaştırıldı, inanç merkezli dil eşittir “normatif / ideolojik” etiketiyle dışlandı. Akademisyen, tanınmak için kendi dilini bastırdı. Son olarak epistemolojik parçalanma yaşandı: İlahiyat, sosyal bilimlerden; sosyal bilimler ise metafizikten koparıldı. Ortak bir İslami bilgi çerçevesi üretilemedi.

İslam düşüncesi, bilginin değer-yüklü olduğunu bilir ama bu değeri bilim dışı saymaz. Seküler dil tercihi, çoğu zaman “kendi hakikat iddiamı açıkça savunursam dışlanırım” kaygısından etkilenir. Yeni bir İslami bilim dili mümkün müdür? Aslında teorik olarak evet; pratik olarak zor ama mümkündür. Bilgi, sadece “nasıl” değil, “niçin” sorusunu da sormalıdır. Değerleri gizlemek yerine açıkça temellendirmelidir. Adalet, emanet, fıtrat, hikmet gibi kavramlar modern disiplinlerin içine çeviriyle değil, yeniden inşa ile girmelidir. “Batı’ya cevap” dili yerine kendi problemlerini tanımlayan bir dil kullanabilir. Gerçi Al-Attas, Bennabi ve Nasr gibi isimler bunun ilk adımlarını attı ama kurumsallaşamadı. Kökten kopmayan isimler daha etkili olabilir.

Yani seküler bilim dili, nötr olduğu için değil, güçlü olduğu için evrenselleşti. İslam dünyasında “nesnel” dile sığınma, çoğu zaman hakikat iddiasını erteleme anlamına geliyor. Yeni bir İslami bilim dili mümkündür; ancak bu, özgüven, kavram üretimi ve kurumsal cesaret gerektirir.

7. Tekno-seküler çağın insani ve ahlaki krizleri, Batı’nın kendi değerlerini yeniden sorgulamasına yol açabilir mi? Mesela “Aksa Tufanı” Batı’nın İslam dünyasına ve kendi ahlaki değer sistemine bakışında bir kırılma anı oluşturabilir mi? Gazze’deki İslami temsil, Batı’daki İslam algısını nasıl etkiledi? İslamofobi zemin mi kaybediyor yoksa yeni ideolojik biçimlerde  güçleniyor mu?

Evet, tekno-seküler çağın insani ve ahlaki krizleri Batı’yı kendi değerlerini sorgulamaya zorluyor; ancak bu sorgulama henüz kurucu bir muhasebeye değil, çoğu zaman savunmacı ve seçici bir yeniden üretime evriliyor. “Aksa Tufanı” ve Gazze süreci bu çelişkiyi çıplaklaştıran bir kırılma anı oldu.

Yorum Yapın