1.“Batı” kavramının üzerine kurulduğu temeller nelerdir ve Batı’nın İslam algısı hangi tarihsel, kültürel ve teolojik zeminde gerçekleşmektedir? Günümüzde bu algı hangi biçimlerde sürüyor?
Coğrafi bir nitelemeden ziyade sahip olduğu temel felsefi ve sosyolojik değerlere atıfta bulunan “Batı” kavramı; bilimsellik, rasyonalizm, romantizm, sekülerleşme ve bireyselcilik gibi kavramlar temelinde inşa edilmiştir. Mevcut duruma ulaşana kadar Antik Yunan, Roma medeniyeti ve ardından bunlar üzerine inşa ettiği aydınlanma ve modernite kavramları kapsamında öteki olarak “Doğulu” ve İslam’ı geliştiren Batı, bir bakıma kendi meşruiyeti için rekabet alanı kurmuştur. Ancak günümüze doğru bu algının çeşitlendiğini de ifade etmek gerekir. Zira farklı çevrelerden gelen eleştirel yaklaşımlar, daha önce kendisini ideal bir zemine konumlandıran; İslam’ı Doğulu ve geri olarak tanımlayan bakış açısını, bilhassa göç olgusu ile birlikte müzakereci bir zemine doğru taşımaktadır. Bununla birlikte hâlen Batı’da islamofobia, medya temelli sterotipler ve önyargılar farklı kesimlerde varlıklarını sürdürmektedir.
2. Fen bilimlerinin temelleri İslam bilginlerinin eserlerinde atılmış olmasına rağmen, neden benzer bir bilimsel ve entelektüel modernleşme İslam dünyasında gerçekleşmedi? Bunun tarihsel, teolojik, sosyo-politik veya epistemolojik sebepleri nelerdir?
Bilhassa 8-12. yüzyıllar arası İslam dünyasında meydana gelen gelişmeler, Beytü’l Hikme bünyesinde yapılan tartışmalar ve çalışmalar ile önemli bir ilerleme kaydetmişti. Ancak bu süreci baltalayan Moğol istilası, haçlı seferleri ve politik zeminde parçalanan İslami söylem, otoriteyi önemli derecede zayıflatmıştır. İslam dünyasının söz konusu nedenlerle düşüşe geçtiği bu dönemde Batı, yeni kurumsal bir atılım gerçekleştirerek bunu sürekli hale getirdi. Özellikle sanayi ve Fransız devrimlerini bu gelişimi için hayati bir noktaya taşıyan Batı dünyası, sadece ekonomik değil bilimsel tartışmaların da hızlanması için gerekli sosyo-ekonomik ve politik zemini hazırlamıştır. Bu minvalde İslam dünyasının düşüşe geçtiği dönemde yükselişe geçen ve bunun için verimli zemini hazırlayan Batı’nın mevcut konumunu, birçok faktörün bir araya gelişi ile ilişkilendirmek gerekir.
3. Batı demokrasileri ve laik sistemler, İslam’ın kamusal görünürlüğünü ve dini özgürlüklerini hangi sınırlar içinde tanımlamaktadır? Mesela Fransız İslam’ı gibi bir İslam oluşturma hedefleri var mı? Seküler kültürün etkisi altında yetişen Müslüman bireyler mahremiyet, kamusal alan ve “İslam devleti” arzusu arasında nasıl bir denge kuruyor?
Bütün Avrupa devletlerinin politikalarını tek bir başlık altında incelemek mümkün değildir. Bilhassa İslam’ın kamusal alanda görünürlüğü, bazı ülkelerde bir hak olarak görünürken, bazı ülkelerde bir müdahale olarak algılanabilmektedir. Örneğin Amerika, Kanada ve Hollanda gibi ülkelerde dinin kamusal alanda görünümü daha baskın iken; Fransa, İsviçre ve Belçika gibi ülkelerde dinin bireysel olarak algılanma ve kişisel alana hapsedilmesi gerektiği tutumu daha hâkimdir. Nitekim bu tutumdan dolayı bilhassa Fransa’da İslam anlayışının yerelleştirilmesi, İslam’ın Fransız politik sistemine ve sosyo-kültürel anlayışına uygun bir forma taşınması gibi uygulamalar hâkimdir. Nitekim bu kapsamda Fransa, kendi ülkesindeki camiler üzerinde farklı ülkelerin etkisini azaltmak için imamların Fransız değerlerine göre yetiştirilmesini sağlamaya çalışmaktadır.
Avrupa değerleri içinde yetişen Müslüman gençliğin dini anlayışının, kolektif değil bireysel; ahlaki, kimlik ve manevi anlam arayışı gibi bir noktaya doğru evirildiğini ifade etmek gerekir.
Bu bağlamda bazı genç gruplar İslam’ı daha derin ve kültürel bir boyut ile yaşamaya çalışırken bazıları da Batı’nın somut kültürü ile uyumlu bir forma büründürerek, N. Göle’nin “kamusal İslam’ın estetikleşmesi” kavramıyla ifade edilebilecek bir noktaya taşımaktadır.
Avrupalı devletlerin İslam’a yönelik politikalarının tek düzeyliğinden bahsedemeyeceğimiz gibi, oradaki Müslümanları da tek bir kimlik kodu etrafında değerlendirmek mümkün değildir. Ancak büyük oranda kök ülkenin veya dahil olunan İslami yorumun etkisi ile olası bir İslam ülkesine yönelik tutumlar değişebilmektedir.
4. Batı toplumlarının dini inanç ve pratiklerden büyük oranda koptuğu/sekülerleştiği söylemi ne kadar gerçeği yansıtmaktadır? Bu bağlamda sekülerleşme dini anlayışı yok etti mi? Batı’da ortaya çıkan dini canlanma ve yeni dini hareketler sekülerleşme içinde nasıl izah edilebilir? İslam’ın bu canlanma içinde yeri nedir?
19. yüzyılda Batılı toplumların, diğer toplumlardan önce düz çizgisel zeminde sekülerleştiğine yönelik düşüncenin tam anlamıyla gerçekleştiğini ifade etmek mümkün değildir. Ancak devlet destekli kurumsal dine yönelik inancın, tabiiyetin ve katılımın önemli oranda kaybolduğunu söylemek mümkündür. Avrupa’da dinin halk üzerindeki etkisinin azalması ile birlikte, devlet ve din arasındaki ilişki de önemini yitirmeye başladı. Zira dinin toplumsal kontrol aracı olarak etkisini kaybetmesi, devletin yeni araçlara yönelmesine neden oldu.
Batı’da kurumsal dinin düşüşü, bireysel veya devlet dışı dini söylemlerin kısmen de olsa yükselmesine neden oldu. Ancak burada dinin görünür olmasına, Batılı bireyin dini değerlerini yeniden keşfetmesine imkân veren unsur büyük oranda göçmen gruplarıdır.
Daha açık bir ifadeyle; Batı içinde sekülerleşme hareketlerinin manevi inancı ve arayışı tamamen yok ettiğini ifade etmek mümkün değildir. Ancak modern argümanlar ile kendisini özgür bir noktaya yerleştiren birey, Grace Davie’nin meşhur ifadesi ile bağlanmadan inanmayı (Believing without belonging) tercih etmektedir. Zira birey bu şekilde, maneviyatın sadece ruhsal tatminini yaşarken, sorumluluktan kaçınma imkânı bulabilmektedir.
Batı toplumlarında kurumsal dinin düşüşü, yeni dini hareketlerdeki önemli artışı da beraberinde getirmektedir. İnsanların manevi dünyalarını tatmin etme ve/ya değer odaklı hayat arayışları, onları küçük ölçekli dini, kültürel ve ideoloji temelli gruplara yönlendirmektedir. İslam ise bu süreçte güçlü bir kimlik olarak var olmayı başarabilmektedir. Özellikle, Batı’da Hristiyanlığın kamusal alandan çekilişi, İslam’ın göçmenlerle birlikte daha görünür olmasını sağlamaktadır. Ancak burada siyasal İslam değil, kültürel ve hak temelli bir İslam’ın Avrupa devletlerinde görünür olmaya başladığını ifade etmek gerekir.
5. Batı’da yaşayan Müslümanlar, özellikle ikinci ve üçüncü kuşaklar, kimliklerini koruma ve temsil etme süreçlerinde hangi zorluklarla karşılaşmaktadır? Batı toplumlarında Müslüman kimliği nasıl inşa edilmekte ve diaspora ile göç deneyimleri bu kimliği nasıl dönüştürmektedir?
Batı toplumlarındaki Müslümanların genel anlamda bir kabul gördüklerini söylemek mümkün değildir. Bilhassa Ortadoğu’da yaşanan çatışma alanları ve bu tür çatışmaları beslediği düşünülen felsefi anlayıştan dolayı İslam; şiddet ve terörizm gibi kavramlarla anılmaya devam etmektedir. Ancak bu anlayışın gündelik hayata yansıması çoğunlukla yabancı, öteki, tehlikeli gibi kavramlarla olurken; Müslümanların kendilerini ifade etmeleri önünde ciddi bir engel olmaya devam etmektedir. Bu nedenlerden dolayı ikinci ve üçüncü kuşak Müslüman gençlerde dahi tam aidiyetin gerçekleştiğini söylemek zordur. Öyle ki, bu tür gençlere ebeveynlerinin geldiği ülke sorularak yeni bir tehlike zemini inşa edilmektedir. Bu durum bir bakıma, birinci kuşak sonrası gençlerin kabul görmek için kendilerini daha modern ve Batılı değerlerle donatmasına neden olmaktır. Bu durum kendi içinde bir kabulleniş arayışını, kültürel değerlerden uzaklaşmayı ve aile içi tartışmaları da beraberinde getirebilmektedir. Bunlar ise yeni kuşaklarda ana dil kullanımını, geleneksel değerlere bağlılığı azaltırken; dinin ebeveyn kültüründen arındırılarak daha “bilinçli” bir noktaya taşınmasını da sağlayabilmektedir. Bu şekilde İslam, artık kültürel değil evrensel hakikat iddiasına açılan bir pencereden anlaşılmaktadır.
Batı’da Hristiyan dinindeki kurumsal zayıflama, İslam söz konusu olunca kısmen farklı bir noktada işlemektedir. Öyle ki, diasporik bir çerçevede bir araya gelen göçmenler büyük oranda cami dernekleri, uluslararası Müslüman öğrenci kulüpleri, yardım kuruluşları veya genel olarak gençlik hareketleri üzerinden yeniden canlanmakta ve bir kimlik-aidiyet zemini sunmaktadır.
6. Seküler bilim dili “nötr” olduğu iddiasıyla evrenselleşirken, İslam dünyası bu paradigmayı neden sorgulamıyor? İlahiyat ve sosyal bilimlerde inanç merkezli bir dilin yerine “nesnel” ifadelerin tercih edilmesi epistemolojik bir özgüven eksikliğine mi işaret ediyor? Yeni bir İslami bilim dili oluşturmak mümkün mü?
Tarihsel süreç içerisinde elde ettiği gelişmeler neticesinde genel olarak 18. yüzyılda seküler bir zemine doğru kayan Batı düşüncesi, pozitivizm ve rasyonalite özelinde yeni nesnel bir dil inşa etti. Evrensel hakikat temelli bu anlayış, doğa yasalarının keşfi ve ölçülebilirlik gibi somut verilere dayanmayı da bir kanıt olarak öne sürmeye çalıştı. Aklın ve bilimin temel alındığı yeni bir alana işaret eden bu söylem, dini ve doğaüstü değerlerden arınmış kültürler üstü bir anlayış sundu ve kendisini de en ideal ve ileri toplum olarak konumlandırdı. Kendisini bilimin yegane sahibi ve işleticisi konumunda gören Batı, eğitim yolu ile Batı dışı toplumlarda da bu söylemi ve işleyişi meşrulaştıran bir alan inşa etti.
Söz konusu söylemin karşısında konumlandırılan İslami söylem ise savunmaya geçerek varlık mücadelesi vermeye çalışırken, aslında nesnel iddianın aksine öznel bir dil kullanmayı tercih etti. Bir taraftan evrensellik iddiasında bulunan Batılı ve seküler değerler, diğer taraftan uhrevi olana işaret eden ve bu alan ile kendisini sınırlandıran İslami söylem ciddi bir yıpranmaya ve eleştiriye maruz kaldı. Batı eksenli bilim dilinin, kullandığını iddia ettiği evrensel hakikat karşısında, uhrevi olan ile irtibatını kaybetmemeye özen gösteren İslami söylemin sadece ilahiyat alanına çekilmesi, bu anlamda hem eleştirilerin dozunu artırmakta hem de savunma alanını olabildiğince genişletmektedir. Halbuki taşıdığı değerler itibariyle İslam, hem dini hem de dünyevi bir din olarak her iki alanda da söz söyleyebilecek bir zemine sahiptir.
7. Tekno-seküler çağın insani ve ahlaki krizleri, Batı’nın kendi değerlerini yeniden sorgulamasına yol açabilir mi? Mesela “Aksa Tufanı” Batı’nın İslam dünyasına ve kendi ahlaki değer sistemine bakışında bir kırılma anı oluşturabilir mi? Gazze’deki İslami temsil, Batı’daki İslam algısını nasıl etkiledi? İslamofobi zemin mi kaybediyor yoksa yeni ideolojik biçimlerde güçleniyor mu?
Batı’nın temsil ettiğini iddia ettiği evrensel değerlerde dönemsel olarak birtakım kırılmalar ve eleştiriler yükselse de bunun bir parametre değişikliğine neden olacağını iddia etmek zordur. Zira Batı içinde kurumsal anlayış çok köklü ve derin bir anlama sahiptir. Güncel bir örnek olarak; Batı’nın Aksa Tufanı ve ardından İsrail’in başlattığı saldırılar karşısında kendi politikalarına yönelik içten bir eleştiri yükselse de, genel anlamda bu eleştirinin bir geleneğe dönüşmediği ortadadır.
Gazze’de yaşananlar ve bazı kesimler tarafından-çok büyük oranda Batılı hümanist değerler etrafında değerlendirilerek-yapılan gösteriler İslam’a ve İslami olana yönelik önemli oranda bir tutum değişikliğini tetiklemedi. Ancak bu halklar, devlet politikalarının yine temsilciliğini yaptıklarını iddia ettiği insani değerlere yönelmesinde kayda değer eleştiriler yükseltmiştir. Bu gelişmeler doğrultusunda Batı’da islamofobia zemin kaybetmek yerine daha keskin sınırlarla ayrılıyor. Daha açık bir ifade ile, Aksa Tufanı, Batı’da önemli bir kesimin gözünde İslam’ın terörize edilmesi için verimli bir zemin sunarken, hümanist kesimde evrensel değerlerin öne çıkarılmasını sağlamaktadır.